Hüseyin Erkan, Eğitimci/Yazar


DÜŞÜNEN BİR BEYİN VAR KARŞIMIZDA


Halkı aptal yerine koyup da uyutmuşlar;                               

Allah kelâmı diye hikâye okutmuşlar.                                        

Sabri Galip NAKİPLER


     “Tabu” nedir, tabu?
    “Geri kalmış toplumlarda üzerinde düşünülmesi, tartışılması yasak olan, özellikle din ve devlet tarafından kutsal kabul edildiği için korkuyla karışık saygı duyulan şey” desek, doğru olur sanırım.
    Kutsal sayılan o şey neyse, dokunamazsınız ona. Eleştiremezsiniz onu. “Neden, niçin?” diye sorgulamanıza bile izin verilmez. “Bu böyledir işte. Öyle kabul edeceksin.” denir. Ayıptır, günahtır; o konuyu deşelemek. Dahası vatan hainliğidir; teröristliktir!
    Bu yüzden işte, pek dokunan olmaz tabulara. Binde bir, ne binde biri, milyonda bir çıksa da bir babayiğit, dinleyip anlamadan susturmak istenir hemen. 
    Oysa bugün, demir bir kafes içinde değilse beynimiz, özgür düşünebiliyorsak biraz, o arslan yürekli insanlara borçluyuz bunu. Bugün ulaştığımız uygarlık düzeyi; bilim, sanat, felsefe ve siyaset dünyasına bir güneş gibi doğan, adlarını saygıyla andığımız o seçkin beyinlerin eseridir.
    Niçin mi böyle bir konu seçtim bugün?
    Şair ve yazar Sabri Galip Nakipler, özellikle ülkemizde üzerinde düşünülmesi, tartışılması yasak ve günahmış gibi kabul edilen “tabu”lara cesaretle dokunan bir eser yazmış çünkü. Adı, Tabu Yıkım Çalışmaları…
    Eğitimci şair ve yazarımız, nerdeyse hepimizin aklından geçen ama şu ya da bu nedenle konuşmaya, yazmaya çekindiğimiz pek çok “tabu”ya akılcı bir bakış açısıyla değinmiş. Değinmekle de kalmamış, pek çoğunu yıkıp geçmiş.
    “Siz kabul edersiniz, etmezsiniz; beni ilgilendirmez. Ama ben özgürce düşünerek, Tanrı’nın bana hediyesi olan aklımı kullanarak yıktım tabularımı.” Ya da Mevlana’nın deyişiyle, “Göründüğüm gibi olup olduğum gibi göründüm” demek istiyor.
    Sayın yazarımızın şu sorularını siz nasıl yorumlarsınız acaba?
    “Öyle bir devlet düşünün ki, ülkedeki her kuruluştan vergi alsın. Ama vergi aldığı kuruluşların emniyetini sağlayamasın. O kuruluşlar, kendi emniyetleri için silahlı özel koruma birimleri oluştursun. Peki, devlet denen varlık niçin var; herkes kendi emniyetini sağlayacaksa? Bu, devletin âcizliğini mi ortaya koyuyor, halkın devlete karşı olan güvensizliğini mi?”
    Aklınıza gelmemiş miydi bu soru hiç, geldi de soramamış mıydınız? Yalnız bu kadar değil, işte bir ikincisi:
    “Bir bakanlığın açtığı ihalede, parasal değerin Türk lirası yerine doları kullanması, ağızlarından düşürmedikleri yerli ve millî söylemiyle ne kadar uyuşuyor? Garabete bakar mısınız?”
    Hemen arkasından şöyle demeyi de ihmal etmemiş:
    “Umre ve hac ziyaretlerinizi şu kadar dolarla, falan ilahiyatçı feşmekân profesör eşliğinde yaparsanız kazançlı çıkarsınız.” biçiminde gazetelere verilen boy boy ilanlar… Okudukça resmen utanıyorum.”
    O ilanları verenler utanmıyor da sen neden utanıyorsun, sevgili yazarımız? Demek ki, dolar ödenerek yapılan umre ve hac ziyaretleri daha makbul ve daha çok sevap! Anlamayacak ne var bunda!
    Yalnızca bu kadarcık değil, yazar Nakipler’in bilmediği ve aklının ermediği. Daha neler var neler!.. İşte bir yenisi:
    “Yine kaçak rakı, viski ve şarapların dolumuyla uğraşan imalathaneler basıldığı halde kapanmaz ve sahipleri bir iki duruşma sonrasında aklanır. Hadi devletin PKK’ya gücü yetmiyor diyelim, bunlara da mı yetmiyor?”
    Ne yani, kaçak üretilen içkiler yüzünden insanlar pisipisine ölüyor diye işyerlerini mi kapatalım? Sahiplerini hapse atıp çürütelim mi? Gerçekleri söyleme hainliğinde bulunan gazeteci,  yazar ve siyasetçileri nereye atacağız o zaman? Yazarın bunu düşünememesine şaştım doğrusu!
    Menderes, Demirel, Evren hatta Ecevit’in bile din bezirgânlarını çok iyi bildikleri halde, seçimlerde oy kaybetmekten korktukları için, onlara köstek olmak yerine destek olduklarını belirten “Tabu Yıkım Çalışmaları”nın yazarı şöyle devam ediyor:
    “İnönü bile, Köy Enstitüleri konusunda taviz vermesinin nedenini halktan korkmasına bağlamıştı. Yani halk öyle bir din mayasıyla yoğrulmuş ki, Arap’ın Müslümanlığı bile solda sıfır kalıyor.” 
    Gördüğünüz gibi, kimseye ayrıcalık tanımıyor bu yazar. O, adıyla sanıyla yazmış ama ben yazmayayım da siz düşünüp bulun, kim olduğunu:
    Eski bir “Başbakan”ımızın torunlarının adı Mücahit ve Talha imiş. Bilmiyordum. Soruyor yazar:
    “Söyleyin Tanrı aşkına? Var mı yurtseverliğin en küçük bir kanıtı bu adlarda? Hep ABD uşaklığı, Arap seviciliği mi görüp göreceğimiz?”
    Bilirsiniz, Hz. Muhammet en yakın arkadaşları olan Ebûbekir, Ömer, Osman ve Ali başta olmak üzere 10 kişinin sorgusuz sualsiz cennete gideceğini müjdelemiş. “Evet, biliyoruz. Buna da mı itiraz ediyor yazar?” diye soruyorsanız, dinleyin lütfen: 
    “Bu on kişinin cennete gideceklerine Muhammet nasıl karar veriyor? (…) Muhammet’in böyle bir yetkisi var mı? Bu Allah’a şirk koşmak sayılmaz mı?”
    Ve önemli bir sorusu daha var: 
    “Hadi bir an için bunun doğru olduğunu varsayalım. Niye bu on kişi hep erkeklerden oluşmuş da kadına hiç yer verilmemiş?”
    Bu çok kolay bir soru be kardeşim! Dünyada ikinci, üçüncü sınıf bir yaratık olan kadınların cennette işi ne? Hûriler var orada hûriler; yeter de artar bize!
    Yine çok iyi bilirsiniz ki, ünlü bir edebiyat profesörümüzdür; Fuat Köprülü. 1950’de ilk Menderes hükümetinde kısa bir süre dışişleri bakanı olarak da görev yapmıştır. Aykırılıkları çok iyi görüp gösteren yazar Nakipler, bu ünlü edebiyatçımızın eserlerinden seçtiği alıntıları örnek verdikten sonra şöyle diyor:
    “Bütün bu alıntılar gösteriyor ki, Fuat Köprülü her ne kadar tarafsız davranmaya çalışıyorsa da Arap ve İslam hayranlığından vazgeçemiyor. ‘Evet, Türkler de diğer kavimler gibi İslamiyet’i zorla ve kılıç gücüyle kabul etti’ diyemiyor. Ama satır aralarında ağzından kaçırıyor.” (*) 
    1960’tan sonraki dönemde, Demirel ve partisinin cumhurbaşkanı yapmak istediği Prof. Ali Fuat Başgil ne yazmış, merak eder misiniz? İşte yanıtı:
    “İslamın dili Kur’an dilidir. Kur’an’ı başka bir dile çevirir de ibadeti bu dille yapmaya kalkışırsanız, onun kutsiyeti gider ve dolayısıyla din kalmaz.”
    Profesör haklı! Tabii ya, Kur’an’ın ne dediği anlaşılırsa, dini çıkarları için kullananların foyası ortaya çıkmaz mı? On binlerce kişi işsiz kalmaz mı? 
    Cumhurbaşkanı adayı profesörümüzden 50-60 yıl önce:
        Bir ülke ki, câmiinde Türkçe ezân okunur;                            

Köylü anlar mânâsını namazdaki duânın.                           

 Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kur’an okunur;                            

Küçük büyük herkes bilir; buyruğunu Hüdâ’nın.                       

 Ey Türkoğlu! İşte senin orasıdır vatanın!
diyen Ziya Gökalp ile ezanı Türkçe okutup Kur’an’ı Türkçe’ye çevirten Atatürk, her geçen gün nasıl da büyüyorlar gözümde, bir bilseniz!
                                   
(*) Tabu Yıkım Çalışmaları, Sabri Galip Nakipler: İştirak Yayınları, İstanbul 2020                       

İletişim: sabrigalipnakipler@hotmail.com, (0533) 739 83 86
 



YAZARLAR

  • Pazar 28 ° / 15 ° Bulutlu
  • Pazartesi 32 ° / 18 ° Bulutlu
  • Salı 29 ° / 16 ° Parçalı bulutlu
  • BIST 100

    1.408%0,03
  • DOLAR

    8,0614% 0,68
  • EURO

    9,6770% 0,74
  • GRAM ALTIN

    460,45% 1,36
  • Ç. ALTIN

    759,7425% 1,36