SANİYE VİLDAN GÜZEL - İNADINA ŞİİR


 İNADINA İKİNCİ BAHAR


Engin Geçtan İNSAN OLMAK adlı kitabında "İNSAN, varolduğu günden bu yana sürekli olarak, içinde yaşadığı dünyayı ve evreni tanımaya ve anlamaya çalışmış, ancak bu çabası içinde en az tanıyabildiği varlık yine kendisi olmuştur." diyordu.

 Nikos Kazancakis, ZORBA adlı yapıtında "Dünyadaki pek çok insanın esas sorunu, henüz kendisiyle tanışmamış olmasıdır." diyordu.

Düşündüm kaldım bu sözleri anımsayınca. Gerçekten bu denli güç müydü, insanın kendini tanıması?.. Güçtü ki, insan yine insan tarafından inceleniyordu. Bu konuda araştırma yapanlar da, konu insan davranışları olunca, yansız değerlendirme yapmakta zorlanıyorlardı.

Acı da verse kendimizle yüzleşmeliyiz; hoşlanmadığımız yanlarımız varsa da yüzleşmeliyiz. Yüzleşirken, kendimize acımak yerine, keşke böyle olmasaydım -lanet olsun- demek yerine, güçsüzlüğümüzü yaşayabilmek yürekliliğini göstermeliyiz. Belki bu yüreklice yüzleşme sonucu, kusurlu yanımızın bir süre sonra ortadan kalkma olasılığını umut edebiliriz.

"Hayat ne denli belirsiz.

Nasıl da  kırılgan.

Yine de insan ruhu ne kadar kuvvetli."     -Kerry Drewery/ Kağıttan Son Turna Kuşu

"Kişinin kendisine dışarıdan bakmasını öğrenmesi gerek."

                                                                    -Irvin D. Yalom/ Nietzsche Ağladığında

Varoluşumuzun getirdiği sorunlara gerçekçi bir biçimde yaklaşmalıyız. Çok duygusal bir yapıda olsak bile, yaşam karşısında yenilgiyi -şu yaşlanma ve ölüm olgusunu- başarı gibi, yaşamımızın bir parçası olarak kabul etmeliyiz. En azından kabul etmek için çaba harcamalıyız. O zaman değersizlik duygusu, köşede unutulmuştuk duygusu, terk edilmişlik duygusu yaşamayız. 

Bir arkadaşım yaşlanmaktan yakınıyordu. "Gençliğim, hayallerim gitti" diyordu. Ben de yaşlanmanın pek de kötü bir şey olmadığını anlatmaya çalıştım; ama "Geç bunları geç bir kalem." dedi. Söylediklerim pek inandırıcı gelmemişti anlaşılan. Ben de şimdi onu inandırmaya çalışayım usta ozanların dizeleriyle...

"Sana çiçekler getireceğim 

Bozulmuş güz bahçelerinden 

Sana bir serinlik getireceğim 

Yağmur tanelerinden 

Sana avuç avuç yıldız getireceğim 

Güneşimden başka 

Sana engin denizlerin maviliğini getireceğim 

Köpük köpük dalga dalga 

Sana bir rüzgâr getireceğim 

Dağlardan, tepelerden 

Gitme, sana zamanı getireceğim 

Zamanın bittiği yerden.."   -Ümit Yaşar Oğuzcan

 

Yaşamı boyunca 24 kez intihara kalkıştığı, yakınları tarafından söylenen, Ümit Yaşar Oğuzcan'ın, "Zamanın bittiği yerden" sevdiğine zamanı getirmek istemesinin yorumunu size bırakıyorum.

Acılarım tazeyken,

kimseyle konuşmazdım.

İnsanların acıları onlar çok konuştukları için uzun sürüyor.

Unutmak mutluluktur...    -Murathan Mungan

Biz yaşlılar da yaşımızı düşünüp acı duyma yerine, yaşımızı unutalım. "Unutmak mutluluktur." Yaşlılığımızı dile getirmeyelim.

  "Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi.

  Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi"   -Yahya Kemal Beyatlı

 

"Sevda mı, umut mu, arkadaş mı

 Anılar mı? Nerde...

 Ölüm mü? Doğduğun günden beri

 Ardından gezer caddelerde..."   -Cahit Külebi

 

Doğduğumuz günden beri peşimizde olan ölümden, yaşlılıkta korkmak niye?

 

"Bir yol ayrımındayız artık

bitirdik yanlışları ve yanılgıları

kalbimizi fırtınalarla yeniledik

Elveda sararmış sayfaları hayatımızın

elveda keder

şimdi sevdiklerimiz için

vuruşmaya geldi sıra."     -Ahmet Telli

 

Siz ne yaptınız..? 

"Yaşamınızı tam anlamıyla yaşadınız mı.? 

Yoksa yaşam mı sizi yaşadı.? 

Siz mi seçtiniz.? Yoksa o mu sizi seçti.? 

Sevdiniz mi.? Yoksa pişman mı oldunuz.? 

Yoksa yaşamınızı boşa mı harcadınız.?"   -Irvin D. Yalom/ Nietzsche Ağladığında

 Yaşamımızı boşa harcamadığımıza inanan biz yaşlılar, neden yaşlanmaktan yakınalım?

  Gönlümüzce yaşamaya devam; sonuna kadar...

               HOŞÇA KALIN...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İ

 

 

 

İ

           ORHAN VELİNİN ARDINDAN

 

         Orhan Veli’nin bakışıyla:

         İNSANLAR

Ne kadar severim o insanları!

O insanlar ki, silik

Dünyasında çıkartmaların

Tavuklar, tavşanlar ve köpeklerle beraber

Yaşayan insanlara benzer.

         AŞK

Ben ki her nisan bir yaş daha genç

Her bahar biraz daha âşığım.

       İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI

Hep bir ağızdan şarkı söylemesini

Sevmez mi acaba gaz maskeleri

Ay ışığında?

Ve tüfeklerin merhameti yok mudur

Biz insanlar kadar olsun! 

      HARBE GİDEN

Harbe giden sarı saçlı çocuk!

Gene böyle güzel dön;

Dudaklarında deniz kokusu,

Kirpiklerinde tuz;

Harbe giden sarı saçlı çocuk!

      ÇOCUKLUK

Kuşçu  amca!

Bizim kuşumuz da var,

Ağacımız da.

Sen bize bulut ver sade

Yüz paralık.

      YAŞAMA SEVİNCİ

Deli eder insanı bu dünya

Bu gece, bu yıldızlar, bu koku

Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç.

     HAYRANLIK- ŞAŞKINLIK.   

Gemlik'e doğru

Denizi göreceksin

Sakın şaşırma.

         ÖLÜM

Öteki dünyada akşam vakitleri

Fabrikamızın paydos saatinde

Bizi evlerimize götürecek olan yol

Böyle yokuş değilse eğer

Ölüm hiç de fena bir şey değil.

       YALNIZLIK ŞİİRİ

Bilmezler yalnız yaşamayanlar

Nasıl korku verir yalnızlık insana;

İnsan nasıl konuşur kendisiyle,

Nasıl koşar aynalara,

Bir cana hasret,

Bilmezler.

        SOSYAL ELEŞTİRİ

Ne atom bombası

Ne Londra Konferansı

Bir elinde cımbız,

Bir elinde ayna;

Umurunda mı dünya!

       ÖZGÜRLÜK

Heeeey! Ne duruyorsun be, at kendini denize;

Geride bekleyenin varmış, aldırma;

Görmüyor musun her yanda hürriyet;

Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;

Git gidebildiğin yere.

 

Neden şiirlerin adlarını değiştirdim? Dikkatle okursak bunlar, O. Veli’nin şiirlerinde en çok işlediği temalardır. Temaları sıralamaktansa kendime böyle bir yol buldum, esprili olsun istedim.

Nurullah Ataç, Garipçiler için “Size bu gençlerin insana şiiri sevdirdiklerini, dünyaya bir şair gözü ile bakmayı öğrettiklerini, çevremizde umulmadık güzellikler sezdirdiklerini söylemek istiyorum” der bir yazısında.

Şimdi geldik “şiirsiz şiir veya edebiyatsız edebiyat” yapan şairlerin, “Garip” şairlerinin şiirlerine…        

Talat Sait Halman, Orhan Veli’nin ölümünün 25. yılında Milliyet Sanat Dergisindeki (14.11.1975) yazısında; Sabahattin Eyüboğlu'nun 1945’te “mektup” biçiminde yazdığı, Orhan Veli’ye seslenen bir yazısını yayımlar:

“… inanmayan sana sorsun rahat söylemenin güçlüğünü; neleri atıp şu sözlere vardığını:

       ‘İstanbul’da, Boğaziçi’nde/Bir fakir Orhan Veli’yim…’

        ‘Bir tren sesi duymaya göreyim/İki gözüm iki çeşme.’

        ‘Karnım tok, sırtım pek/Ver elini Edirne şehri.’

        ‘Çadırımın üstüne yağmur yağıyor/Saros körfezinden rüzgâr esiyordu’

Bu söyleyiş rahatlığına varmak için Türk şiirinin Tanzimat’tan beri çektiğini liselerde edebiyat öğretenlerle, öğrenenlere sorsunlar."

 

“Yer: Ankara’da Sabahattin Eyüboğlu’nun evi. Yıl 1946. Ev halkı ve misafirler salonda otururken küçük odada genç bir kız sedire uzanmış, isteksizce ders çalışıyor. Odanın öbür köşesinde, şair kağıda bir şeyler yazıyor. Sonra genç kıza uzatıyor kağıdı; ‘Bak, senin için bir şiir yazdım.’ Okuyor genç kız:

                   SERE SERPE

Uzanıp yatıvermiş sere serpe,

Entarisi sıyrılmış hafiften.

Kolunu kaldırmış koltuğu görünüyor,

Bir eliyle de göğsünü tutmuş,

İçinde kötülüğü yok biliyorum;

Yok, benim de yok ama,

Olmaz ki,

Böyle de yatılmaz ki!

 

Evet, şairimiz Orhan Veli, genç kız da Bella. Gerçi iki üç yıl önce tanışmışlardır; ama samimiyetleri o kadar eski değildir. Bella, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde İngilizce dersi vermektedir; bir yandan da liseyi bitirmek için gayret göstermekte, bunun için de kalan birkaç derse çalışmaktadır.

Uzun yıllar boyunca Orhan Veli, Bella’ya kur yapacaktır. Bir de isim bulmuştur ona; Düşes. “Karşı” adlı kitabını 1949’da Bella’ya verirken ilk sayfasına, ‘Bu iş böyle yürümez, duchesse’ diye yazacaktır. Ancak neyin yürümediği tam olarak belli değildir. Büyük olasılıkla, Bella’nın, Orhan Veli’yi hep arkadaş olarak görmesi, platonik ilgisini dostluğa yorumlaması, artık şairin canını sıkmıştır. O yıllarda Orhan Veli’nin birkaç kadına daha kur yaptığını bildiğimiz için, Bella’nın pek de haksız olduğunu söyleyemeyiz.

Bella, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde işine son verilince İstanbul’a döner. Annesiyle birlikte oturdukları evin konukları arasında Orhan Veli de vardır. Gelip bir köşeye oturmakta, konuşulanları sessizce dinlemektedir.

Orhan Veli, öldüğü güne kadar sürdürecektir Bella’ya ziyaretlerini. Cenazesi kaldırılırken bir köşede ağlayan kadınların arasında Bella’nın da bulunması hiç de şaşırtıcı değildir…"

 

        İSTANBUL TÜRKÜSÜ

İstanbul’da, Boğaziçi’nde

Bir fakir Orhan Veli’yim,

Veli’nin oğluyum,

Tarifsiz kederler içinde;

Urumeli Hisarı’na oturmuşum;

Oturmuş da bir türkü tutturmuşum:

“İstanbul’un mermer taşları,

Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları.

Gözlerimden boşanır hicran yaşları;

Edalım

Senin yüzünden bu hâlim.”

“İstanbul’un orta yeri sinama,

Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama

El konuşur, sevişirmiş; bana ne?

Sevdalım,

Boynuna vebalim.”

“İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim,

Bir fakir Orhan Veli,

Veli’nin oğlu,

Tarifsiz kederler içindeyim.”    -ORHAN VELİ

 

Orhan Veli ile bir sohbetinde, Sere Serpe ile Cımbızlı Şiir’in kendisini sarmadığını söyleyen Sait Faik; "ne yapalım" diyor, "anlamıyoruz işte. Ama böylesini anlıyoruz. İçimize bir garipliktir çöküyor. Anadolu çocuğuyuz nidelim. Yapamıyoruz biz Breton, Tzara ve Michaux ile."

Konuşmanın sonunda, o yazarı bilinmeyen türküden bir beşlik daha söyletiyor Orhan Veli’ye:

Hapishane içinde üç ağaç incir.

Kollarım kelepçe anam boynumda zincir,

Zincir sallandıkça her yanım sancır.

Düştüm bir ormana yol belli değil,

Yatarım yatarım gün belli değil.

Orhan Veli’nin, halk şiiri edasıyla yazdığı şiirlerin en başarılıları, hiç kuşkusuz, ‘İstanbul Türküsü’, ‘Destan Gibi’ bir de ‘Pireli Şiir’ ; filleri yutan pirelerin unutulmaz şiiri...

‘Pireli Şiir’in yalnızca söyleyiş edası değil, biçimi, görünüşü de halk şiirinden geliyor…

 

     BOZUK DÜZEN: PİRELİ ŞİİR

Bu ne acaip bilmece! /Ne gündüz biter, ne gece.

Kime söyleriz derdimizi; /Ne hekim anlar, ne hoca

Kimi işinde gücünde,/ Kiminin donu yok kıçında.

Ağız var, burun var, kulak var;/ Ama hepsi başka biçimde.

Kimi peygambere inanır;/ Kimi saat köstek donanır;

Kimi kâtip olur, yazı yazar; /Kimi sokaklarda dilenir.

Kimi kılıç takar böğrüne;/ Kimi uyar dünya seyrine:

Karı hesabına geceleri, /Gündüzleri baba hayrına.

Bu düzen böyle mi gidecek?/ Pireler filleri yutacak;

Yedi nüfuslu haneye/ Üç buçuk tayın yetecek?

Karışık bir iş vesselâm./ Deli dolu yazar kalem.

Yazdığı da ne? Bir sürü/ İpe sapa gelmez kelâm.

 

"Halk ozanlarının kullandıkları sözcükler, deyimler, küf kokularından arınmış, acı bir Orhan Veli gülümsemesiyle su gibi akıyor baştan sona.

Eski bir geleneğe öykünülmüş, eski sözcükler, deyimler kullanılmış, ama sonuçta yeni bir şiir çıkarılmış ortaya…

Bu Orhan Veli’nin Orhan Veli’liği…

Toplumsal eleştirinin dozu da çok ilginç. Sesini yükseltmiyor. İşin yanlışlığı, bilge halk adamı ağzıyla bir soruya bağlanmış."

  

     BEN ORHAN VELİ

                    “Yazık oldu Süleyman Efendiye”

Mısra-ı meşhurunun mübdii…

Duydum ki merak ediyormuşsunuz,

Hususi hayatımı,

Anlatayım:

Evvelâ adamım, yani

Sirk hayvanı filan değilim

Burnum var, kulağım var,

Pek biçimli olmamakla beraber.

Bir evde otururum,

Bir işte çalışırım.

Ne başımda bulut gezdiririm,

Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.

Ne İngiliz kıralı kadar

Mütevazıyım,

Ne Celâl Bayar’ın

Ahır uşağı gibi aristokrat.

Ispanağı çok severim.

Puf böreğine hele

Biterim.

Malda mülkte gözüm yoktur.

Vallahi yoktur.

Oktay Rifat’la Melih Cevdet’tir

En yakın arkadaşlarım.

Bir de sevgilim vardır, pek muteber;

İsmini söylemem,

Edebiyat tarihçisi bulsun.

Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım.

Meşgul olmadığım “ehemmiyetsiz”

Sadece üdeba arasındadır.

Ne bileyim,

Belki daha binbir huyum vardır.

Ama ne lüzum var hepsini sıralamaya?

Onlar da bunlara benzer.

 

Orhan Veli kendini tanıttı, sıra geldi bize! Yani onun şiirlerini okuyup severek ufku açılanlara… Yok, bize sıra gelmedi daha. Kendinden sonra, en yakın arkadaşlarından biri de tanıtsın onu; Sait Faik…

“Üzerinde en çok durulmuş, zaman zaman alaya alınmış, zaman zaman kendini kabul ettirmiş, tekrar inkâr, tekrar kabul edilmiş; zamanında hem iyi hem kötü şöhrete ermiş bir şair vardır. İki incecik bacak, kısaca bir trençkot, kanarya sarısı bir kaşkol, üçgen bir yüz, şişirilmiş bir göğüse benzeyen bir sırt,- denebilirse- ergenlik bozuğu bir yüz; İşte görünüşte Orhan Veli.”

 

Orhan Veli deyince önce şiirlerinden söz ediyoruz; oysa Orhan Veli iyi bir şair olduğu kadar iyi bir düzyazı yazarıydı. "Şairin İşi -Yazılar, Konuşmalar" onun iyi bir düzyazı yazarı olduğunu da gösteriyor. Orhan Veli'nin az bilinen yönlerini de tanıtmak istiyorum. Çok kültürlü, çok yönlü bir şairdi.

Orhan Veli, Divan şiirini de aruz ölçüsünü de iyi bilir. Orhan Veli'nin yaşarken kitaplarına almadığı bir şiiri, ölümünden sonra yayımlanan "Bütün Şiirleri" kitabında yer almıştır. Bu şiiri yazıyorum:

 EFSANE

Bir zamanlardı bu gamhânede bir dem vardı

Gece sahilde sular fecre kadar çağlardı

 

O çağıltıyla beraber döğünürken def ü çenk

Bir güneş dalgalar üstünde doğar rengârenk

 

Mavi bir gökyüzü titrerdi güzel bir histe

Rindler muğbeçeler mest bütün mecliste

 

Ve o hâletle bütün kahkahalar nağmeleşir

Dilde Yahya Kemal’in şarkısı Şehnâmeleşir

 

O gürültüyle sular çalkalanır çağlardı

Bir zamanlardı bu gamhânede bir dem vardı

 

Lâkin artık o hayal âlemi bir efsâne

Ses sedâ yok bu değil sanki o devlethâne.   -ORHAN VELİ

 

Orhan Veli'ye Divan edebiyatı hakkında fikri sorulur bir söyleşide... "Ben Divan şiirini çok seviyorum." der. 40'lı yıllarda aruzu doğru dürüst kullanabilen şair sayısı bir elin parmaklarını bile geçmezken, Orhan Veli, o yıllarda, içinden zor çıkılır rubai vezinleriyle Hayyam'ın rubailerini çevirmiştir.

Bir yazısında da - Şiir Mecliste- "İstanbul milletvekilliğini Yahya Kemal kazandı.Buna sevinmek mi lazım bilmiyorum. Çünkü Yahya Kemal şimdiye kadar birçok büyük mevkilerde bulundu. Bu mevkilerin en büyüğü de Yahya Kemallik mevkii idi. Bâki'nin;    "Derviş kendi başına sultan olup gezer" mısraını ihtimal onun kadar hiç kimse duymamıştır. Ben Yahya Kemal namına değil, milletvekilliği namına seviniyorum." demiştir.

 

     Orhan Veli’de Toplumcu Duyarlılıklar

 

Bilindiği gibi II. Dünya Savaşı 1939’da Alman ordularının Polonya’yı işgaliyle başlar. 1945’e kadar sürecek olan bu savaş, Türkiye’yi de siyasal, sosyal ve ekonomik açıdan etkiler. Orhan Veli, II. Dünya Savaşını işleyen, tepkisini ortaya koyan ilk örneklerin şairi olmuştur. Savaşın ilk ayında kaleme aldığı “Tereyağı” ve “Gangster” şiirleri ile Hitler Almanya’sının yayılmacı politikasına tepkisini göstermiştir; ‘Hitler’ ve ‘İkinci Dünya Savaşı’ temalı örneklerin hepsi ironik bir bakışın ürünü olarak  ‘kara mizah’ tarzında yazılmıştır.”

        

 Orhan Veli’siz Bir İstanbul Olabilir mi?

 

Garipçilerin İstanbul’a bakışları ve şiirlerine yansıtışları, kendilerinden önceki şairlerinkinden oldukça farklıdır. Şiirimizde, İstanbul’u daha çok doğal ve tarihî yönleriyle değerlendirme anlayışının oluşturduğu gelenekselleşmiş tematik tutum, Garip hareketinin örnekleriyle terk edilir. Buna karşılık İstanbul, Garip şiirinde çoğunlukla sosyal yapısıyla işlenir. Bu yaklaşım, Gariplerin insanı önceleyen poetik tutumlarıyla da tutarlı bir bağ oluşturur.

 

                             İSTANBUL'U DİNLİYORUM

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;

Yavaş yavaş sallanıyor

Yapraklar, ağaçlarda;

Uzaklarda, çok uzaklarda,

Sucuların hiç durmayan çıngırakları

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

                   

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Kuşlar geçiyor, derken;

Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.

Ağlar çekiliyor dalyanlarda;

Bir kadının suya değiyor ayakları;

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

                   

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Serin serin Kapalıçarşı,

Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa,

Güvercin dolu avlular…

Çekiç sesleri geliyor doklardan.

Güzelim bahar rüzgârında ter kokuları;

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

                   

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Başımda eski âlemlerin sarhoşluğu

Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;

Dinmiş lodosların uğultusu içinde

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

                   

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Bir yosma geçiyor kaldırımdan;

Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.

Birşey düşüyor elinden yere;

Bir gül olmalı;

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

                   

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;

Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;

Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;

Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından

Kalbinin vuruşundan anlıyorum;

İstanbul'u dinliyorum.

 

 14 KASIM 1950 yılında 36 yaşında aramızdan ayrılan Orhan Veli'nin bu kısacık ömre sığdırdıklarının bir kısmını aktararak anmak istedim. Ruhu şad olsun.

      HOŞÇA KALIN.

                   



YAZARLAR

  • Pazar 18 ° / 3 ° Parçalı bulutlu
  • Pazartesi 18 ° / 3 ° Parçalı bulutlu
  • Salı 18 ° / 5 ° Bulutlu
  • BIST 100

    1.542%-0,59
  • DOLAR

    7,4118% 0,60
  • EURO

    9,0428% 0,75
  • GRAM ALTIN

    441,95% -0,28
  • Ç. ALTIN

    729,2175% -0,28