Ahmet DOKUZOĞLU-NE DEMİŞTİK?


ÜNİVERSİTELERİMİZ

İşin öncesini bilmeden yorum yapmak insanı yanlışa götürür.


         Biliyorsunuz bizim üniversitelerimizin kendine has bir geçmişi vardır. Cumhuriyetle birlikte ülke kalkınmasını amaç edinerek medeni bir ülke olma yolunda görevler üstlenmişlerdir.

         Başlangıçta bu görevi yerine getirirken, okul yönetimine büyük görevler verilmiş ve astığı astık kestiği kestik anlayışı ile yönetimler oluşturulmuştur. Çünkü o ilk yıllarda konunun uzmanı çok az yetişmiş kişilerden oluşuyordu ve ülke bazı kişilere muhtaçtı.

         Bu durum 1938’de Atatürk’ün ölümünden sonra da devam etti. Haydi, savaş yıllarını kaldıralım, çünkü o yıllar var olma veya yok olma çabasıyla geçmiştir. Dünyanın süper güçleri kanlı bir savaşa girmiş, Türkiye’yi de yanlarına alma tehdidi yapıyorlardı. Milli Şef İsmet İnönü onlara karşı diplomatik manevralara giriyor, ülkeyi savaşın dışında tutmaya çalışıyordu. Fakat bu düşünceye odaklanırken, sosyal ortamda çok şeyler kaybediliyordu. Milli Şef çok yıpranmış kendi partisinde bile gücünü kaybeder hale gelmişti. Artık istediği düzeni sağlayamıyordu. Bunu Demokrat Parti kuruluşuna ve seçimi kaybedişine kadar anlayamadı. Dışa kapalı politika ülkeyi çok kötü etkilemişti.

         Örneğin 1944yılında Milliyetçilik olayları bu dönemde yaşanmıştır. Rusların Kars ve Ardahan’ı resmen istemeleri bu dönemde olmuştur. NATO’ya dâhil olma düşüncesi de bu ortamda gündeme gelmiştir.

         Daha sonra Menderes hükümeti kurulmuş, ülke çift partili sisteme geçtiği halde bir şey değişmemiş gibi on yıl daha tek partili sistemi yaşamıştır. Devletin bütün kurumları DP parti yöneticilerine teslim edilmiş, muhalefetin sesi kısılmıştır. Yazarlar susturulmak istenmiş, üniversiteler kendi atadıkları rektörlere teslim edilmiştir.

         Bu ortamda bazı düşünceler geç de olsa kendini göstermeye başlamıştır. Bunlar grev, lokavt ve boykot düşünceleridir. İşçiler grev yapmayı, patronlar Lokavt uygulamasını tanımış; öğrenciler de boykotu ülkeye tanıtmışlardır. Daha sonra yürüme tepkisi denenmiş ve uygulamaya geçirilmiştir.

         Öğrencilerin amaçları, üniversite yönetiminde söz hakkı almaktı. Fakat hocalar buna yanaşmamışlar, her biri bir diktatör tavrı ile hareket ederek, öğrencileri dışlamışlardır. Bu tavır sonucu kan dökülmüş, olaylar çıkmıştır. Öğrencilerin basit istekleri bile reddedilmiş, cenazeleri kendilerine verilmemiştir. Üstelik komünistlikle suçlanarak, atlı polislerce coplanmışlar, eziyet görmüşlerdir. Ankara ve İstanbul o yıllar üniversite öğrenci olayları ile çalkalanmıştır.

         Daha sonra askerler darbe yapmışlar. Menderes ve iki Bakanı uyduruk mahkemelerle idama mahkûm edilmiştir. Cumhurbaşkanı ise yaş haddi nedeniyle idamdan kurtulmuş, müebbet hapse mahkûm olmuştur. Ardından yeni bir Anayasa hazırlanmış, grev, lokavt ve boykot kanunla belirtilmiştir. Belki de o günün şartlarına göre dünyanın en özgür bir anayasası yürürlüğe girmiş, ülke yeni bir yönetim anlayışına geçmiştir. Bu anayasa sayesinde 68 kuşağı dediğimiz o yiğit çocuklar istediklerini az da olsa hayata geçirmişler, artık üniversite yönetiminde söz hakkı kazanmışlardır.

         Yürürlüğe giren anayasanın özgürlüğünü seksen öncesi bizler 78 kuşağı olarak öğrenci hareketlerinde yaşadık. Her okulda boykot vardı. Sokaklarda yürüyüşler yapılıyordu. Çocuklar ayrışmışlar birbirlerini vuruyorlardı. Açıklama yapması gereken öğretmenler, sol ve sağın adını birlikte anmaya korkuyorlar ve öğrencilerine açıklama yapamıyorlardı. Ya da bir tarafın içine girmişler olayı daha da körüklüyorlardı.

         Daha sonra biliyorsunuz 12 Eylül darbesi oldu. Sağ sol kavramı bastırıldı. Ülke yönetiminde, sadece sıkıyönetim mahkemeleri ve sokaklardaki askerler vardı. Birçok genç idam edilmiş, kimi sakat bırakılmış, kimi mahkûm edilmişti. Ve iki taraf da susturulmuştu. Çünkü kitapları yakılmış, güvendikleri güçlerin dış mihrakların işi olduğu anlaşılmıştı.

         Bunu fark eden Bülent Ecevit ve Alpaslan Türkeş gençleri barıştırma çabasına girdi.

         Artık ülkücüler solculara, solcular da ülkücülere düşman gözüyle bakmıyordu. Sağ ve sol düşmanlığı bitmişti.

         Kavganın bir parçası sayılan Varşova Paktı dağılmış, On bir tane Türk Cumhuriyetleri devleti ortaya çıkmıştı. Fakat dış güçler üniversitelerdeki solcu ve sağcı gençlerin barışmasını hazmedemediler.

         Ortaya bir şeyler atmaları gerekiyordu ve onu da yaptılar. O güne kadar kavgalara girmemiş olan dinci grupları kullandılar. Başı bağlı kızları üniversite yönetimine karşı saldırıya geçirdiler. Değişik bir başörtüsü kullanarak okula girme mücadelesi yaptılar. Olay Anayasa Mahkemesine intikal etti. O günün Anayasa Mahkemesi; Gençlerin başı bağlı durumlarını bir ayrıcalık saydı. Türbanı bir siyasi kimlik olarak kabul gördü.

         Bu karar bütün üniversitelerde uygulamaya geçti. Bazı üniversite rektörleri ikna odaları kurdu. Öğrencilere bilgi vermek istedi. Fakat hiç biri etkili olmadı. Olayları daha da zora soktular.

         Ülke karmakarışık bir ortama sürükleniyordu. Başı bağlı öğrenciler, tarikatlar, Hizbullahçılar, Aczmendiler, T.C. Hükümetine meydan okuyorlardı. ABD vatandaşı bir kadın milletvekili seçilmiş meclisin iç tüzüğünü yok sayarak içeri alınmıştı. Onu gören Başbakan Ecevit şu sözleri haykırıyordu;

         “Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Atın o kadını dışarı!”

         O sözlerden sonra dincilere karşı ülke bir garip çabaya girdi. Savcılar, hâkimler, gazeteciler, radyolar, televizyonlar ve siyasetçiler olmayacak işler yapıyorlardı. Sağduyu kaybolmuş herkes kendini korumak için mücadele ediyordu. Mesela Merve Kavakçıların evine sabah saat beş de polisler baskın yapmış evini aramışlardı. Bu olay büyük tepki çekti. Tarikat lideri Ali Kalkancı ile Fadime Şahin olayı gazetelerdeydi. Siyah saçlı, ellerinde bastonlu

aczmendiler Ankara’ya yürüyüş yapıyor, ortalığı velveleye veriyorlardı. Herkes bunlardan kurtulmanın yollarını ararken, Necmettin Erbakan’ın meşhur sözü dillerden düşmüyordu. Diyordu ki;

         “İktidara geleceğiz de kanlı mı olacak, yoksa kansız mı olacak?”

         En son kurulan DSP - MHP ve ANAP koalisyon hükümetini yıkmak için birçok tezgâhlar kuruldu. Ecevit’i hastaneye kaldırdılar. Bunun bir proje olduğu anlaşıldı. En yakın adamları istifa edip parti kurmaya çalıştılar. Hiç birinde de başarılı olamadılar. Fakat seçime iki yıl kala, MHP’nin tavrı nedeniyle seçime gitmek mecburiyetinde kalınıldı. Seçimde bir yıl önce kurulmuş, Genel Başkanı da cezalı olan AKP %35 oy alarak, 366 milletvekili ile iktidara geldi.

         Askerler diklenmeye çalışıyorlardı ama kanun karşısında hiçbir güçleri yoktu. Yeni kurulan iktidarın arkasındaki güçler, görevden almak istedikleri üniversite rektörlerine iftira atıyor, suç işletiyor ve görevden el çektiriliyordu. Görevi bırakmak istemeyen hocalara da savcılık kanalıyla baskın yapılıyor, içeri tıkılıyordu. Bütün bu davranışlar gelenek haline gelmişti. Özellikle türban nedeniyle sorgu odaları hazırlayan rektörler daha da beterini yaşıyorlardı.

         Böylece bütün üniversiteleri ele geçirdiler. Daha sonra sınav sorularını çalmaya başladılar. Sınavdan sorumlu rektörü aynı tezgâhla yok edip Endonezya’dan bir hocayı ÖSYM’nin başına getirdiler. Devletin bütün kurumlarına istedikleri adamı istedikleri puanla atayabiliyorlardı.

         Bu arada devletin en güvenilir kurumu olan TÜBİTAK, Askeriye, Adalet ve Emniyete aynı yolla adamlar getiriliyordu. Tabii ki bu işleri hükümet gücüyle gerçekleştiriyorlardı. O günün Başbakanı;

          “Ben bu davaların savcısıyım,” diyebiliyordu.

          Bilirsiniz imam hatip ve meslek liselerinde bazı dersler yoktur. Çünkü bunlar sanat ağırlıklı okullar sayılıyordu. Üniversite sınavlarında bu okulların öğrencileri genellikle az puan alıyor, her bölüme girme şansları olmuyordu. Fakat onların gireceği mesleki okul az bir puanla girmelerine olanak sağlıyordu. Fakat tıp, siyasal, hukuk gibi yerlere girmeleri hem zor hem de yüksek puan gerektiriyordu. Bu olaylar neticesinde imam hatip mezunlarını sınav birincisi yapma başarısını gösterdiler. Bu bir aldatmacaydı.

         Bu uygulamalar 15 Temmuz 2016 tarihine kadar devam etti. Dindar görünüp kindar davranan yurt dışı ajanlarının bir projesi olduğu daha sonra ortaya çıktı. Çıkmaya da devam etmektedir.

         Gönül ister ki, üniversitelerimizden mezun olan çocuklar o diplomanın hakkını versinler. Uluslararası alanlarda itibarları artsın. Çünkü onlar bizim çocuklarımız. İmam hatiplisi de, meslek liselisi de, normal liselisi de; kolejlerde okuyan çocuklar da bizim çocuklarımız. Ama bu art niyetli düşünceler ülkeye büyük zararlar vermiştir. Milyonlarca üniversiteli genç işsiz ve bilgisizdir. Ne olduğu belirsiz profesörler türemiştir. Dışa vurdukları sözler ile insanların tepkisini toplamakta, nefret tohumları ülkeyi bölmektedir. Onlardan birkaç söz yazmak istiyorum.

—Karınla cinsel ilişki kurarken, şeyhini düşünürsen, doğan çocuk bereketli ve güzel ahlaklı olur. S.Demirel Ünv. İlahiyat Fak. Dekanı.

—Recep Tayip Erdoğan S.A.V.

—Okumuş çocuklar hep hainlik yapıyorlar. Cahil kalmış insanlar memlekete daha faydalıdır.

—Nuh Peygamber aşağıdaki oğlu ile cep telefonunda konuşmuştur.

—Allah’ın bütün vasıfları R.T.Erdoğan’da vardır.

         Belki cümleleri eksik veya fazla yazmış olabilirim. Fakat benim anladığım mana budur.

         Bu sözler Atatürk Cumhuriyetine hiç yakışmıyor. Bu proflar da bilim adamına benzemiyor.

         Eminim ki ülkemize sağduyu hâkim olacak bu tip ilim dışı davranışlar hep birlikte temizlenecektir.

         Sürçü lisan ettik ise af ola, isterim ki insan önce insan ola!

 



YAZARLAR

  • Pazar 22 ° / 6 ° Güneşli
  • Pazartesi 22 ° / 7 ° Güneşli
  • Salı 21 ° / 7 ° Sağanak
  • BIST 100

    1.471%-1,13
  • DOLAR

    7,4236% 0,96
  • EURO

    8,9715% 0,17
  • GRAM ALTIN

    412,72% -1,39
  • Ç. ALTIN

    680,988% -1,39