Salih KOÇ


KÜÇÜK BALDIZ


Okumak, zanaat öğrenmek için hısım akrabaların yanında kalmanın sıradan sayıldığı yıllardı. Köydeki genç nüfusun hayatını kazanmak ve kendilerine yeni bir gelecek aramak, o yılların söylemi ile ‘’Kendini kurtarmak’’ için hızla gurbete aktığı; sevgi, saygının sözde değil özde yaşandığı zamanlardı. Himmet Bey askerden geldikten sonra komşu köyden Nimet Hanım’la evlenmiş, çalıştığı işyerine yakın kiraladığı orta halli bir gecekonduda yaşamaktaydı. Aradan geçen yıllar içinde çoluk çocuğa kavuşmuş, iş arkadaşları arasında da sevilen sayılan bir yapıya sahipti. 
Gurbetten gelirken köyünün yaşlıca kadınlarına incik boncuk hediyeler vererek onların hayır dualarını almayı da severdi. O yıllarda köydeki erkeklerin çoğu sarma kaçak tütün içerlerdi. Çarşıya pazara giderken de Himmet gibi gurbetten gelenlerin hediye olarak kendilerine ikram ettikleri paket sigaraları tabakalarına koyarlar, çarşıda pazarda gönül rahatlığı ile sigaralarını içerlerdi. Zira tütünü kendileri üretseler de sarma/kaçak tütün içmek yasaktı ve çok ağır da cezası vardı. 
Bir akşam sofrasında çoluk çocuk yemek yerken Nimet Hanım kocasına:
 ‘’Himmet, şu oğlan yanımıza gelse de bir zanaat öğrense’’ dediğinde eşi:
‘’Tabi gelsin, sofraya bir kaşık fazladan koyarız. Sevaptır, hem sen de ablasısın. Biz de bacak kadar çocukken gurbete geldiğimizde kendimize bir kalacak yer ayarlayıncaya kadar başkalarının yanında az kalmadık’’ dedi. Bu söz Nimet Hanım’ın çok hoşuna gitti. İçinden ‘’aslan yürekli kocam’’ diye geçirdi ama ‘’gurbette kocayı çok da şımartmamak lazım’’ diye etrafındaki yaşlı teyzelerden az öğütler almamıştı hani… Bu sevindirici haber üzerine hemen kardeşi Cemal için babasına bir mektup yazdı. Mektubunda selam sabah, hal hatırdan sonra Cemal’i gönderin de çocuk bir zanaat öğrensin; köylerde sürünmesin demeye getirdiği mektubunu yine sağlık, sıhhat dileyip ‘’büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim’’  diye bitirdi… O sabah kocasını işine yol ettikten sonra çocuklardan en küçüğünü yanına alarak yakındaki postaneden mektubunu gönderdi. Akşam gelince de mektubu gönderdiği haberini kocasına söyledi.
‘’Mektup yazdın ama baban inat adamdır, Cemal’i biraz zor gönderir’’  dediyse de Nimet Hanım:
‘’Bilirsin babam usta adamdır. Zanaat deyince onun için akan sular durur,  dayanamaz. Kendisi de yıllardır keserinin ucuyla ekmeğini kazanmaya çalıştı. Bakma sen son yıllarda biraz da elden ayaktan düştüğüne… Her zaman ‘’zanaat altın bileziktir’’ der. İşin içinde zanaat olunca razı olur’’ diyerek kocasını ikna etmeye çalışırken bir yandan da akşam sofrasını kuruyordu. Yer sofrasına oturduklarında Himmet Bey bir ara: 
‘’Çocuklar şöyle bir sıkışın hele, hanım bak gördün mü? Cemal’e yer açıldı bile’’ deyince, sofradaki en küçük kızları Songül:
‘’Yaşasın! Demek Cemal dayım gelecek’’ dedi. Cemal; bıyıkları daha yeni terlemeye başlamış yağız bir delikanlıydı. O, yeğenlerinin hepsini severdi ama Songül en küçükleri olduğu için Cemal dayısının kendisini herkesten daha çok sevdiğine inanırdı. Onun için böyle davranmıştı…  Babası şöyle bir sert baktı kızına, annesi hemen söze girerek:
‘’Kızım, sofrada yemek yenirken konuşulmaz ki; baban sana onun için kızdı’’ dedi. O akşam sofrada gelecek yeni misafirleri için yer provası da yapmış oldular. Nimet Hanım eşinin bu olumlu tutumundan çok memnun oldu. Diğer çocuklarda bu habere sevindiler ama o yıllarda babaların otoritesi çocukları biraz daha temkinli davranmaya mecbur ediyordu. 
Zamanın çocuk terbiyesi biraz gözle, biraz dille yapıldığı kadar, fiziki şiddetin de gayet olağan sayıldığı yıllardı. Hatta bu hiç olmaması geren okullarda bile gayet olağandı. Şehirleri bilmem ama köylerde bir çocuk okula yazdırılırken genellikle baba öğretmene; ‘’eti senin, kemiği benim’’ diye tembih etmeyi de ihmal etmezdi.
Televizyonun her evde bulunmadığı yıllardı ama baba ne yapıp edip eve kırk bir ekran bir televizyon almıştı. O yıllarda renkli televizyon olmadığı gibi sadece bir kanaldan yayın yapılırdı. Kendisi iyi kötü iş arkadaşları ile vaktin nasıl geçtiğini anlamıyor ama ya evde çocuklar nasıl vakit geçirecekti. Hem o bir babaydı. Yemez yedirir, giymez giydirirdi. Maaşı da fena değildi. Kömür işletmesinde şofördü. Mesaisi, maaşı, ikramiyesi derken zamanın şartlarına göre iyi aylık da alıyordu…
Yaklaşık on gün sonra elinde bir ağaç bavul, içinde köyden getirdiği; bulgur, fasulye kuru incir, pekmez, tereyağı gibi gıda maddelerinin bulunduğu bir çuvalla Cemal sabahın erken saatinde gecekondu tarzında, yoldan birkaç merdiven inilerek girilen, önünde yaşlıca bir erik ağacının da bulunduğu bir evin kapısında belirdi. Onu getiren taksici:
‘’Yeğenim zili bir çal bakayım, doğru adrese mi geldik’’ dedi. Cemal ürkek bir taşra delikanlısı edasıyla yerden bir iki merdiveni indi. Kapının zilinin hizasına kadar birkaç kez parmağını getirdi ama basmakta tereddüt etti.’’ Şoförün:
‘’Hadi be kardeşim! Sabah bereketi diye seni neredeyse bedavaya getirdim. Basta şu zile işimize bakalım’’ demesiyle Cemal cesaretini topladı ve zille bastı. Heyecandan olmalı ki eli zilde basılı kalıp zilin uzunca çalmasıyla hemen kapı açıldı. Kapının açılması ile Cemal gayri ihtiyari olarak geri çekildi de zil sesi kesildi.
Kapıyı Nimet ablası açtı. Eniştesi de daha yeni gitmişti işe. Bazen evde bir şeyini unutur, hemen geri döner kapının ziline o da öyle uzunca basardı. Kardeşini görür görmez boynuna sarılmak istedi ama Cemal daha atik davranarak ablasının elini öptü. Sonra abla kardeş birbirilerine sarıldılar. Şoför gördüğü bu bildik manzara karşısında bagajı boşalttı ve:
‘’Bacım paramı verin de gideyim. Biraz sonra da çocuklar gelir. El öpme, kucaklaşma derken bu iş uzun süreceğe benzer’’ dedi. Ablası hemen cüzdanını almak için içeriğe gittiğinde Cemal babasından aldığı yol harçlığından şoförün parasını ödedi. O esnada çocuklar da yarı uykulu, saç baş dağınık, üzerlerinde Nazilli basmasından dikilmiş pijamalarıyla dışarıya çıktılar. Cemal dayılarının ellerini öpme sırasına girdiler. Songül ilk sıradaydı ama en büyük ablaları varken olmazdı. En sona kalan Songül dayısının elini öptükten sonra kendisini kucağına almasını beklemişti ama dayısı bir hamlede ağaç bavulunu aldı, kapıdan içeriye bıraktı. Sonra da diğer çuvalı alarak içeri girdiler. Ablası evden telaş içinde cüzdan elinde dışarı çıktığında taksici yeni kısmetini aramak üzere çoktan gözden kaybolmuştu. 
İçeri girdiklerinde Songül dayısının etrafında pervane oluyor;
‘’Dayı bak sen bu odada yatacaksın diyerek adeta evin büyüğü rolüne giriyordu. Diğer çocuklar dayılarını evin küçüğüne kaptırdıkları hissine kapıldıklarından Songül’e içten içe kızıyorlardı…
Hep birlikte mutfakta orta yerde duran ve eniştesinden kalan sofranın başına oturdular. Nimet Hanım kardeşine hem köyden haberler soruyor, hem de bir yandan sofraya kahvaltılık bir şeyler koyuyordu. Sofrada gördüğü peynir ve zeytin Cemal’in ilk defa yiyeceği şeylerdi. Peynir neyse yoğurda benziyordu da kiraz desen kiraz değil, erik desen erik değil bu kara kuru şey de neydi acaba diye aklından geçirdiği gibi nasıl yenildiğini de bilmiyordu. Bir ara ablası durgunlaşan kardeşine:
‘’Bak bu zeytin’’ diyerek çatalı ile bir tane aldı ağzına attı, sonra çekirdeğini de sofraya bıraktı. Bunu gören Cemal biraz rahatladı. Birden aklına:
‘’Abla gelirken eniştem seviyor diye annem tereyağı da koymuştu. Şu çuvalın içindeydi’’ diyerek hemen bir hamlede sofradan kalktı. Çuvalın ağzını çözdü, içindekilerini birer birer dışarı çıkardı. Çuvalın orta yerinden aldığı tereyağı kabını ablasına verdi. Ablası buzdolabının kapısını açınca içerdeki lambanın yanması Cemal’in dikkatini çekmişti. Kardeşinin şaşkın bakışlarını gören Nimet Hanım:
‘’Oğlum bu buzdolabı; süt, yoğurt, kıyma gibi şeyleri bunun içine koyuyoruz, bozulmuyor. Enişten geçen ay aldı. Biz de daha yeni kullanıyoruz diyerek kardeşinin merakını giderdi. Hep birlikte oturdukları sofrada kahvaltılarını yapacaklardı ki birden Nimet Hanım’ın canı tereyağlı bir yumurta çekti. Dolaptan yeni gelen tereyağından bir miktar alarak tavada bir güzel tereyağlı yumurta pişirdi. Tereyağlı yumurta o kadar nefis kokuyordu ki Cemal bir ara içinden bu yumurta köyde bu kadar güzel kokmuyor diye düşündü. Bilmiyordu ki burası betondan yapılmış hiç dışarı hava geçirmeyen bir binaydı. Köy evleri öyle miydi? Ahşaptan ve de yarı kadar da korunaksızdı. Rüzgârın sert estiği zamanlarda duvarda yanan gaz lambası bile etkilenirdi…
Kahvaltı sofrasından kalkan çocuklar hemen lavaboya gittiler. Biraz sonra Söngül elinde diş fırçası, ağzı yarı kadar köpüklü bir şekilde dayısının yanına geldi. 
‘’Dayı bak bu diş fırçası derken yarı kadar da macun köpükleri yere dökülüyordu. Bu diş fırçasını bana babam aldı. Her sabah dişlerimi fırçalıyorum. Lavaboya gel de sana da göstereyim’’ dedi. Annesi Songül’e dönerek:
‘’Çok şımardın dayım geldi diyerek ama baban gelince bunları yapamazsın bilmiş ol’’ dedi. O gün bütün sevecenliği ile Songül evin altıntopu gibiydi. Biraz daha köylerden, hısım akrabalardan, ölenden, kalandan sohbet ettikten sonra ablası:
‘’Yoldan geldin yorgunsundur. Arabada da uyuyamamışsındır. Bak burası senin odan. İstersen biraz yat uyu. Sen, Songül’ün kişnemesine aldanma. O sabaha kadar uydu. Zilin sesine uyandı yoksa daha yatardı’’ dedi. Cemal yatmak istemese de yol yorgunluğu, tereyağlı yumurtanın ağırlığı üzerine çökmeye başlamış hatta gözleri bile ufalmıştı…
***
Kayın biraderinin geleceğini bilen Himmet Bey öğlen yemeği için evine geldi. Eniştesinin geldiğini duyan Cemal hemen yerinden kalktı, pantolonu aceleyle giydi. Odasından çıkarak eniştesinin elini öptü. Hal hatır sohbet ve öğlen yemeklerini yedikten  sonra:
‘’Hadi gidelim seni biraz gezdireyim dedi. Eniştesi kömür işletmesinde kamyon ile evlere kömür taşıyordu. O, gün içinde istenilen adrese kömürünü boşaltıp tekrar işyerine geliyordu. Yorucu da olsa zevkli bir işi vardı. O gün eniştesi ile ilk defa geldiği şehir denen yeri epeyce gezmişlerdi. Akşam mesaisinin bitmesi ile birlikte eve geldiler. Eniştesi hemen iş kıyafetlerini çıkardı, banyo yaptı. 
‘’Bak görüyorsun burası şehir. Şehirde şehirli gibi, köyde de köylü gibi yaşayacaksın’’ dedi. ‘’Ey gelelim sana, sen hangi mesleği öğrenmek istiyorsun’’ deyince Cemal:
‘’Babam köylerde kalaycılık çok gözde bir iş, milletin kalaylanacak kabı mı biter. Vur nışadırı al kalayı derler. Gir bir ustanın yanına, üç beş ayda sen de olursun bir usta dedi ama…’’
‘’Bak oğlum; kalaycılık iyi de hem çok pis bir iş, hem de o işi ancak köylerde bulabiliriz. Şimdi köyden gelip köy gibi yerlerde çalışmak pek akıl karı değil, yine de sen bilirsin’’ deyince Cemal:
‘’Enişte bilirsin, babam sert adamdır. Benim sözümü kulak ardı etmiş de kendi kafasına göre bir iş tutmuş der beni köye çağırtır. Yalan konuşsak da olmaz. Hem o birkaç aya kalmaz beni bir kontrole de gelir. Bilirsin atını sağlam kazığa bağlamayı sever’’ dedi. Eniştesi:
‘’Sen bilirsin, ben yarın işyerinden arkadaşlarla bir konuşayım’’ diyerek Nimet Hanım’ın getirdiği çayı içmeye başladılar. O arada televizyonu da açtılar. Güzel bir Türk filmi vardı onu izlemeye başladılar. Dramatik sahnelerde Cemal’in gözünden yaşlar geldiğini gören eniştesi:
‘’Oğlum burası şehir, buranın dilencisi, yoksulu dolandırıcısı bitmez. Gözünü dört açacaksın. Adamı güpegündüz ayakta nallarlar’’ deyince aynı sözleri babasından da duymuştu yola çıkacakları gecenin akşamında… Filim bittikten sonra ablası:
‘’Odanı biliyorsun, istersen yatabilirsin’’ dedi. Eniştesi:
‘’Allah rahatlık versin. Sabah görüşürüz’’ dedi. Cemal bu sözleri köyünde pek duymamıştı. Ne cevap vereceğini bilemediğinden eniştesine gülümsemekle yetindi. ‘’Şehir mektep gibi bir yer. Geldiğimden beri ne çok şeyler öğrendim’’  diye içinden geçirdi.  Odasındaki elektrik düğmesine bastı bir tane normal lamba bir de duvarda kırmızı lamba yandı. Anahtar sesine Songül hemen dayısının kapısını tıkırdadı. Dayısı kapıyı açar açmaz:
‘’Dayı bak bu gece lambası’’ diyerek diğer lambayı söndürdü. Bir bilen edasıyla dayısına normal lamba ile gece lambasını farkını gösterdi. 
‘’Gece yatarken bunu açık bırakmalısın’’ diyerek odadan çıktı. Çıkarken de dayısına el salladı…
Cemal yatmasına yattı ama hala aklı bacak kadar çocuğun bu kadar şeyi ne zaman öğrendiğine hayret etti. Gözüne pek uyku girmemişti. Bir yanda babasının kalaycılık öğren demesi, bir yanda eniştesinin biraz pis bir iştir demesi kafasını kurcalayıp durdu. Aslında babası işe karışmamış olsaydı eniştesi ona belki de adını bilmediği ne işler bulacaktı. Kafası allak bullak olmasına rağmen bir ara derin bir uykuya daldı. Sabahın erken saatinde işe gitmek için kalkan eniştesini sesine uyandı. Eniştesi:
‘’Günaydın Cemal’’ dedi. Cemal de belki de ömrün de ilk defa birine farkında olmadan ‘’günaydın’’ diye karşılık verdi. Bu eniştesi Himmet’in çok hoşuna gitti.
‘’Oğlum bak insan şehirli olmaya sabah kalkınca gördüklerine ‘’Günaydın’’ demekle başlar’’ dedi. ‘’İlk dersini başarı ile verdin. Sen de artık bir şehirlisin. Köydekiler köyde kaldı’’ diyerek ilk nasihatini vermiş oldu. Cemal’in yaşındaki çocuklar nasihatten pek hoşlanmasalar da şimdilik eniştesinin yardımına muhtaçtı. Sesini çıkarmadı. Eniştesi de zaten yanlış bir söz söylememişti. Onun yüzüne gülümsemekle yetindi. Cemal’in gülümsediğini gören eniştesi:
‘’Hiç müşteri gözüyle bakmamıştım ama sen baya da bir yakışıklıymışsın. Kızlara da böyle gülümsersen, peşine biri takılır. Karışmam vallahi’’ diyerek sabah sabah Cemal’e takılan eniştesi
‘’Sen buralarda kal öylen gelirim, dünkü gibi yine gezeriz’’ dedi. Allaha ısmarladık diyerek işinin yolunu tuttu. Ablası kapıyı kapattıktan sonra:
‘’Bakma sen eniştenin söylediklerine sana şaka takılıyor’’ dedi. Gülünce gözlerinin içi gülen Cemal:
‘’Abla sen bir tanesin’’ diyerek onu kucakladı. Ablası evin en büyük çocuğuydu. Onlara yarı kadar analık etmişti. Babası başka köylere ustalığa gittiğinde evin işlerini annesi ile birlikte gördüklerinden daha küçücük yaşında iş yükünün altına girdiğinden öyle ufak tefek kaldığını söylerdi annesi. Cemal bir ara:
‘’Şimdi ben de yoğum, evin bütün işi anneme kaldı’’ diye düşünerek bir iç çekti. Onlar ablası ile birbirilerinden habersiz çok derinlere daldıkları esna da çocuklarda kalktılar. Elini yüzünü yıkayanlar salonda televizyonun karşısına oturdular. Annesinin:
‘’Televizyon karşısına oturmayın. Kahvaltı yapmadan o televizyonu açmam. Boşuna beklemeyin’’ dedi. Sonra da Cemal’e dönerek:
‘’Bu televizyon var ya çocukların aklını alıyor. Kapatmasan akşama kadar aç susuz buna bakarlar’’ dedi. Kahvaltılarını yaptıktan sonra herkes salondaki yerlerini aldı. Annenin televizyonu açmasıyla çocuklar pürdikkat kesildikleri televizyon ekranından gözlerini uzunca bir müddet alamadılar. Belki de bu televizyon hastalığı o yıllarda tüm insanlığa bulaşmaya başlamıştı da kimsenin bundan haberi yoktu ne yazık ki…
***
Gelişinin üçüncü günü sonunda Cemal’e bir köyde kalaycı çıraklığı işi bulunmuştu. Cemal bu habere çok sevindi ama ablası kalaycı çıraklığının yorucu ve çok meşakkatli bir iş olduğunu biliyordu. Bir keresinde köylerindeki harman yerine seyyar kalaycının biri yerleşmişti de bir hafta kadar orada kalmışlardı. Gece geç saatlere kadar çalıştıklarını, sıcak havalarda ateşin başında nasıl da ter su içinde kaldıklarını gözleriyle görmüştü. Şimdi babasına bir mektup yazsa kalaycılık yerine başka bir zanaat önerse olmazdı. Biliyordu ki, babası dediğim dedik bir adamdı. Bütün bunları bildiği için Cemal’in yazgısına kendisi de razı olmuştu.
Pazar günleri eniştesi izinliydi. Arkadaşının birinin arabasını ödünç alarak Cemal’le birlikte kalaycı ustasının köyüne gideceklerdi. Ablası Cemal’in köyden getirdiği kıyafetlerinin yanına, eniştesinin eski kıyafetlerinden de koydu.  Daha fazla gecikmemek düşüncesiyle biraz acele ile hareket etmeleri gerekiyordu. Cemal’in hem iş bulmanın verdiği sevinç hem de bilmediği yerlere gitmenin verdiği hüzün yüzüne yansımıştı. 
Evin en küçüğü annesine:
‘’Anne dayım nereye gidiyor?’’ diye sormaya başlayınca annesi:
‘’Dayın köyden çalışmaya geldi. Şimdi işe gidiyor ama hafta sonları gelecek’’ dedi. Dayılarının iş için de olsa evden ayrılacağı haberi çocukların, özellikle de Songül’ün neşesini iyice kaçırmıştı. Evde genel bir sessizlik sürüyordu. Her zamanki şen şakraklığı ile Songül bile suspus olmuştu. Cemal önce ablasının ellerini öptü. Sonra da sırası ile yeğenlerini öpüp kucakladıktan sonra ağlamaklı bir sesle:
‘’Allaha ısmarladık’’ diyebildi. Bu esnada annesinin kucağına çıkan Songül pek olup bitenden bir şey anlamamışçasına:
‘’Anne dayım nereye gidiyor? Bir daha gelmeyecek mi?’’ diye sordu. Annesinin üzülse mi sevinse mi bilemediği bir kafa karışıklığı içinde Songül’e verecek bir cevabı yoktu… 
Eniştesi arabayı çalıştırdı. Cemal de hemen şoför mahalline oturdu. Allaha ısmarladık dercesine hafif bir korna ile araba hareket etti. Ablası Songül’ü kucağından indirerek daha önceden kapının önlerini yıkamak için koyduğu teneke içindeki suyu arabanın pesinden serpti. Anadolu’da yüzyıllardır böyle bir adet vardı. Ne kadar şehirli olmaya başlasalar da gelenekleri sürdürmek Türk insanının genlerine işlemişti…
***
Öğleden sonra Himmet Bey evin önüne geldiğinde korna çaldı. Kornanın sesine herkes dışarı çıktı. Songül:
‘’Dayım yok mu? Dayımı nerede bıraktın?’’ diye ağlamaya başladı. Annesi onu susturamayacağını anlayınca içeri geçmek isterken kocası:
‘’Ben emaneti sahibine bırakayım. Neme lazım emanet arabanın kazığı kırık olurmuş’’ derler dedi ve bir korna sesi ile oradan uzaklaştı. Evde annesi Cemal dayısının durumu hakkında dil dökmeye çalışırken babası da kapıdan içeri girdi. Çocuklar hemen babalarını kapıda görünce ayağa kalktılar. Daha bir şey sormadan:
‘’Hafta sonları gelecek, şimdilik küçük bir harçlık verecek, daha sonra da haftalık yani maaş verecek. İyi bir adama benziyor. Yanındaki kalfası bir ay sonra askere gidecekmiş. Cemal de onun yerine önce çırak sonra kalfa olacakmış’’ dedi. Ablası hafta sonları gelecek deyince yüreği biraz ferahladı. Hep birlikte yemeklerini yiyerek televizyonun başına geçtiler…
***
Sayılı gün nasıl da geldi. Bir cumartesi akşamı Cemal çıkageldi. Ablası hemen onu banyoya aldı. Eniştesinin çamaşırlarından verdi. Daha sonra hep birlikte sofraya oturdular. Babasından pek yüz bulamasa da Songül dayısının yanına oturdu. Onu herkesten daha çok özlediğini ilan eder gibiydi. Ablası bir ara:
‘’Nasıl işinden memnun musun? Ustan nasıl?’’ gibi sorular sordu. Cemal de:
‘’Aynen babam! Çok prensipli. Ne demişse o yapılacak, sana seçme şansı vermez bir adam ama yemede içmede cömert’’ dedi. Biraz rahatlamışlardı. En azından yeterli olmasa da bazı bilgileri almışlardı. Yorgunluk ve banyonun vücudunu gevşetmesi ile esnemeye başlayan Cemal’e eniştesi:
‘’Cemal istersen yatabilirsin. Yarın kahvaltıdan sonra hep birlikte bir yerlere gezmeye gideriz. Hem de babana bir mektup yaz adam şimdi; gittiler de bizi unuttular demesin’’ dedi. Cemal:
‘’Enişte ayıp olmazsa ben yatsam, biraz dinlensem olmaz mı? Mektubu da yarım yazarım ’’ dedi. Eniştesi:
‘’Tabi yatabilirsin aslanım. Sen bize bakma. Allah rahatlık versin’’ dedi…
***
Cemal’in hafta başı işe gitmesi, cumartesi akşamları eve gelmeleri artık rutin hale gelmişti. Cemal de o yılların modası olan bol paça pantolon, kocaman yakalı gömleklerden alıp şehrin havasına kendisini kaptırmasına göz yuman eniştesi saçlarını neredeyse gömleğin yakasını kapatacak kadar uzatmasını bir türlü içine sindirememişti. Bir gün Nimet Hanım’a:
‘’Hanım bu giyim kuşamı anladık da bu hippiler gibi saç uzatmak da neyin nesi, kırılır diye bir şey demiyorum ama…’’ diye dert yandı. Nimet Hanım:
‘’Sen yokken bende azıcık şakındım ama bilirsin ağzından tek laf çıkmadı. Biraz babama çekmiş. Laf dinlemez inadına yapar. İstersen bir kere de sen söyle’’ dedi
Yine böyle bir cumartesi akşamı Cemal çalıştığı yerden gelmişti. Doğruca banyoya geçti. Yeni kıyafetlerini giymiş salonun bir kenarında yeğenleri ile oynuyordu. Kapının zili çaldı. Gelen Himmet Bey’in komşusu ve de Cemallere biraz da uzaktan akraba sayılırdı. Hoş beşten sonra bir ara gelen misafir Cemal’i göstererek:
‘’Bu kim tanıyamadım’’ deyince Himmet Bey hemen lafa atıldı. Cemalin duyabileceği bir ses tonuyla:
‘’Benim küçük baldız’’ dedi. Misafir Allah Allah! Ali Ustanın böyle yetişkin kızı var mıymış?’’ demesiyle duruma bozulan ve esmer yüzü şekilden şekle giren Cemal sessizce evden dışarı çıktı…
Dışarı çıkar çıkmaz yeni içmeye alıştığı sigarasını yaktı. Dumanını içine birkaç defa derinden çektikten sonra boğazını iyice yakmış olan sigaranın kalanını yere attı ve üzerini çiğnedi. Eniştesinin ‘’Benim küçük baldız’’ lafına çok bozulmuştu. İçinden babamın gelmesi de yakındır. Eniştem neyse de bir de babamla papaz olmayalım diye düşünürken kendisini berber koltuğunda buldu. Berber:
‘’Nasıl olsun diye’’ sordu. Cemal’in:
‘’Üç numara olsun’’ demesiyle berber:
‘’Üç numara demiştiniz değil mi?’’ diye yeniden sorup, verdiği cevaptan iyice emin olduktan sonra eline aldığı o yılların modası ‘’Zaza marka’’ el parmaklarının açılıp kapanmasıyla çalışan saç kesme makinası ile saçlarını kesmeye başladı. Köyden geldikten sonra itina ile büyüttüğü kesilen saçlarının önüne dökülmesi ile yarı ağlamaklı olan Cemal bir ara berberin:
‘’Gözlerinden yaş gelmiş yeğenim makine saçını mı çekiyor yoksa’’ diye söylemesine ses çıkarmadı. O kendi hayal âlemine dalmıştı. Şimdiye kadar ne saçını üç numaraya kestirmişti, ne de bu kadar uzatmıştı…
‘’Eve geldiğinde saçlarının üç numaraya kestirdiğini gören eniştesi:
‘’Oğlum vur dediysek, öldür demedik ya’’ dedi. Saçlarının kesilmesine üzüldüğü her halinden belli olan Cemal’e:
‘’Babandan mektup geldi haftaya cuma günü gelecekmiş. Seni o uzun saçlı halinle görseydi, işte o zaman yanmıştın?’’ diyen eniştesine biraz da hak vermeye başladı.
‘’O kadar laf ettik hiç biri ‘küçük baldız’ sözü kadar etkili olmamış’’ diyerek gülüştüler. Ablası ortamı yumuşatmak için:
‘’Canın sağ olsun. Kökü kendinde yine uzatırsın. Babamdan bir kötü söz işitmeden bu saç işinden de kurtulduk ya. Hepimize geçmiş olsun dedi… 
Canı biraz sıkılmışa benzeyen Cemal; ablasının ve eniştesinin sözlerini makul buldu.  Odasına çekilerek kendi hayal dünyasına dalıp gitti…
                                                                                                                                Salih KOÇ
                                                                                        15 Ekim 2020 /Büyükçekmece – İst.
                                 

 



YAZARLAR

  • Pazar 28 ° / 15 ° Bulutlu
  • Pazartesi 32 ° / 18 ° Bulutlu
  • Salı 29 ° / 16 ° Parçalı bulutlu
  • BIST 100

    1.408%0,03
  • DOLAR

    8,0614% 0,68
  • EURO

    9,6770% 0,74
  • GRAM ALTIN

    460,45% 1,36
  • Ç. ALTIN

    759,7425% 1,36