Tuba Dere: “Roman kahramanlarının varlığı gerçek kişiler gibi benim hayatımda.”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İRFAN YALÇIN

Şiir: Alişer AVCI - SABAH SERİNLİĞİ

Öykü: Hatice DÖKMEN - R’leri Söyleyemeyen Çocuk

Deneme: Bayram SARI - Asılacak Kadın

FİLM ANALİZ: Şükran Çamaşırcı - TEPENİN ARDI

Öykü: Sırrı AYHAN

DİSTOPYANIN DÖNÜŞÜ

Recep NAS’ın çevirisiyle: Louise GLUCK- Bir Sadakat Efsanesi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MURAT YALÇIN

ÖYKÜ: Kader MENTEŞ BOLAT - SIRADAN BİR GÜN

ÖYKÜ: İlknur Güneylioğlu - CILIZ BULUŞMALAR

ŞİİR: Kara Topraklarda Patlayan Uçurumlar/ Onur Sakarya

KADINLARDAN: “UYKULARINIZ KAÇSIN!” ORTAK BİLDİRİSİ…

Söyleşi: Yaşar SEYMAN - “O KADINLAR KENDİNİ YENİDEN YARATAN KADINLAR”

Saba ÖYMEN : Bir yaz akşamında ev düşüncesİ

ÖYKÜ :Meliha Yıldırım - DUMAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Erendiz ATASÜ...

Hatice Sönmez Kaya: KADIN SESİNİ YAZIYLA YÜKSELTMELİ

İlknur Güneylioğlu İLKAY TUNA İLE SÖYLEŞİ

YAZI: Hülya SOYŞEKERCİ

İlknur Güneylioğlu İLKAY TUNA İLE SÖYLEŞİ

YAŞAMA DAİR NE VARSA: İLKAY TUNA ÖYKÜLERİ

YAŞAMA DAİR NE VARSA: İLKAY TUNA ÖYKÜLERİ

Herkesin aksine ben bu salgında, sokağa çıkma yasaklarını sevdim. Trafiğin sustuğu, uğultunun kesildiği, insanın çekildiği günlerde leylekler, şöyle bir tur atmak için bile olsa, geri dönmüştü.”

İlknur Güneylioğlu: Merhaba İlkay Hanım… Öykülerinizden size, sizden öykülerinize yolculuk yapacak olmamız hem büyük bir keyif hem de şans bizim için. 2009’da yayımlanan ilk öykü kitabınız “Miş’li Geçmiş Zaman Söylenceleri”nden sonra, 2011’de “Aşkın Kükürt Kokusu”, 2012’de “Ölümden Sonra” ve Ocak 2020’de İzan Yayıncılık’tan “Yüzün Böylesine Hüzünken” adlı öykü kitaplarınız yayımlandı. “Yüzün Böylesine Hüzünken”le birlikte “Ölümden Sonra” ve “Aşkın Kükürt Kokusu” yine İzan Yayıncılık’tan yeni baskılarını yaptı.  Sizin okurlarınızdan biri olarak kitaplarınızı hemen edindim. Sekiz yıl aradan sonra yepyeni öykülerin “Yüzün Böylesine Hüzünken” ile gelmesi de bizi çok sevindirdi. Size sormak istediğim ilk soru öykücülükle ilgili. Bir öykünün oluşumu sizde nasıl gerçekleşiyor?

İlkay Tuna:  Ben hiçbir zaman oturup, “şu konuda, şu biçemde, şu karakterlerin olduğu bir öykü yazmalıyım” diye düşünmem. “Her gün şu kadar sayfa ya da şu kadar saat yazmalıyım” da demem. Plansız, programsız, tamamen doğaçlama yazarım. Ancak her öykünün, her karakterin gerçek yaşamla örtüşen bir geçmişi, kafamda kalan fotoğraflar, sesler, beni etkileyen, sıradan gibi duran görüntüler mutlaka vardır. Bir an gelir bunların hepsi ya da birkaçı birleşip, kendini yazdırıverir. Başka bir deyişle; akışına bırakırım. Öykünün kendini oluşturmasını, kurgunun örülmesini kendi haline bırakırım. Hiç zorlamam ya da zorlanmam. (Kaldı ki zorlanarak, ıkınarak yazıldığında okuyucu bunu duyumsar, içine girmekte, bütünleşmekte sorun yaşar, bu da içtenliği, doğallığı ortadan kaldırır.) Metin sonlandıktan sonra bırakır, bir süre yabancılaşmayı beklerim. Geri döndüğümde, varsa, yazım veya anlatım hatalarını düzeltirim, o kadar.

İlknur Güneylioğlu: Çok sevdiğim bir başka öykücü olan Edgar Allan Poe, uzun anlatılara göre, kısa anlatıların okunması sırasında, okurun ruhunun yazarın denetimi altında olduğunu, kesintiden kaynaklanan veya kaynağını dışarıdan alan hiçbir etkinin olmadığını, böylelikle de yazarın bu tür anlatıda niyetini tamamlama olanağına sahip olduğunu söyler. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

İlkay Tuna:  “Okurun ruhunun yazarın denetimi altında olması” hali kısa anlatıların çarpıcı olması gerekliliği. Yazarın vermek istediğini kısa ve öz, aynı zamanda çekici kılmasının zorluğu öykünün temel kuralı. Sanıldığı kadar kolay olmayan, doğal yetenek ve dile hâkimiyetin ön planda olduğu bir tür öykü. Beni öyküye bağlayan da bu özellikler işte.

İlknur Güneylioğlu: Öykülerinizde kadın ve erkeğin doğasındaki farklılıklarla sıkça karşılaşıyoruz. “Ölümden Sonra” adlı öykünüzde de şu satırlar özellikle ilgimi çekmişti: “Bu iki ayrı cinsiyet, tıpkı yaşarken öldükleri gibi son yolculukları öncesinde de ayrılıyordu birbirlerinden.” Bu ayrımların azaltılması için, sanat dışında da birçok toplum bilinçlendirme çalışması yapılıyor. Ancak hiçbiri yeterli gelmiyor. Ayrımın son bulabileceğine inanıyor musunuz? Bir kadın yazar olarak bu ayrım size de hissettiriliyor mu? Edebiyat ve sanat dünyası bu sorunu sizce aşabildi mi? 

İlkay Tuna: Yazar olmanın ilk kuralının kendi kafamızdaki sansürü kaldırmak olduğu söylenir. Kadın yazar için bu her zaman olası mıdır? Ne yazık ki değil. Kadın yazar, ne zaman aşktan, yalnızlıktan, cinsellikten, kısacası ikili ilişkilerden söz etse “yaşamış, yazmış işte” deniverir. Her kadın yazarın dokunmaktan çekindiği konular, girmemeye çalıştığı sınırlar mutlaka vardır. Aksini kim iddia ederse yanılır. Kadın her alanda olduğu gibi yazın yaşamında da istediği özgürlüğe ulaşmak için ya çok gözü kara olmalıdır ya da belli bir yaşa gelmeyi beklemelidir. Oysa bu erkek yazarlar söz konusu olduğunda hiç böyle değil!

Diğer yandan, herkes kısmen yaşadıklarının ya da gözlemlerinin çağrışımıyla yazar. Metni yazan kalem bir kadına aitse, irdelenir, satır araları okunmaya çalışılır, yazınsal bir metin okuduğunu unutup, iz sürmeye, ipucu bulmaya çalışılır. Kurgusal yanın hiç olmadığını varsaysak bile yaşamış olmanın ve söze dökmenin, dökebilmenin yazınsal bir metne çevirebilmenin ayrıcalık, yetenek olduğunu görmezden gelmek acımasızlık. Yazıya yaşam katan yaşamın kendisidir. Kadın yazarlar hakkında öyle saçma şeyler duyarsınız ki bunu söylenenin bir yazar veya şair olduğuna inanmak zorlaşır. “Kadınlar boşandıktan sonra yazar veya şair oluyor” demişti bir gün biri! Yaşadığım sürece çok az şeye bu kadar sinirlendiğimi düşündüğümü anımsıyorum. Kadın zaten yazıyordur aslında. Üzerindeki baskıyı, egemenlik kuran unsuru yok ettikten sonra yazdıklarını ortaya çıkarmış olabileceğini düşünemeyen erkek egemen kafayı anlamak zor.

Yazarları yazdıklarına göre değil, cinsiyetlerine göre değerlendirmenin çağı çoktan geçmiştir. Her alanı olduğu gibi, bu alanı da elinde tutan erkekle savaş vererek, direnerek yazıyor kadın. Kendini kanıtlamaya çalışmanın iki kat zor olduğu bu erkek egemen toplumda, kendini korumaya çalışarak yazıyor. Ne yazık ki gerçek bu.

İlknur Güneylioğlu:  Zambaklar, sümbüller, menekşeler, sarmaşık gülleri, laleler, leylak ağaçları, gecesefaları, martılar, karabataklar, sazlıklar, dağlar, göller, nehirler, yayla evleri, köyler, kediler… Tüm doğa, öykülerinizde yer alıyor. İnsanı anlatırken, kent insanı olsa dahi, bir biçimde doğanın içinden anlatıyorsunuz. “Aşkın Kükürt Kokusu” adlı öykünüzde kent insanının “bir türlü tamamlanamama duygusu” geçiyor. İnsanın her geçen gün doğadan daha çok kopuşuyla, tamamlanamama duygusunun arasında sizce nasıl bir bağ var?

İlkay Tuna: İnsanın kendini gezegenin efendisi sanmasına karşı duruşumdur biraz o kokular, çiçeklerin renkleri, dağların yakınlaştıkça büyüyen heybeti… Çocukluğumdur biraz da… Sağır ve dilsiz büyük halanın mekik oyalarındaki menekşelerdir. Amcamın leylakları, babaannemin çatılara tırmanan sarmaşık güllerinin temelini attığı doğanın bir parçası olduğum düşüncesidir. Bir beyaz zambak görmeyeli, kokusunu duymayalı yıllar olduğu gerçeğinin acımasızlığıdır. Ne kadar uzaklaşırsam o kadar eksiğim, hep eksiğim, yarımım. Sıkıştığımız betonların, dünyaya açılan pencerelerinden baktığımız hep aynı manzarada yıllardır leylek görmediğimi fark ettiğimde duyduğum üzüntüdür. Herkesin aksine ben bu salgında, sokağa çıkma yasaklarını sevdim. Trafiğin sustuğu, uğultunun kesildiği, insanın çekildiği günlerde leylekler, şöyle bir tur atmak için bile olsa, geri dönmüştü. Onları izlediğimde duyumsadığım o duygunun adı “tamamlanma”ydı işte. Tam da adlandırdığınız gibi…

İlknur Güneylioğlu: Yüzün Böylesine Hüzünken” adlı kitabınızdaki “Caz Formunda Eski Bir şarkı”  öyküsünde “Senin ellerin yeter mi yüzlerce yıllık karışıklığa? Tanrıçalardan bu yana olagelen bütün kavgaları uzlaştırmaya? Misket kavgalarına, hatta saklambaç oyunlarına, küresel kapışmalara… Yeter mi bir bakışın susturmaya bütün sesleri, doğum sancılarını, iç savaş çığlıklarını?” der karakteriniz. İnsanlık tarihinin başlangıcından, bu güne kadar bakacak olursak, bir gün, insanın insanı kurtarmaya gücü yetecek mi sizce, bu konuya umutlu bakıyor musunuz?

İlkay Tuna: “Yetsin isterim” der sonra o karakter. Yetmeyeceğini bilir, farkındadır. İnsan, insanı kurtarmaya yetmeyecek, çünkü insan bana göre kendini yok etmeye programlı tek türdür. Bütün türler devamlılığı sağlamak için çabalarken, insan icat ettiği her şeyle, tükettiği her kaynakla, kestiği her ağaç, zehirlediği her suyla önce gezegeni, dolayısıyla kendini yok etmeye çalışıyor. Dünya insansız yaşar, hem de çok daha güzel yaşar, ama insan Dünya olmadan yaşayamaz. Gezegenin en vahşi, bu güzelim doğaya en yakışmayan türün kendisi olduğunu insan ne zaman anlayacak bilmiyorum, ama artık anlasa iyi olur. Doğa bunu sıklıkla insana anımsatıyor. Daha fazla gecikmeden bunu görmeli, farkına varmalı.

İlknur Güneylioğlu: Öykülerinizde aşkın birçok yaşanış biçimine tanıklık ediyoruz. İyileştirici, besleyici özellikler arıyor karakterleriniz aşkta. Ancak bulamadıkları daha çok oluyor, belki de bunu aradıklarını söyleyemiyorlar bile. Sevilmek istiyorlar ve sevilebilir kılıyorlar bazen kendilerini. Yine de olmuyor, yürümüyor. Özgüven problemleri yaşıyorlar. En başta aradıkları o iyileştiren, besleyen, çoğaltan aşk nerelerde saklanıyor sizce ya da var mı böyle bir aşk biçimi?

İlkay Tuna: Aşkın tanımı herkese göre farklı sanırım. Hastalık hali, hormonal değişim, üreme içgüdüsü vs… Aslında bunlar tanım bile değil, tarif. Yine de çoğu zaman “sanmak” durumu aşk. Karşımızdakini, olmasını istediğimiz kişi sanmak. Ona bir kılıf dikmek, uymadığını, olmadığını gördüğümüzde kopmak. Başlarda duyulan o beyaz zambak kokusunun baş döndürücülüğünden çıkamamak, sonrasında kokunun değişimi, duyumsanan asit veya kükürt kokusunun ciğerleri yakması, temiz hava alma isteği… Yani; bitiş, son…

Diğer yandan sonsuz bir aşkın içinde olmak da bence olası değil, çünkü aşk denen olgunun bir ömrü, süresi var. Yine de aşk biten değil, dönüşen bir duygu. Neye dönüştüğü önemli; tutku, sevgi, nefret, şiddet, bağlılık, bağımlılık… Dönüştüğü duyguya göre kokusunu tariflemek de olası… Tüketim çağında elbette aşk da çabuk tüketilen bir şey halinde geldi. Günümüz gençleri aşkın neye dönüştüğünü gözlemlemeyi bekleyemeyecek kadar sabırsız sanırım.

Aşk saklanmıyor aslında, biz göremiyor olabiliriz hatta ben hiç görmesem iyi olur.

İlknur Güneylioğlu: Öykülerinizi okurken şiirsel bir coşku ve bir dil şöleni yaşıyoruz. İfade biçiminiz, insanı içine çekiveren bir etkiye ve kendini okutuveren bir ritme sahip. Öykü yazmaya başlayanlara dil konusunda neler önerirsiniz?

İlkay Tuna: Evet, şiire yakın olduğum hep söylenir. Neden şiir yazmadığım sorulur. Şiirsel yazabilirim, ama şiir yazmayacağımı söylerim hep. Her türün kendine göre güzelliği var, şiirin diğerlerine bir üstünlüğü yok bana göre. Metinlerimdeki imgesel yoğunluk, özellikle yaptığım, uğraştığım bir şey değil. Benim yazın doğam bu, böyle… Baktığımda gördüğüm her şeyin bana görünüm biçimi böyle.

Benim öykülerimin klasik öykü anlayışının dışında, örtülü metinler olması da bu düşünceyi getiriyor olabilir. Bu açıdan bakıldığında, benim metinlerim birçok okurun algısına uygun olmayabilir, bunu kabul ediyorum, ukalalık olarak görülmesini istemem, ama bununla övünüyor bile olabilirim. Yazdıklarımı bir türün sınırları içine koyamayan, çoğunun “şiir” olduğunda ısrar eden edebiyatçı arkadaşlarım var. Gülümsüyorum, itiraz etmiyorum, ancak niyetimin şiir yazmak olmadığını söylemekle yetiniyorum. Geçmişte Mallarmé, Rimbaud’un yapıtlar ürettiği “düzyazı şiir” denen türe yakın olduğum söylenebilir belki. Yani şiir yazdığımı söylemiyorum, şiirsel yazdığımı ifade etmeye çalışıyorum. Dünyadaki her şey zaten öyle şiirsel ki, ben sadece bunu böyle görebilen şanslı insanlardan biriyim. Konuyla pek ilgisi yoksa da, aslında biraz da şiirden kaçıyorum, şairlerin çatışmalı dünyalarından uzak durmayı tercih ediyorum. Günümüz şiirinden ise hepten kaçıyorum. Anlaşılmazlığın şiir sanılmasından hoşlanmıyorum. Bana göre anlaşılan geleceğe kalır. Tıpkı Orhan Veli, Nâzım Hikmet, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, Özdemir Asaf gibi…

Dil konusuna gelirsek; bir yazar her şeyden önce konuştuğu ve yazdığı dili iyi bilmeli. Yazım kurallarına dikkat etmeli, inceliklerini öğrenmeli, sözcükleri doğru kullanmalı. Elbette okumalı. Yazar olmanın öncelikle iyi okur olmak demek olduğunu bilmeli. Kendinden öncekilerin neler yazdığına dikkat etmeli, inceleyerek okumalı. Çok sözcükle konuşmanın ve yazmanın tek yolu bu. Sözlük ve yazım kılavuzu yazarın danışmanlarıdır, daima yanlarında olması gerekir.

Türkçemiz çok zengin bir dil, onun ne kadarını kullandıklarına dikkat etmeliler. Sözcükleri tanımalılar, çok sözcük bilmeliler. Bir de yerel sandığımız sözcükler var ki aslında unutulmuş sözcüklerdir onlar. Kullanmak gerek, unutulanları anımsatmak, yeniden hayata katmak adına çalışmak gerek. Öneri vermem gerekirse; Dr. Kemal Ateş’in, bir yazarın başucunda durması gereken kitapları var, mutlaka altı çizilerek okunmalı, gerektiğinde yeniden açılıp bakılmalı. Yani sadece bağlı oldukları türdeki yapıtlar değil, dile ilişkin araştırma, inceleme kitapları da özümsenerek okunmalı.

Dili iyi bilmenin yolu, her şeyden önce dile saygıdan geçer.

İlknur Güneylioğlu: Çok teşekkür ederiz, hem özgün öykülerinizle bizi buluşturuyor olduğunuz hem de farklı pencerelerden baktıran dünyanıza girmemize izin verdiğiniz için.  Öykülerinizde ve başka söyleşilerde yeniden görüşebilmek dileğiyle…

İlkay Tuna: Güzel sorularınız için ben teşekkür ederim Sevgili İlknur.

 

 


Haber Kaynak : ÖZEL HABER