Adana muhtelif alanlarda nazım imar planı, revizyon, ilave değişiklik hazırlanması hizmeti alıancaktır

Teras poliürea su yalıtımı yaptırılacaktır

Nihat Ziyalan, Yazı Tamircisi Atölye'nin konuğu oldu.

Mehmet Doğan Karakuş : MERHABA;

BİR ŞİİRİN ÖYKÜSÜ veya GELENEKSEL BİR ÖYKÜNÜN ŞİİRİ.

Sarkaç / Onur Sakarya

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Yasemin YAZICI...

Tarkan Toka:  SAYIKLAMALAR

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nursel DURUEL..

Söyleşi: Gül PARLAK

Deneme: ŞAHİN TAŞ

Levent Karataş

Söyleşi: Bayram Sarı

2021 Dünya Öykü Günü Bildirisi

GÜLSER KUT-ARAT : 68 ve 78 KUŞAĞINDA AŞKA VE CİNSELLİĞE FEMİNİST BAKIŞ AÇILARI.

Öykü: Tayfun AK

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Şükrü ERBAŞ...

Öykü: Recep NAS

ŞİİR: NİHAT ZİYALAN - BALIKLAMA

Öykü: İlknur GÜNEYLİOĞLU - TÜRKİYE HARİKALAR DİYARINDA

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: YEKTA KOPAN...

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MURAT GÜLSOY...

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MURAT GÜLSOY...

Türkiye'de, yazmak isteyenler nedense hep yabancı edebiyatçıları örnek alıyor, onların deneyimleri üzerinden bir fikir geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda “Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum”  olarak bir eksikliği giderme çabası içine girdik. Değerli edebiyatçılarımızın katılımıyla kapsamlı bir bellek oluşturmaya çalışacağız. Yazar adaylarına yol gösterici olacağına inanarak… Bu haftaki konuğumuz kıymetli yazarımız  MURAT GÜLSOY...

Her şey masallarla başladı. Aklımın ermeye başladığı iki üç yaş civarından söz ediyorum. Uykudan önce kulağıma fısıldanan ya da yemek yerken kitaplardan okunan masallar. Biraz daha büyüyünce kitapların resimlerine baka baka uyuduğumu, okuma yazma öğrendikten sonraysa her boş kaldığımda farklı kitaplar okuyarak zaman geçirdiğimi hatırlıyorum. Romanlar, öyküler, ansiklopediler… Okudukça dilin gücünü kavrıyordum. Dil uzakları yakına getiriyor, zamanda ve mekânda yolculuk yapmamı sağlıyordu. Batı edebiyatının çocuk klasiklerinden okuyanın gözünü yaşartan Kemalettin Tuğculara, evdeki yaşlıların diliyle yazılmış Hüseyin Rahmilerden korkudan ruhumu titreten Edgar Allan Poelara uzanan okuma macerama her yıl yeni eserler ekliyor, öyküden şiire, romandan incelemeye, edebiyattan felsefeye sıçrıyor ve böylelikle çocukluk yıllarının sıkıcı ev içlerini harikalar diyarına çeviriyordum.

Ortaokul yıllarında, okuduğum onca romanın ve öykünün etkisiyle, Türkçe derslerinde verilen kompozisyon ödevlerini hikâyelerle örmeye başladığımda öğretmenlerimin ve arkadaşlarımın dikkatini çektiğimi hatırlıyorum. Bu çok önemli bir dönüm noktasıydı benim için. Çünkü ben okumaya başladığımda sınıfın sessizleştiğini, arkadaşlarımın okuduğum hikâyenin devamını merak ederek dinlediklerini hissediyordum. Ara verildiğinde yanıma gelip hikâyem hakkında konuşmaları çok hoşuma gidiyordu. İleride gerçek öyküler ve romanlar yazarak insanlarla farklı ve derin bir iletişim kurabileceğimi o zamanlar anlamıştım.

Evde, özellikle babam kalemi çok kuvvetli bir amcama çektiğimi söyleyerek beni cesaretlendiriyordu. Kendisinin edebiyatla pek ilgisi yoktu. Ama amcam üzerinden edebiyatı yüceltir beni de yüreklendirirdi. Kendisinden farklı bir rol modeli işaret ederek üzerimde ilginç bir etki bırakıyordu. Halen de bu etkinin üzerine düşünürüm.

Lisede kurmaca yazmadım pek. Daha çok düşünce yazıları diyebileceğim denemeler yazıyordum. Bunların çoğu o yıllarda pek bir heyecanla okuduğum Attila İlhan etkisinde yazılmış yazılardı. İri iri saptamaları arka arkaya dizen alaycı ve ukala bir üslup. İnsan gençken her şeyden çok daha fazla emin oluyor. Ama o zamanlar on altı, on yedi yaşındaydım, Attila İlhan’ın şiir dünyası, romanlarının sinemasal hızlı anlatımı, Marx’ın yanına Freud’u koyması, “Hangi Sol?”, “Hangi Batı?” gibi lezzetli bir üslupla yazdığı deneme kitapları beni epeyce etkiliyordu.

Üniversiteye girdiğimde yeni bir dünya açıldı önümde. Nâzım Hikmet’in avangard deneyciliği, ikinci yeninin ruhsal dünyası, Oğuz Atay’ın ironisi düşünce dünyamda yeni kapılar açtı. Boğaziçi Üniversitesi’nde Elektronik Mühendisliği okuyordum ve üniversitenin kütüphanesi, kampüsün her yanına yayılan kültürel ortamın çeşitliliği düşünsel gelişimimi çok olumlu yönde etkiliyordu. Tiyatroyla yakından ilgilenmeye başlamıştım. Komşu üniversitede okuyan yakın bir arkadaşımın tiyatro çalışmalarını izlemeye gidiyordum. Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey Nasılım?” adlı uzun şiirini sahneye uyarlamaları sırasında günlerce provaları izledim, metni defalarca okudum. Daha sonra Mısırlı Varoluşçu yazar Tevfik el-Hakim’in “Trendeki Derviş” adlı oyununun dramaturjisinde çalıştım, uzun şiirsel bir ön oyun yazdım bu çalışma için bu benim ilk kez yayınlanan edebi metnim sayılır. Ayrıca bu oyunun bir gösteriminde sahneye de çıktım. Amatör tiyatrocu olarak sahne tozunu yuttum. Sahneye çıktıktan sonra insan gerçekten değişiyor, benim için çok geliştirici bir deneyimdi. Aynı ekip Attila İlhan’ın şiirlerinden bir kolaj yaparak bir oyun tasarlamıştık, onu sahnelemek için uğraştık birkaç yıl. Sahne bulamadığımız zamanlarda boş düğün salonlarını gündüzleri kiralayıp prova yaptığımızı hatırlıyorum. Sonuca varmadı ama hedeften çok süreç önemliydi. Tiyatro çalışırken sanat, temsil, metin çözümlemesi, karakter yaratımı konusunda çok şey öğrendim.

Bir yandan da sadece yakın çevreme okuduğum öyküler yazıyordum. Bunları ortaya çıkarmayı aklımdan bile geçirmiyordum o yıllarda. Takip ettiğim dergilerde benim yazdığım tarzda bir edebiyatın yayınlandığına tanık olmamıştım hiç. En sonunda 1990 Yılı Yunus Nadi Hikâye Armağanı’na bir öykümü göndermeye karar verdim. “Akla Ziyan Hikâye” adını taşıyan iki sayfalık kısacık bir öyküydü. Hikâyenin kahramanı şehirlerarası otobüste yolculuk ederken, gecenin bir yarısı bir hikâye kahramanı olduğu kuşkusuna kapılıyordu. Varoluşuna yabancılaşırken biz okurlar kurmacanın farkına varan bir kurmaca karakterin yarattığı tekinsizlik hissini yaşıyorduk. O yıllarda yoğun bir şekilde okuduğum Borges’in etkisinde yazılmış olduğunu söyleyebilirim. Aslında jüri için beş kopya çoğaltıp kocaman sarı bir zarfa koymuş, her şeyi hazır ettikten sonra birdenbire postaya vermekten vazgeçmiştim. Üniversitenin bahçesinde bir sınıf arkadaşım zarfı çöpe atacağımı görünce elimden aldı. Ben o tarafa gidiyorum elden teslim ederim dedi. Ben “boş ver zaten bana vermezler, anlamazlar” gibisinden bir şeyler söylesem de arkadaşım zarfı alıp gitti ve sonuçlar açıklandığında üçüncü olduğumu öğrendim. Çok şaşırdım tabii. Önyargılarımdan dolayı utandım. Ödül töreni günü, yalnız başıma gittim Cumhuriyet Gazetesi’nin bahçesine. Orada benimle üçüncülük ödülünü paylaştırdıkları bir başka Boğaziçi Mühendislik mezunuyla tanıştım, Aslı Erdoğan. O sıralarda ben Psikoloji’de o Fizik’te yüksek lisans çalışmalarını sürdürüyorduk. Bu tabii benim yazarlık hayatımda önemli bir dönüm noktası oldu.

Kısa süre sonra, kazandığım ödülün verdiği özgüvenle, öykülerimi bir dosya haline getirip Can Yayınları’na başvurdum. Fakat dosyam kabul görmedi. O sıralarda hayal kırıklığına kapılmıştım ama sonradan o dosyanın henüz hazır olmadığını anladım. Şimdi iyi ki yayımlanmamış diyorum. Reddedilince yazmaya küsmedim ama. Arkadaşlarımla bir dergi çıkarmaya başladım. “Hayalet Gemi”. 1992’den 2002 yılına kadar düzenli yayınladık dergiyi ki bu aslında çok zor bir işti. Benim yazar olarak olgunlaştığım, tecrübe kazandığım onlarca öykü ve deneme yazdığım dönem budur. 1999’da ilk kitabım “Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul” ve ardından 2000 yılında “Bu Kitabı Çalın”ın Can Yayınları tarafından yayımlanmasıyla başka bir aşama başladı hayatımda.

Özel bir ritüelim ya da takıntım yok aslında. Bir masa ve sandalye olduğu sürece her yerde yazabilirim. Biraz sessiz ve sakin olması yeterli. Her gün bir şeyler yazarım. Defter tutma alışkanlığına sahip olduğum için her gün yazabiliyorum. Yazmak için ille de bir öykü ya da roman üzerinde çalışıyor olmam gerekmiyor. Defterime her gün mutlaka notlar alırım, rüyalarımı ya da yazmayı tasarladığım öykü ya da romanlara dair hayalleri, planları yazarım. Gündelik yaşamın oraya sızmasına pek izin vermem. Deftere yazmak nefes almak gibidir ancak öykü veya romanları bilgisayarda yazıyorum. Her yazdığım dosyayı o günün tarihiyle adlandırırım. Bu benim için önemlidir. Metnin gelişimini de kayıt altına almış olurum. Örneğin bir öyküyü bir ay boyunca yirmi oturumda yazmışsam yirmi farklı dosya oluşur. Böylece pişman olursam geri dönebileceğim versiyonlar kaybolmamış olur. Tabii roman yazarken bu daha önemli oluyor. Çünkü üç yüzden fazla dosya, tüm romanın gelişim aşamalarını gösteriyor. İster roman ister öykü olsun, bilgisayarda metni yazarken bir yandan da defterime bu çalışma hakkında notlarımı da yazarım. Yazma sürecinde ne gibi kararlar aldım, neye niyet ettim, neresi aksadı… Bunları hep yazarak düşünürüm.

(Bu başlığın oluşturulmasında F. Hüsnü Dağlarca’nın “Yapıtlarımla Konuşmalarım”ı etkili olmuştur.)

Her kitabın farklı bir yazılma süreci oluyor. Nedenler, heyecanlar değişiyor. Bazılarınınki çok belirgin oluyor bazılarının nereden çıktığını ben de bilemiyorum. Elbette yaşanan dönemin havası, kişisel ve toplumsal olan yazılanlara sızıyor; kimi zaman daha çok kimi zaman daha az. Örneğin son romanım “Ve Ateş Bizi Tüketiyor” uzun bir gece yolculuğunu anlatıyor. Gecenin içinde dolanan bir adam, yaşlı komşusunu arıyor. Hep aklımda olan bir şeydi, şehirde olağanüstü bir gecenin içinde geçen fantastik bir hikâye yazmak. Şehrin karmaşası, çok renkli, çok sesli, çok katmanlı halini yaşamak... Kaybolan yaşlı adamın emekli bir ağır ceza hâkimi olması kendiliğinden hukuka dair meselelerin romana girmesine neden oldu. Muhtemeldir ki yaşadığımız dönem ve kişisel olarak deneyimlediğim yargılanma süreçleri romanın duygusunu belirledi. Otobiyografik yazmayı hiçbir zaman tercih etmedim, tıpkı bazı rüyalarda olduğu gibi yaşananların farklı hikayelere dönüşmesi beni daha çok heyecanlandırdı hep.

“Gölgeler ve Hayaller Şehrinde” romanıma ilham veren bir tarihi kişilik olmuştu. Yıllar önce bir ansiklopedide görmüştüm ilk olarak. Fesli bir adam resmi ve altında ilk Türk materyalisti yazıyordu, Beşir Fuat. Ne yapmış diye resim altındaki yazıyı okuduğumda, intihar ettiği ve ölümünü bilimsel bir gözlem yapar gibi not ettiği yazılıydı. Henüz ortaokul çağındaydım, çok etkilenmiştim. Yıllar boyunca bilim, felsefe üzerine okurken hep Beşir Fuat aklıma geliyordu. Sonra Enis Batur’un, Ahmet Oktay’ın onun hakkında yazdıklarını gördüm, başkalarının da dikkatini çekmiş önemli bir şahsiyet olduğunu anladım. Fakat üniversitenin kütüphanesinde Orhan Okay’ın onun hakkında yazmış olduğu kitabı bulmasaydım bu romanı yazmaya cesaret edemezdim sanırım. Ardından Beşir Fuat’ın kendi yazdıklarını okudum, mektuplarını, polemiklerini, biyografilerini. Müthiş biriydi Beşir Fuat, yazdıkları, düşünceleri, korkuları… Bilimle şiir arasında kalmışlığı, delirme korkusu, intiharı… Doğu ile Batı arasında savrulup duran kültürümüzü anlamak konusunda da önemliydi yaşadığı dönemi araştırmak. Ondan sonra çok zevkli bir okuma macerasına giriştim. Fakat araştırma yaparken Beşir Fuat’ın hayatını romanlaştırmaktansa onun izini süren birinin romanını yazmak düşüncesi aklımı çelmeye başladı. Hatta önce babasının kim olduğunu tam olarak bilmeyen ve süreç içinde keşfedecek bir karakter yaratacaktım. 1908 yılında ikinci meşrutiyet dönemini izlemek için Fransa’dan gelen yarı Türk yarı Fransız oğul Fuat bu şekilde doğdu. Oryantalist bir gazeteci gibi gelip kendi köklerini bulan bir gencin hikayesine dönüştü roman. Romanda ikinci meşrutiyet döneminin özgürlüğe susamış havasını yansıtmaya çalışırken dışarıda Gezi direnişi vardı, tesadüf değildi kuşkusuz.

Bir başka romanım “Nisyan”ın bir fikir olarak nasıl doğup geliştiğini de anlatmayı seviyorum. Bu romanın düşüncesi de yıllar önce yaptığım bir Ankara yolculuğunda doğmuştu. Henüz kitaplarım çıkmamıştı bu arada. Gittiğim her şehirde mutlaka bir kitapçı bulur oradan kitap alırdım. Ankara’da sahafın birinden aldığım bir öykü kitabını okurken yazarının acemiliği ve yayınevinin dikkatsizliği yüzünden karakterlerin isimlerinin birbirine karıştığını ve daha birçok tutarsızlığı fark ettiğimde önce çok gülmüş sonra da “harika” bir roman fikri gelmişti aklıma: Bunak Yazar! Çok usta bir yazar son yıllarında bunamaya başlar ve son romanını yazarken belleği zayıfladığı için birçok hata yapar. Bir bölüm önce ölmüş bir karakterin hiçbir şey olmamış gibi bir sonraki bölümde hikâyeye devam etmesi ya da ortamda bulunan kişilerin unutulup kaybolması gibi numaralar beni çok heyecanlandırmıştı. Hem insan belleği üzerine bir araştırma olacaktı hem de farklı bir roman mimarisi kurmama imkân sağlayacaktı. Bu heyecanla yıllar boyunca her defterime Bunak Yazar roman tasarısını not aldım ama hiçbir zaman yazamadım. Aradan yirmi yıl geçti. Babam ve dedem peş peşe yaşlanıp öldüler. Onların kaybı bende derin bir üzüntü yarattı. Yas sürecini atlatabilmek için her gün bir sayfa metin yazmaya karar verdim. Aslında dedemin son ayları vardı gözümün önünde, durmadan saate bakması, hızla çökmesi… Fakat yazmaya başlayınca yıllardır defterlerde ironik bir roman olmayı bekleyen “Bunak Yazar” ete kemiğe bürünmeye başladı. Yüz günün sonunda roman bitti ve hiç de yıllar önce hayal ettiğim gibi eğlenceli olmadı. Tam tersine yas sürecinin hüznünü taşıyan, biraz şiirsel, içe dönük, farklı bir metin ortaya çıktı.

Şimdilerde, son bir yıldır öyküler yazıyorum. Salgın dönemine denk geldi. Tıpkı veba günlerinde kapanıp birbirlerine hikayeler anlatan eski zaman insanları gibi ben de kendi kendime öyküler yazıyorum, son romanlarımdaki tekinsizlikler bu yazdıklarımda da artarak sürüyor. Bakalım nasıl olacak, heyecanla bitmesini bekliyorum, 2021’de…