Cumali KARATAŞ


HALK MÜZİĞİNİN ÇOK YÖNLÜ GAZETECİSİ EROL AKTI


Aralarında “Adana Çiftetelli”si ile “Cumbullu’nun da olduğu, özellikle annesi Gelin Emine’den (Emine Aktı) derlediği Halk Müziği eserleriyle bilinen; Usta Ahmet gibi bir baba, plağı olan unutulmuş sanatçı Hüsnü Özses gibi dayının bulunduğu sanatsal yetenekli ve güzel sesli bir aileden gelen; Bugün, Türksözü ve Yeni Adana gazetelerinin ardından Türkiye Spor, Yeni İstanbul, Akşam, Son Havadis, Tercüman, Yeni Ortam, Günaydın ve Hürriyet gibi gazetelerin çeşitli kademelerinde çalışıp; “Televizyon Yıldızları Anketi”, “Renkli Gölgeler”, “Güftesi Sizden, Bestesi Bizden” ve “Altın Saz Yarışması” gibi sanat dünyasında iz bırakan etkinliklere imza atan ve Belkıs Akkale, Arif Sağ, İzzet Altınmeşe, Selahattin Alpay, Burhan Çaçan, Sabahat Akkiraz gibi sanatçılara verdiği destekler nedeniyle “Türkücü Babası” olarak tanınan; İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuvarı öğretim görevi döneminde de Funda Arar, Ziynet Sali, Ebru Yaşar ve Yücel Arzen gibi sayısız sanatçıya da emeği geçen bir müzik ve basın ustası.

 

*EROL AKTI-GELİN EMİNE–HÜSNÜ ÖZSES

***Sayın Erol Aktı istedim ki sizinle Adana’nın müzik ve sanat tarihine de yönelik derin bir söyleşi yapabilelim… Sizi selamlarken, ayağımın tozuyla şunu hemen sormak istiyorum… Nerden gelip nereye gidiyorsunuz?.. Kimlerdensiniz Adana’da?

--Babamız babaannem ile övünürdü. Adana’da Güzel Emine Hoca olarak tanınan Menemencioğulları’nın torunlarındanmış. Onun da ismini dedem halama vermiş. Diğer bir şey ise İstanbul’da çalıştığım kuruluşta da beraber çalıştığım Orhan Menemencioğlu’dur… Güreşte otorite olan saygın bir isim… O dönemin güreşte olimpiyat şampiyonu olan İsmet Atlı, Gazanfer Bilge gibi diğer birçok milli güreşçiler Orhan Menemencioğulları’nı ziyaret ederlerdi. Menemencioğulları’ndan olan Orhan Menemencioğlu, babamın dediğine göre bizimle de akrabaymış.

***Aile yaşamınız…

Adana’da “Usta Ahmet” olarak bilinen Ahmet Aktı ile (Gelin) Emine Aktı’nın iki kız evlattan sonra gelen üçüncü çocuklarıyım. Ahmet Aktı’nın “ustalığı”, Milli Mensucat Fabrikası’nda iplikhane ustalığından (daha sonra ustabaşı) geliyor. İleriki yıllarda muhasebe elemanı olarak yaşamını sürdürdü. Annem (Gelin) Emine’nin ise bilinen en belirgin özelliklerinden biri de iğne oyası, nakış gibi konularda bir hayli yetenekli oluşu ve bu yeteneğini çevresindekilere de aktarmasıydı. Bir de tabii Adana’nın o güzel yemeklerini parmak yalattıracak kadar güzel yapmasıydı. İşte bu ana-babadan geliyorum.

***Yaşamınızı nasıl sürdürüyorsunuz?

Şimdi emeklilik günlerini yaşıyor, bazı sempozyumlara katılıyor 18 yıl hizmet ve tam sekiz ayrı ders verdiğim İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarında Ahmet Özdemir (Gazeteci-araştırmacı yazar-100’ün üzerinde yayınlanmış kitabı, araştırması var) ve sanatçı-öğretim görevlisi Erdoğan Eskimez ile birlikte, sanatsal etkinlikler düzenliyor, proje sahibi ve moderatör olarak bilimsel toplantılara katılıyorum… Gittiğim yer de bu yolun sonu olsa gerek.

***Anneniz Emine Aktı’yı (Gelin Emine) bilmeyen yok. Bir de, daha önce söz ettiğiniz dayınız Hüsnü Özses var… İkisinden başka sanatçı, sanat ve edebiyatla ilgilenen oldu mu ailenizde?

---Annem (Gelin) Emine’nin böylesine tanınan bir kişi olduğunu bilmiyordum. Ama çok da şaşırmadım. Çünkü bazı Adana türkülerinin kaynak kişisi. Ana tarafımda müziği profesyonelce yapan dayımdan başka kimse yok. Ama tam dokuz kardeş olan ana tarafımdan akrabaların içerisinde sesi güzel olanların varlığını duyuyorum. Ayrıca ablam Münife de kendi aramızda türkü söylerdi, sesi dinlenebilecek bir sesti, güzeldi. Sunduğum bitirme çalışması olan tezde beni tanıyan bazı dostların hakkımdaki düşünceleri de nereden gelip, nerelerde konakladığımı, nereye doğru gittiğimi sanırım yeterince anlatır. Şu anda Adana’da olan ve tıp fakültesini yanımda okuyup bitiren, bir süre yine yanımda kalan, bu süreçte günün ünlü halk müziği sanatçısı Yıldıray Çınar’a sahnede bağlamasıyla eşlik eden, 1981 yılında Adana’ya dönen, bir dönem Adana Büyükşehir Belediyesi’nde doktorluk yapan, aynı zamanda bağlamada çırağım olan Tuğrul Aktı var. Bir de Türkiye’nin en iyi bağlamalardan biri olarak gösterilen, halen Antalya’da yaşayan ve THM korosu çalıştıran (şimdi görüşmüyorum) oğlum Ahmet Yiğit Aktı var.

***Anneniz Emine Aktı’nın (Gelin Emine) hayatıyla ilgili bir bilgi yok.… Annenizin hayatından, sanatından söz edelim isterseniz…

---Annem Gelin Emine Hanım, altısı kız, üçü erkek dokuz çocuklu Somuncu Mehmet (Zeyli) ve Nadiye Hanım’ın üçüncü çocukları olarak dünyaya gelmiş. Baba tarafı Besni ya da Adıyaman tarafından çok eski yıllarda Adana’ya gelmiş. Annemden duyduğum; bir tarafıyla (ana tarafı tabii), evet bir tarafı “Gözü Büyükler”, diğer tarafı da “Uncu Omar-Omarlar” imiş. Annem için, yemek yaparken, çamaşır, bulaşık yıkarken şarkı-türkü (çoğunlukla türkü) söylemek bir yaşam tarzıydı. Annemin bu yönünün önemini İstanbul’a 1960 yılında üniversite tahsili için geldikten ve halk müziğinin ne olup, ne olmadığını öğrendikten sonra anladım. Örneğin Abdurrahman Yağdıran’ın besteleri halk müziği değildir, sadece türkü formunda bestelerdir.

***Anneniz Emine Hanım’ın kaç eseri vardır, adları nedir, derlemeleri ve ses sanatçılığı var mıdır? Herhangi bir saz çalıyor muydu?

---Annem, klasik ifadeyle beste yapmaz, ancak, ilk eşinin ardından yaktığı gibi ağıt yaktığı da olur, bazen daha önce duymadığımız türküler söylerdi. Kim bilir bunları belki de kendisi yakardı. (Halk müziğinde beste yapar deyimi kullanılmaz, türkü yakmak denir.) Bana, genç kızlığında mahalle arkadaşı bir bayanın udunu onunla birlikte biraz “tıngırdatmış” olduğunu söylerdi… Annem:“Dokuz ayrı ‘Konyalı’ peş peşe çalardım” derdi. Bağlamada Konya türküsü çalmak kolay değildir. Farklı tezene vuruşları gerektirir. Bunun da bir hikâyesi vardır… Muzaffer Sarısözen radyoda “Konyalı”yı çalarken Konya’dan sürekli eleştiri gelirmiş. Hatta öyle olmuş ki, Konya milletvekilleri bile bu konuda devreye girmiş. Bunun üzerine Muzaffer Sarısözen, radyonun bir bağlama çalan saz sanatçısını Konya’ya bunun için göndermiş. Tezene vuruşlarını öğrenmesi için… Üstten bütün tellerden üç grup teli tarayarak aşağıya iniyormuşsun. Yukarı çıkarken ise alt tel ile orta tele takarak çekiyormuşsun. Aynı zamanda Konya türküsünün gırtlağı da farklı. Annem evlenince bunlar geride kalmış. Profesyonel müzik yaşamı yoktu, mütevazi bir ailenin kadını, çocuk sahibi ana idi. Ondan aldığım türküler, sunduğum tez çalışmasında var. Adana Ceyhanlı, Ankara Radyosu sanatçısı Erkan Sürmen bunları TRT repertuarına aldığını söylemişti.

***Anneniz Emine Hanım’a neden “Gelin Emine” diyorlardı? Bunun bir hikâyesi olsa gerek…

---Anımsadığım kadarıyla, benim derlediğim, Belkıs Akkale tarafından da okunan “Kaynana” türküsündeki gibi bir kaynana olan Babaannem Kara Cemile’nin kızı, yani halamın adı da Emine idi. Rahmetli oldu. İnönü Parkı’nın Dörtyolağzı’na çapraz düşen köşesine bakan sokakta olarak tarif edebileceğim, o zamanki numarası ile Reşatbey mahallesindeki 115 sokak, 40/42 nolu evde otururlardı. Evde, iki Emine olunca, babaannem annemi “Gelin” diye çağırırdı. Bu “Gelin” sıfatı annemin gerçek adının yerini aldı. Sadece “Gelin” diye çağrılır oldu. Zaten babaannem için başına “Kara” ekini koymadan sadece Cemile deseniz, onu kastettiğiniz anlaşılmazdı.

***Emine Aktı ‘nın (Gelin Emine) türkülerinin adı nedir? Toplam kaç eseri vardır?

Annemden aldığım türkülerin ismi ve notalarını şöyle sıralayabilirim. Ancak babamdan da aldığım bir türkü var.

-Adana Çiftetellisi

-Camızı Bağladım Gusluğa Yakın (Ağıt)

 -Cumbullu

-Evlerinin Önü Direkli

-Gaçgaça Giderken-(Güftesi Gelin Emine’ye ait.)

-Garşıdan Garşıya Yanar da Fenerim

-Ufacık Taşlarlan Bina Yapılmaz

 -Kaynana – (Kaynak kişi: Ahmet Aktı (Usta Ahmet)

Ancak bir tanesi için annemin söyledikleri hâlâ aklımdadır… Fransızların Adana’yı işgale geldikleri günlerde annem 7-8 yaşlarında bir çocuk imiş. Fransızlar her köşe başında gördükleri çocuk-yetişkin her Türk’e namlu doğrultuyorlarmış. Annem birkaç kez evlerinin damından bitişikteki komşu dama kardeşini kaçırırken kurşun yağmuru altında kalmış. İşte ben bu nedenle Fransız’ı günahım kadar sevmem. Türkünün adı:”Garşıdan Garşıya (Karşıdan Karşıya) Yanar da Fenerim”

***Yukarda yer alan derlemelerden başka derlemeleriniz var mı?

---Başka birkaç tane var ama önemsemiyorum. “Esmerim Biçim Biçim’i İzzet Altınmeşe’ye telefonla –o zaman Ankara’da idi- öğrettiğim için pişmanım. Kendini bir de kaynak kişi olarak gösteriyor.

***Dikkati çeken bir şey, “Cumbullu’nun Mahmut Coşkunses adına da kayıtlı olmasıdır? Ezgileri farklı olan başka bir “Cumbullu”mu bu?

---İkisi de aynı “Cumbullu”… Mahmut Coşkunses’e de “Cumbullu” yu sahnede okuması için veren benim. Aynı zamanda düğünümü de gelip okuyan sanatçıların içerisindeydi Mahmut Coşkunses. Daha sonra Belkıs Akkale okudu “Cumbullu”yu. Mahmut Coşkunses’in adına kaydedilmiş bir yanlışlık olarak. Mesela Nuri Sesigüzel de aynı ezgilerle “Gülizar”ı okudu. halk müziğinde bu var. Buna varyant diyoruz. Bir türkü farklı yörelerde müzik üzerine farklı sözler yazılıp okunabiliyor. Bunun hangisi önce vrdı derseniz, ya Urfa’da, ya Adana’da ilki belli değil.

***Anneniz, türkülerinin güftelerini kendisi mi yazdı ya da kime aittir?

--Türküler “anonim” olduğu için anneme aittir diyemem. Ancak az önce sözünü ettiğin türküde kendi ifadeleri, kendi duyguları yer almış, Ezgi yapısına yine kendi duygularını katmış olabilir. Bu türküyü başka kimseden duymadığım için kendisi “yakmış” olabilir diye düşünürüm.

***Babanız Usta Ahmet’in (Ahmet Aktı) “Kaynana” adlı türkünün kaynak kişisi olduğunu görüyoruz. Babanızın müzikle, sanatla ilgisi ve başka türküleri var mıdır? “Kaynana”nın şiiri de kendisine mi aittir? Babanız müzik konusunda annenizi ve dayınızı desteklemiş miydi?

---Adana’da bulunduğum yıllarda bu konularda bilinçli olmadığımdan bilemiyorum. Babam Usta Ahmet tıraş olurken şarkı da söylerdi. Annem zaten müziği iş edinmiş biri değildi. Dayım Hüsnü Özses’e herhangi bir konuda destek verebileceğini düşünmüyorum. Duymadım da.

***Dayınız Hüsnü Özses unutulan bir Adanalı sanatçı olsa gerek… Ondan söz edelim isterseniz?

---Dayım 1950’li yılların başlarında vefat etti. Hakkında fazla bilgiye sahip değilim. Zaten o yıllarda ben de 12-13 yaşlarında idim. Onu hiç görmedim. Fotoğrafını gördüm. O yıllarda kravat takması bana hep ilginç geldi.

***Dayınızın besteleri, plakları var mıydı? Nerelerde sahne aldı acaba?

---Dayımın bir plağı vardı. Ben öyle bildim. İkinci bir plağı oldu şeklinde bir şey duymadım. Bestekâr Lemi Atlı ile tanışırmış diye bir söylenti kulağıma geldi. Plağı, o zamanlar Kıbrıs Radyosu Adana’da çok dinlenir ve dayımın plağı sık sık çalınırdı. “Amanın Bu Tepe” (dayım plak kaydında “depe” diyor. Adana ağzıyla okumuş olabilir.) Diğer türkü ise:”Güzelim Gelir Bağdan/Çok da Güzel Gülden Aydan” dizeleri ile başlıyor.

***Anneniz ve dayınızla ilgili bir sanatsal hatıra varsa anlatabilir misiniz?

--Dayımı hiç görmediğim için (sadece iki fotoğrafı hariç) bir anım yok. Ancak, hep dayıma benzetilmek beni gururlandırırdı. Bilirsiniz, bizim topraklarda ses-saz sanatçısı olmak Oxford’u bitirmiş gibi bir popülarite sağlardı kişiye.

***Peki… İboş Ali Ağa ile komşunuz Paytoncu Selahattin’in kaynanası Hediye arasındaki sevdaya yazılan ve Tokat’a mal edilen “Hey On Beşli” türküsünün hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz? Sanırım bu en gerçekçi olacak…

---Değerli Cumali Karataş, gazeteci kimliğim belli… Yüksek tirajlı gazete ve dergilerde spor muhabirliği, spor servisi müdürlüğü, magazin servisi müdürlüğü, yazı işleri müdürlüğü yaptım. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Spor Yazarlığı Derneği’nin kıdemli üyelerindenim. Dahası, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Sicil Kurulu (6 kişiden oluşuyor) üyesiyim. Röportaj gazeteciliğinin büyük ustalarından Hikmet Feridun Es’in delikanlılık çağlarında (Kore Röportajları) ile büyümüş, zamanla onun yazı işleri müdürü olmuş, iltifatlarına, meslek açısından övgülerine mazhar olmuş biriyim. Buradan sözü “Derleme”ye getireceğim ama meslek kuruluşlarımızın yarışmalarında Fıkra (köşe yazısı), Mizanpaj dallarında ödüller kazandığımı da, birçok kurum ve kuruluş tarafından ödüllendirildiğimi belirteyim. İşte derlemem konusunda da çok iddialıyım. Ve ülkemizin Türk Müziği konusunda en etkin, en yetkin eğitim kurumu olan İstanbul Teknik Üniversitesi’nde yıllarca “Derleme Yöntemleri” dersi verdim. Öğrencilerimden, hepsiyle de gurur duyduğum 3’ü profesör, 9’u doçent, 6’sı doktor, 11 tanesi öğretim görevlisi, Funda Arar, Ziynet Sali, Ebru Yaşar, “Ah Le Yâr”ın bestecisi Adanalı Yücel Arzen gibi, daha birçok TRT ve sahne sanatçısının hocasıyım. İşte bundan sonra söyleyeceklerim, bu özelliklerimin bana verdiği bilgiyle olacaktır. Ciddi bir konu olduğu için bu kadar uzattım.

İçinde sırf “Tokat” kelimesi geçiyor diye Tokatlılar bu türküye sahip çıkıyorlar. Ağıt olduğunu ve Çanakkale Savaşı nedeniyle söylendiğini iddia ediyorlar. Türkünün ezgi yapısını da ritmik yapısını da bir anımsayın lütfen. Bu türkü adeta bir oyun havası gibi. Çünkü ezgi yapısı da, ritmik yapısı da ağlamaktan, içlenmekten çok “devinmeyi” anımsatıyor. Hele sözleri. “Gidiyom elinizden/Kurtulam dilinizden/Yeşilbaş ördek olsam/Su içmem gölünüzden.” Ve bağlantısı:”Aslan yârim kız senin adın Hediye/Ben dolandım, sen de dolan gel beriye./Fistan aldım endazesi on yediye.” Burada Çanakkale Savaşı’nı anımsatacak bir ifade var mı? Devam edelim:“Ördek göllerde olur,/Şahin çöllerde olur,/Yâri gurbet gezenin/Gözü yollarda olur.” Nerde Çanakkale? Devam edelim:“Gidiyom elinizden,/Kurtulam dilinizden/Yeşilbaş ördek olsam/Su içmek gölünüzden.” Bağlantı.

Gelelim İboşların Ali Ağa’ya… O Kaç Kaç’ta üstün yararlıklar göstermiş bir Adana ifadesiyle “Çete”dir ve 5 Ocak’ta onun katıldığı bayramda resmigeçide, öğrencisi olarak ben de katılmıştım. Hediye Hanım’ı ben gördüm. Yaşlanmıştı tabii. Sarışın bir hanımdı. Saçı kınalıydı. Selahattin Bey’i de yüzlerce defa gördüm. Çünkü evimiz çok yakındı. Olsa olsa 200-300 metre. Ben bu tespiti annemden duydum… Kuvvayi Milliye olan İboş Ali Ağa ile Hediye arasındaki “Hey On Beşli On Beşli” türküsünün hikâyesine gelince… O yıllarda birçok bağlama çalanın ve Ali Limoncu’nun da sazda ustası olan (Ali Limoncu’ya sorduğumda, İboş Ali Ağa’nın bağlamada kendisinin ustası olduğunu söylemişti) İboş Ali Ağa -Boğaç- Paytoncu Topal Selahattin’in kaynanası Hediye’ye olan aşkı ve hasreti için bu türküyü çalıp söylermiş derdi annem. Annem hep derdi, orda Seyhan Oteli’nin yerinde oturan Arabacı Selahattin’in kaynanası diye bir kadın var saçları sarı, o türkü onun için yakılmış derdi. Bakın, “Tokat yaylasında yaylayamadım” adlı türküyü de Ürgüplü Refik Başaran plağa okumuştu. Ürgüp ve Nevşehir’de Tokat Yaylası demeyen, “Tokat mahlesinde” diyen çok kişi olduğunu söylerler. Zaten Refik Başaran kırk yıllık ömründe (1907-1947) doldurduğu plak repertuarında, bildiğim kadarıyla yöresinin dışından türkü çalıp söylememişti.

***İboş Ali Ağa’nın iyi saz çaldığı söyleniyor ne dersiniz?

---İboş Ali Ağa’yı saz çalarken görmedim. Sırası gelmişken şöyle bir anısını da aktarmak istiyorum. Sazcı Yusuf’un dükkânında Şemsi Yastıman ile İboş Ali Ağa karşılaşmışlar. İboş Ali Ağa, sazı çalmak istediğinde, yaşlı, ne çalacak gibisinden küçümsenen bir tavır olmuş. İboş Ali Ağa da eline bıçağı almış, sazın perdelerini kesip, sonra da sazı çalmış ve Şemsi Yastıman’a “bir sene sonra bu türküyü çal…” gibisinden bir şeyler söylenmiş diyorlar. Ben bunu görmedim. Yalan da olabilir.

***Bereketli topraklar, sanatçı bir aile, çevre… Siz rahmetli anneniz Emine Hanım ile dayınız Hüsnü Özses’ten müzik anlamında bir şeyler öğrenebildiniz mi? Ya da yansıdı mı?

---Annemi sadece dinledim, dayım ile de zaten hiç karşılaşmadın. Belki, İstanbul’a gitmeden, ablasının iki kızdan sonra dünyaya gelen oğlunu kucağına almıştır, bilemem. Tanımış olmak isterdim kuşkusuz.

 

*EROL AKTI VE MÜZİK

***Sayın Erol Aktı, böyle bir kökenli girişten sonra size gelelim… Müziğe nasıl başladınız? Teşvik eden, destekleyen oldu mu? Hangi ustalardan ders aldınız, yararlandınız?

---Bağlama çalmaya, 20 liraya Urfalı Yusuf Usta’dan aldığım bağlama ile ve Abidin Paşa Caddesinde küçücük bir dükkânı olan Ali Limoncu’dan ders alarak başladım. Limoncu ile çalışmam kısa sürdü. Ayda 25 lira alıyordu. 1960 yılında üniversite eğitimi için İstanbul’a gidene kadar eli bağlama tutan birkaç kişi ile çalıştım. Bunların en önde geleni gerçek mesleği tabelacı olan Selahattin Sarıkaya idi. Sarıkaya, aralarında Zihni Yalçın, Kazım Sanrı, Mithat Ateş gibi gençleri etrafında toplamış, onlarla çay bahçelerinde programlar yapıyordu. Bunlardan biri Asfalt Rıza’nın bahçesi Emirgan, diğeri de Belediye Bahçesi idi. Bu yıllarda Adana’ya gelen ve hayli ilgi gören, birçok Adanalı pamuk tüccarının peşinden koştuğu beyaz tenli, sarı saçlı, mevzun vücutlu bu hanım, İstanbul’da yıllar sonra Selahattin Sarıkaya’nın tanıştırması ile çok yakın dostum oldu. Etkili bir isimdim müzik basınında, kim bilir belki de birçok sanatçıya olduğu gibi ona da yazılarımla destek olmam düşünülmüştü. Bu dostum Nurinnisa Toksöz idi.

***Bağlama çalışmalarınız nasıl başladı, nasıl sürdürdünüz?

***Adana’dayken Selahattin Sarıkaya’nın saz ekibinde yer alarak Emirgan, Ulus ve Belediye Bahçesi gibi çay bahçelerinde bağlama çaldım. İstanbul’da ise Aksaray Musiki Cemiyeti’nde bağlama çalarken Arif Sağ’ı da yanıma alarak hem derneğin konserlerinde hem de yanımızda Kadriye Tan’ında solist olarak katıldığı konserlerde profesyonel çalışmalar yapıyorduk. Başka sanatçılara da çaldım. Bir defasında Nuri Sesigüzel’e çalan ekibe tesadüfen çaldım. Bunlar askere gidene kadar devam etti. Askerlik sonrasında sahne yaşamımı bitirerek basına ağırlık verdim.

***Bağlamanın dışında herhangi bir saz kullanıyor musunuz?

---Bağlama dışında başka enstrüman çalmadım, heves de etmedim ama kaval çalabilmeyi, ney çalabilmeyi çok isterdim.

***Sazınızla, sözünüzle sahnede tek başınıza program yaptınız mı?

---Adana’da düğünlerde amatörce çalıp söyledim. Bir defasında Belediye Çay Bahçesi’nde gündüz vakti meraktan yalnız başıma çalıp söyledim kimse yokken. Eve gittiğimde komşumuz Osman Tuan gelip bana:”Belediye Çay Bahçesi’ne Zekeriya Bozdoğan gelmiş” dedi. Komşumuz, yüzümü görmeden dinlediği sesimi ona benzetmiş demek ki. Çünkü onu hep adım gibi biliyordum, ona özeniyordum. Sonra Bayram Arıcı ve ardından Nida Tüfekçinin etkisinde kaldım.

***Bu ses-saz olayında İstanbul’da durum nasıldı?

---Aksaray Musiki Cemiyeti’ne devam ettiğimde gerek cemiyetin konserlerinde gerekse de profesyonel olarak çalışmalarımız oldu. Yanıma Arif Sağ’ı da alarak, yine bir bayan solist de bize dahil olup profesyonel anlamda konserlerde yer aldık. Askere gidene kadar bu süreç böyle devam etti. Askerlik sonrası basına ağırlık vermeye başladım.

***Türküleriniz var mı? Daha güncel ve açık bir tavırla türkü besteleriniz var mı?

---Bestem yok. Ben anonimciyim… Haydi burada yıllarca konservatuarda yaptığım gibi, bir de halk müziği nedir, ne değildir onu da tanımlayayım… Türk Halk Müziği; bir ilk yaratıcısı olmasına karşın zamanla unutulmuş, anonimleşip, süreklilik kazanmış, yöresel dil, ağız, şive ve müzik özellikleri taşıyan, halkın yargıları potasında oluşan, çeşitlemelerine rastlanabilen, dinamik yapılı müziktir.

***Sizin Adana’da bulunduğunuz yıllarda Adana’da müzik ortamı nasıldı?.. Müzik adına neler yapılıyordu? Kimler gelip, kimler gidiyordu?

---Adana’da bulunduğum yıllarda sanat müziğinde Tabelacı Galip Bey’in (Ongül) yönlendirdiği çalışmalar, Atatürk Parkı içindeki binada yapılıyordu. Halk müziği ile ilgili çalışmalar disiplinli değildi. Kazım Karaörs ve Selahattin Sarıkaya gençleri etrafında toplayabilen kişilerdi.

***Herhangi bir musiki derneğinin çalışmalarına katıldınız mı?

---Adana’da sadece birkaç kez Tabelacı Galip’in Adana Musiki Cemiyeti’nde yaptığı çalışmalara katıldım. Zaten daha sonra halk müziğine çevirdim yönümü. 1960’lara yakın Eczacı Mahmut Akan’ın sanırım Gazipaşa İlkokulu’nda ya da oraya yakın bir yerde çalışmaları yönetiyordu.

***Halkın yoğun ilgi gösterdiği çay bahçelerinde olağanüstü ve doğal bir müzik zevki ve eğlencesi yaşanıyordu? Bu tablo nasıldı o yı8llarda? Adana’dan ve Adana dışından hangi sanatçılar gelip gidiyordu?

---O yıllarda Asfalt Rıza’nın bahçesinden başka Seyhan nehri kenarında Seyhan Saz vardı. Belediye Bahçesi vardı. O yıllarda Adana’ya birçok sanatçı gelmişti. Bunlardan biri Zeki Müren, biri Adnan Pekak, Ömer Danışoğlu (Çıtak olabilir), Çay bahçelerinin toplu yaşamı etkilediği ilk günlerden sonra İstanbul’a gittiğim için gelişmelerden pek fazla bilgim olmadı. Aklımda kalan, o zaman Adana’da hayli popüler olan 1981-1982 yıllarında Selahattin Sarıkaya aracılığıyla tanıştığım, ardından da yakın bir ilişki içinde olduğum Nurinnisa Toksöz vardı. Nurinnisa Toksöz gerçek şöhretini Adana’da yaptı diyebilirim.

***O yılların Adana’sı musiki dernekleri, aile çay bahçeleri ve özellikle bunların lokomotifi olan Adana İl Radyosu üçgeninde bir müzik merkezi durumundaydı… Hangisini sayacaksın ki… Mustafa Canan, Selahattin Sarıkaya, Kazım Karaörs, Ali Limoncu, Kazım Karaörs, Kazım Sanrı, Mustafa Sağyaşar, Ali Şenozan, Abdurrahman Yağdıran Şaban Gen, Necla Babacan Gen, Fırat Gen, Kazım Sanrı, Mürüvvet Kekilli, İsmail Polat, Cahit Seyhanlı, Fahri Işık, Sadık İçlises, Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur, Burhan Paker, Sabit Gürses ve Burhan Bilgin gibi isimler dile düşen eserleri ve sanatlarıyla benim ilk anda aklıma gelen ve o müzik üçgeninde isim yapan sanatçılardır. Unuttuklarım da alınmasınlar, daha onlarca isim var çünkü…

---Bu isimlerin çoğu ben İstanbul’a gittikten sonra müzik piyasasında görüldüler. O yıllarda bir de Gazelhan Şoför Celal vardı. Kendisiyle ayaküstü bir sohbetim de oldu. Hüsnü Özses’in yeğeni olduğumu söyleyince benimle ilgilendi. Sahnede heyecanlandığımı söyleyince; “Karşındakileri mezar taşı gibi gör. Sessiz, sedasız. O zaman gereksiz yere heyecanlanmazsın” dedi.

***Bereketli topraklarda, Adana’da özellikle edebiyat, sinema ve müzik bambaşka bir derinlik yaratır… Sizin o döneminizde Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Yılmaz Güney, Muzaffer İzgü, Abidin Dino, Arif Dino, Arif Nihat Asya gibi Adana’da bulunan tanınmış edebiyatçılar vardı… Bunlarla ilgili bir görüşmeleriniz, çalışmalarınız oldu mu?

---Sadece Orhan Kemal ile babamın tanışıklığının olduğunu biliyorum. O da, Seyhan nehri kıyısındaki Atatürk’ün evi daha önce Sıtma Mücadelesi binasıymış. Orhan Kemal orda çalışıyormuş galiba. Babamla orda tanışmışlar. Yaşar Kemal ile bir Adanalılar gecesinde tanıştık. İyi çiğ köfte yaptığımı duymuş. Bir başka karşılaşmamızda kendisine verdiğim sözü anımsatmıştı.

***Türkülerin hikâyelerini senaryolaştırarak film hâline getirdiğinizi duymuştum. Bu konuda ne söylemek isterseniz?

---Hayatım ile ilgili olarak hazırlanan tez sonunda isimleri olan türkülerin gerçek yakılış öykülerinden yola çıkarak hazırladığım senaryolar, İstanbul Televizyonu’nda Tamer Köksal tarafından yaşandıkları mekânlarda çekildi ve “Renkli Gölgeler” adlı program içinde kısa metrajlı filmler olarak yayınlandı. Bunlardan biri de başrolünü Belkıs Akkale’nin, türkü yakıcı kadınını da annem tarafından oynandığı Adana’mızın ağıtı olan “Gelin Ayşe” ağıtıdır.

 

*ADANA RADYOSU

***TRT Adana İl Radyosu döneminde Adana’daydınız sanırım… Siz Adana Radyosu’nda program yaptınız mı? “Çukurova’dan Sesler” topluluğunda yer aldınız mı?

---Adana İl Radyosu’nun faaliyet gösterdiği dönemde İstanbul’da idim. Kısa bir süre için Adana’ya geldiğimde “Çukurova’dan Sesler” programı ve katılımcıları ile ilgili bir dizi yazı yazdım Yeni Adana’da.

***Evet bu dizi yazı bende var… Sırası geldiğinde ondan yararlanacağız. Sormak istediğim şu… Çukurova Radyosu ve “Çukurova’da Sesler”in kuruluşu hakkında neler biliyorsunuz?

---Pek fazla bir bilgim yok. O zaman yazdığım yazıyı da pek anımsamıyorum.

***Adana Radyosu neden Mersin’e kaldırıldı sizce? Bunda bir kasıt olduğunu düşünüyor musunuz?

---Adana Radyosu ben İstanbul’da iken Mersin’e taşındı. Nedenini bilmiyorum.

 

*FUTBOL-BASIN-MÜZİK

 ***Futbol diyoruz ve hemen soruyoruz… O yıllarda sizin de yer aldığınız Adana 1. Amatör Küme’sinde nasıl bir tablo vardı?

---O zaman Adana 1.Amatör Küme’sinde Seyhanspor, Torosspor, İdmanyurdu, Sümerspor, İşçispor, Tekelspor, Milli Mensucat, Demirspor gibi takımlar olmak üzere sekiz takım vardı, bunlardan biri de İncirlikspor’du... Saydığıma göre dokuz takım oldu… Burda sekiz takım olayı şöyle oluyor… Tekelspor ile Sümerspor futbol sezonu olarak dönüşümlü yer alıyorlardı. Yani bir yıl Tekelspor yer alıyorsa Sümerspor yer almıyor, gelecek yıl Sümerspor yer alıyorsa Tekelspor almıyordu.

***Futbol oynadığınızı, kalecilik de yapan bir spor yazarı olduğunuzu duymuştum. Bundan söz edelim isterseniz.

***Sanırım 1955 yılıydı, İncirliksporlular adliye ile itfaiye binalarının arasından stada gidiyorlardı. Biz de orada caddede top oynuyorduk. Yakınımızda bir mobilya üretimhanesinde çırak olarak çalışan arkadaşım İncirlikli idi ve onlara İdmanyurdu antrenmanlarına zaman zaman katılan beni önermiş… İdmanyurdu çalışmalarında Kel Lütfi ile antrenman yapıyordum. Ama bu kesik kesik oluyordu. İdmanyurdu, şimdiki Adana 5 Ocak Stadı’nın hemen üstündeki Ticaret Lisesi’nin yerinde bulunan futbol sahasındaki antrenmanlarda kalecilik yapıyordum. Her neyse… İncirlikliler o gün maça giderken beni de aldılar, stada gittik. Sahte lisansla beni oynattıklarını sonradan söylediler. Çünkü maç sırasında bana sürekli “Orhan” diye sesleniyorlardı. Ben de böyle bir kulüp maçında lisans olması gerektiğini bilmiyordum. 15-16 yaşlarındaydım daha. Bu maç Adana Demirspor ile birlikte profesyonel olmuş Milli Mensucat ile idi. Milli Mensucat Adana dışından bazı futbolcuları kadrosuna katmıştı. Sonradan duydum, bu 46 kiloluk çocuk o profesyonel kadroya karşı 37 dakika gol yemeden dayanabilmişti. İlk golü atan ise ileri yıllarda Türk futbolunun ve Fenerbahçe’nin efsane futbolcusu haline gelen Mikro Mustafa idi.

***Mikro Mustafa adına şarkılar yazılan Lefter ve Puskas Ergun gibi çocukluğumuzun simge futbol ezberlerinden biriydi. Hatta o şarkının nakaratını anımsıyorum… Sizin daha 15-16 yaşlarında bir çocukken 37 dakika gol yemeden ilk amatör küme deneyimini yaşamanız kutlanacak çok güzel bir başlangıç olsa gerek.

 

Ya Mustafa Mikro Mustafa

 Kornerden gol atar kerata

 Şer işe teto şerişe teto

 Kafayı vurunca gol oluyo

 ***

Naci’yi geçmek biraz zor.

 Sen Lefter’i Macarlara sor.

 Macar kalesine bulmuş yol.

 İsfendiyar pas atar Metin gol.

 ***

Ya Mustafa ya Mikro Mustafa

 Kornerden atıyor kerata. (*Alıntı:(İhtiyar Ceviz-Yayınlayan:LamRa, , 4 comments))

 

---Farkında olmadan sahte lisansla oynadığım bu karşılaşma benim sahadaki ilk maçımdı. Sanırım bu maçtan sonra benim lisansımı çıkarmış olabilirler. Sekiz sıfır yenildiğimiz ve hayatımda hiç daha iki devre maç oynamadığım bu maç sonunda İncirlikspor’un başkanı ve her şeyi olan ve o yıllarda da Adana futbolu denince akla ilk gelen isimlerden olan Hurşit Ağa (Hurşit Karslı) bana 3.5 lira prim gibi para verdi ki biz o zaman ailemizden alsak alsak on kuruş harçlık alıyorduk. Yani sanırım başarım yanında Hurşit Ağa o parayı bana bir dahaki maça koşa koşa geleyim diye de vermiş olabilir. Böyle bir anısı oldu.

***Futbol konusunu kapatmadan önce o günlerden kalma mini bir anı ya da anekdot desem…

---O yıllarda da arkadaşım olan İncirlikli Prof. Dr. İsmail Özgören’den geçtiğimiz günlerde duyduğuma göre Demirsporlu meşhur Haşimo, Demirspor’dan önce oynadığı İncirlikspor’a bir çuval bulgur karşılığında transfer olmuş, lisansiye olmuş. Yani orda lisanlı futbolcu olarak başlamış. Daha sonra Adana Demirspor’a geçerek Kaleci Haşimo olarak ün yapıp Adana’nin futboldaki simge isimlerinden biri olmuş.

***Basın ne zaman hayatınıza girdi?

---Ben, daha 5 yaşında bir çocuk iken evine gazete giren biriydim. Dedem okutturmaya çalışırdı. Neyse, bir gün İncirlik’e antrenmana gidecektim. O zamanlar Bugün gazetesinde spor muhabiri olan Mustafa Kaya (sonraki yıllarda Ankara’ya gitti, Ulus gazetesinde yıllarca çalıştı, sinema ve tiyatro sanatçısı Binnur Kaya’nın babasıdır), bana: dönüşte İncirlikspor ile ilgili haber getir” dedi. Zaten sürekli gazete okuduğum için haber yazma tekniğini kazanmışım meğer. Yazdığım haber öbür gün aynen Bugün’de yayınlandı. O sıralar Ferit Celal Güven’in sahibi olduğu Türksözü gazetesi de evimize çok yakın yerde (İnönü Parkı’nın tam karşısında, sanırım şimdi oradan yıl geçiyor, ya da o bina hâlâ duruyor.) Orada çalışanlarla da biraz tanışıklığım vardı. Zaten yazı işleri müdürü, mesleği öğretmenlik olan Derviş İlpars da futbol hakemi idi. Orada bir küçük fıkra yazdım, o da aynen yayınlandı. Derviş İlpars aynı zamanda Akşam, Dünya, Yeni Sabah gazetelerinin Adana muhabiriydi. Yüzmede rekorlar kırılıyordu, bunları İstanbul’a bildirmemi istedi. İmzam bu gazetelerde de çıkıyor, yolda insanlar birbirine beni gösteriyordu. Bu arada Türkiye Spor adlı bir gazete yayınlandı. Gazeteyi yönetenler ismimi diğer gazetelerdeki spor haberlerinde görmüş olacaklar ki bu gazetenin muhabiri oldum. Gazetenin muhabirliğine A.A.’dan Yusuf Ayhan da talipti. Zaten Yeni İstanbul’un da Adana muhabiriydim, liseyi gecikmeli olarak bitirdim. Kırk bezde tarağı olan biriydim. Bu arada Halk Partisinde merkez ilçe gençlik kolunda yönetim kurulu üyesiydim. Milli Mensucat maçında dikkat çekmiş olacağım ki, profesyonellikten amatörlüğe dönüşte beni de transfer ettiler. Antrenör, sonraki yıllarda FİFA kokartlı hakem olan Ali Timur (Kara Ali) idi. Bir antrenman sırasında kendimi hiç iyi hissetmedim ve Ali Timur’a haber vermeden, zorla da olsa kulüp binasına gelip, bilardo masasının üzerine ölü gibi yatmıştım. Sonra da anlaşıldı ki o sıralar yaygın olan Asya gribine yakalanmışım. Ali Timur çok ağır sözler söyleyince çekip gittim ve bir daha Milli Mensucat’a uğramadım. Karataşlı olan bir sınıf arkadaşımın ısrarı ile de Karataşspor takımına transfer oldum. Ama kısa süre sonra da İstanbul’a gitmek kısmet oldu. Türkiye Gazetesi Spor İstihbarat şefi Necati Bilgiç bir Fenerbahçe maçı için Adana’ya gelmişti. Ondan İstanbul’a gelince çalışabilme sözü almıştım. İstanbul’a indiğimin üçüncü günü Türkiye Spor kadrosunda idim. Merkezde kalıyor, maçları radyodan dinliyor, sanki seyretmiş gibi başkalarının imzalarıyla yazıyordum. Bunlardan biri de Necati Bilgiç’in yeğeni olan Hıncal Uluç idi. İşin ilginç yanı da hiç kimse, “yahu kardeşim ben böyle yazmazdım” demiyordu. Bu benim de işime geliyordu. Muhabirlik yapmam, İstanbul’u iyice biliyor olmamı gerektiriyordu. Bu da olanaksızdı.

***Dönüşte neler yaptınız Adana’da?

---Üniversite için İstanbul’a gittikten üç ay sonra, gurbetin kahrını çekemediğim için Adana’ya dönmüştüm. 5-6 ay Adana’da kaldıktan sonra İstanbul yaşamım tekrar başladı. Bu 5-6 aylık süre içerisinde Adana Radyosu’ndaki “Çukurova’dan Sesler” isimli halk müziği topluluğu ile ilgili iki-üç gün süren bir yazım olmuştu. Adana’da iken Türksözü ile başlayan spor yazarlığım, İstanbul’a gelen kadar Yeni Adana’da sürdü.

***Evet, o yazınız bende var. Sırası geldiğinde değerlendirmeye çalışacağız. Bu ara şunu da eklemek isterim… Basında spor ve sanat konularıyla ilgilendiğiniz görülüyor…

---Evet, hem spor yazarlığı yaptım, hem de gazeteciliğin çeşitli alanlarında çalıştım. Amiyane ifade ile “her ipte oynadım” gazetecilik adına. Gazete ve dergilerde muhabir, sayfa sekreteri, servis şefi, yazı işleri müdürü olarak çalıştım. Kapısından girip çıktığım, çeşitli görevler üstlendiğim yayın organları anımsayabildiğim kadarıyla: Türksözü, Yeni Adana, Türkiye Spor, Yeni İstanbul, Oto Magazin, Akşam, Son Havadis, Tercüman, Devir Dergisi, Yeni Ortam, Günaydın, Hürriyet (Gong-TV’de 7), Fenerbahçe Dergisi… Gazetelerdeki sekreterlik, servis şefliği, yazı işleri müdürlüğü gibi çalışmalarımın yanı sıra özellikle müzik yazıları, müzik sayfaları da hazırladım ve hem Türk Sanat Müziği, hem Türk Halk Müziği alanında ilgi ve saygı gören, aranan kişi oldum.

***Adana’dan İstanbul’a basında, gazete ve televizyonlarda güzel şeyler yapmışsınız?.. Bunlardan söz edelim isterseniz biraz…

---Meslekte ses getiren bazı aktiviteleri planlayıp, uyguladım. Örneğin, ilk “Televizyon Yıldızları Anketi” (tekrar tekrar), “Güftesi Sizden Bestesi Bizden”, “Renkli Gölgeler” ve “Bizim Sazımız, Bizim Sözümüz” ve “Türkü Defteri.”

 

***VE İSTANBUL…

 ***Ne zaman ve niçin İstanbul’a gittiniz?

---1960 yılının 4 Ekim tarihinde kardeşimin tahta asker bavulu ile İstanbul Haydarpaşa Garı’na indim. Adana’dan İstanbul’a, bitişik evlerde kardeş gibi birlikte büyüdüğüm, İncirlikspor’da beraber oynadığım kariyeri, dostluğu, vefası ile hep gurur duyup mutlu olduğum, 4,5 yıl aynı öğrenci yurdunda, aynı odada kaldığım, bir tabaktan yemek yediğim, bir tastan su içtiğim, hâlâ da telefonla bu bağı sürdürmeye çalıştığım, Adana’daki Çukurova Üniversitesi’nde profesör olan, dekanlık yapan Abdulkadir Tuan ile indim. O zamanlar İstanbul’un dışında Ankara ve İzmir’de üniversite vardı. Eğitim görmek için çıktığım gurbet, üzgünüm, sonradan yaşamımı sürdürdüğüm yer oldu. Burada aile kurdum. Üzüntülerim, sıkıntılarım oldu? Şimdi İletişim Fakültesi olan İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü’nü hem çalışıp, hem okuduğum için geç bitirdim.

***İstanbul’daki basın yaşamınızda kimlerle çalıştınız?

---Birçok arkadaşla birlikte “Akşam”da Çetin Altan, Karikatürist Nehar Tüblek ve Hürriyet’te Çetin emeç ile birlikte çalıştım.

***Basında spor, müzik ve sanat anlamında neler yaptınız?

Sporda, bir gazetenin spor servisi müdürü olarak sporun her dalı ile ilgilendim. Tabii başta futbol geliyordu. Ayrıca, Akşam’da spor müdürü iken, sonraki yıllarda da çok konuşulan, tam sayfa Türk Müziği sayfası hazırladım, haber, röportaj, eleştiri yazıları yazdım. Bana müzik dünyasında hayli itibar kazandırdı. TRT için hazırladığımız “Bizim Sazımız, Bizim Sözümüz” ve “Türkü Defteri” adlı 100’ü aşkın yarı belgesel program ile Anadolu’yu karış karış dolaştık. Ben, metin yazarı-sanat danışmanı idim. Türkü pınarlarına, kaynak kişilere ulaştık. Örneğin, Pir Sultan Abdal’ın evine kadar girdim. Programı, hemşerim, dostum olmasından gurur duyduğum, çok çok değerli bir Adanalı olan Can Etili (profesör doktor olan eşinin soyadı ile de Ökten) sundu. Zaten konservatuarda da görev almamı o istemişti. Böylece yaşamımın gurur duyduğum bir kesitini o yönlendirmişti. Şu sözleri beni pek gururlandırmıştı. Konservatuar Yönetim Kurulu’nda başvurum –ki Etili’nin teşviki ile olmuştu- konuşulurken yönetim kurulu üyesi (aynı zamanda kurucu) udi Halil Aksoy (Behiye Aksoy’un eşi), “O gazeteci deyip karşı çıkmış. Etili’den şöyle bir yanıt gelmiş:”Evet, iyi, usta bir gazeteci ama bana yıllarca şeflik yapan, hocalık yapan kişilere de televizyon kamerası karşısında ne söyleyeceklerini öğreten adamdır Erol Aktı. Ben de ondan çok şey öğrendim. Onun gazeteciliğinin yanındaki ikinci kişiliği müzisyen olması, genel anlamıyla folkloru, özellikle de halk müziği ve oyunlarını iyi bilen özelliğidir.” Halil Aksoy bu sözler üzerine muhalefet oyunu geri çekmiş.

***Mustafa Canan’ın da ödül aldığı “Altın Saz Ses Yarışması”nı düzenlenmesinde de emeğiniz geçti sanırım?..

---1970-1971 yıllarıydı… Akşam gazetesinde hazırladığım Türk Müziği sayfası (Dünya Gazetesi’nde de Avni Anıl müzik sayfası hazırlıyordu.) müzik çevrelerinde büyük ilgi görüyor, bana da popülerlik ve saygınlık kazandırıyordu. Bu sayfanın etkinliği olarak “Altın Saz Ses Yarışması” düzenledim. Sol cenahta hayli etkin olan bu gazetenin birinci sayfadaki başlığının da üzerine sekiz sütuna bir bağlama resmi koyduk. Müzik çevrelerinde –özellikle de halk müziği çevrelerinde – geniş yankı uyandırdı. Çok sayıda genç katıldı. Bu yarışmada diş doktorluğu eğitimi de alan, (sonradan öğrendim) Süryani bir genç olan, Bedri Ayseli, ünlü halk müzikçilerden oluşan seçici kurulun oyları ile birinci; tanıdığım, kendisini İstanbul Radyosu’na, Nida Tüfekçiye gönderip yardımcı olmasını rica ettiğim Mustafa Canan ikinci; aslen Elazığlı ve günümüz sanatçılarından Ceylan’ın da babası olan –aradan yıllar geçtikten sonra ufacık kızını yanıma getiren – Garibim Ahmet üçüncü oldu.

***Müziğin dışında şiir, resim vb. herhangi bir sanatla ilgilendiniz mi?

---Müziğin dışında herhangi bir güzel sanatla ilgilenmedim. Olmadı… Sadece lise sıralarında iken birkaç şiir yazdığımı anımsıyorum. Şimdi hiçbiri aklımda değil. Resim yapabilmek isterdim. Yeteneğim yoktu. Ama gazete mimarlığı demek olan mizanpajda ofset sayfaları, tipografi ile basılan sayfalarımla geride bırakıp, ödül kazanmıştım.

***Hayatınız hakkında bir tez hazırlandığını biliyorum… Peki sizin herhangi bir kitabınız yayınlandı mı?

---Hayatım, sunduğum bitirme tezi ile olabildiğince kayda geçmiş oldu. Tez başlığı içinde yer alan “bilime” ifadesini altın bir kolye gibi göğsümde taşırım. Konservatuarda Türk Halk Müziği Bilgileri-Derleme Yöntemleri-Müzik Eleştirisi-Müzik ve Medya-Halkla İlişkiler-Halk Bilimi-Radyo Programcılığı-Televizyon Programcılığı” gibi sekiz ayrı derse ait notlarım üzerlerinde biraz çalışmakla kitap olarak basılabilecek duruma gelebilir. Ama buna pek cesaret edemiyorum. Zaten pek satış şansları da olmayacaktır. Ama bazı ders notlarım başka konservatuarlarda kullanılıyormuş, duyarım.

***Bundan sonrası için yapmayı tasarladığınız herhangi bir çalışma var mı?

---Konservatuarda artık derse gitmiyorum. Ancak, daha önce de adlarını verdiğim arkadaşlarla bazı etkinlikler düzenliyorum. Bu arkadaşlardan birinin benden söz ederken “Proje Adam” diye söz etmesi doğrusu gururumu okşadı. Çünkü projelerin hepside benimdi.

***Müziğe başladığınız yıllardaki halk müziği ile günümüz halk müziğini karşılaştırdığınızda nasıl bir sonuca ulaşıyorsunuz?

---O zamanki repertuvar çok kısıtlı idi. Daha sonra derlemenin gereği ve anlamı anlaşıldı. Yapılan derlemeler sonucunda da büyük bir repetuvara ulaşıldı ve böylece de yurdumuzun her köşesinden derlenen türkülerle daha zengin bir müzik ortaya çıkmakla birlikte yörelerimizi ve halkımızı daha iyi tanımaya başladık. Ayrıca o zamanlarda sanat müziği repertuvarında türküler de okunuyordu. “Yurttan Sesler”in kurulmasıyla Türk Halk Müziği bağımsız bir müzik türü olarak halk tarafından kabul gördü ve bugünkü popülaritesine geldi.

***Müziğimizin ve halk müziğimizin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

---Zaman, estetik anlayışı ve değer yargılarını bir zımpara gibi törpülüyor. Elbette müzik de diğer sanat alanlarında olduğu gibi, ayakta kalabilmeyi bu gelişmelere ayak uydurarak sağlayabilecektir. Ancak ben, gelişmekten, “başkalaşmayı” anlayanların karşısındayım.

***Gazeteci olarak, yazar olarak, sanat adamı olarak etkilendiğiniz, örnek aldığınız biri oldu mu?

---Gazetecilikte sol tandanslı yazarlardan etkilenmiş olabilirim. Örnek aldığım biri yok. Kendim “kendim olabilmeye” çalıştım. Müzikte de, Tepebağ Orta Okulu ve Adana Erkek Lisesi’nden sınıf arkadaşım olan Ali Şenozan’dan -o zamanlar soyadı Kaptıkaçtı idi- sonraları, Bayram Aracı, Zekeriya Bozdağ, Nida Tüfekçi, Talip Özkan, Celal Güzelses, Cemil Cankat, Enver Demirbağ ve Aziz Şenses’ten etkilenmiş olabilirim.

***Erol Bey, gazeteciliğin hemen her alanında çalıştınız. Sizi biraz da birlikte çalıştığınız meslektaşlarınızdan dinleyeyim istedim. Hangisi ile konuştuysam adeta ağız birliği etmişcesine aynı şeyleri söylediler. Örneğin, bir gazeteci için zamanın çok önemli olduğunu, hele hele sayfa hazırlayanların çabuk karar veren, zamanı iyi değerlendirmesini bilen kişiler olması gerektiğini söylediler ve sizin bir sayfa düzenleyicide bulunması gereken bu erdemlere fazlasıyla sahip olduğunuzu ifade ettiler. Çabuk karar verir, uygularmışsınız. Bir de habere, yoruma, araştırma/incelemeye, röportaja başlık atma konusunda çok bilinen bir gazeteci imişsiniz. Öğrendim ki dünyanın büyük gazetelerinde özellikle birinci sayfadaki başlıklar için yetişmiş, yetiştirilmiş gazeteciler varmış ve bunlar sadece bu işi yaparlarmış. Siz de iyi başlık atan biri olarak anımsanıyorsunuz. Etkili olan, amaca ulaşmayı sağlayan, ses getiren başlıklarınızdan anımsayabildiklerinizden örnekler verebilir misiniz? Sizi biraz da bu yönünüzle tanıyalım isterim.

---Arkadaşlar ne anlattılar, nasıl anlattılar bilemem ama elbette her gazetecinin mesleki anıları vardır. Ben de kendimi başlık atma konusunda yeterli bulurdum. Çok zaman geçti, anımsamam zor olacak… Belki bir iki tane, hafızamı zorlayınca aklıma gelebilir…

Şu mesela…

TRT Televizyonu tek kanal yaptığı dönemde, özellikle müzisyenler tarafından pek paylaşılamazdı. O zamanlar ekranda bir defa görünmek şöhretin kapısını aralardı. Ben gazetelerde televizyon sayfası hazırlayan, eleştiriler yazan ilk gazetecilerden biriyim. Bu nedenle hem sanatçılar üzerinde hem de TRT program yapımcıları üzerinde hayli etkiliydim. O günlerde Füsun Önal adlı hanım sanatçının bir şarkısı vardı:”Senden Başka Sevemem Ben Hiç Kimseyi.” Füsun Önal neredeyse iki günde bir bu şarkısı ile ekrana geliyor, bu da diğer sanatçılar tarafından kıskanılmasına ve itirazlara, şikâyetlere neden oluyordu. Bu konuda beni arayıp, şikâyetlerini bildiriyorlardı. Yine bir gün Füsun Önal’ın ekranda görüneceği gün habere şöyle başlık attım: “Senden Başka Yok mu?” Hem TRT üzerinde etkili oldu, hem de diğer sanatçıların öfkesini biraz olsun yatıştırdı.

Ayrıca bir diğeri şöyle… Bir başlığım var ki onu hiç unutamam. Biliyorsunuz, Talat Paşa Almanya’da Telyran isimli Ermeni tarafından suikaste uğramış, yaşamını yitirmişti. Talat Paşa’nın kanı duvara sıçramıştı. TRT bu olayı dizi film konusu yaptı. Dizisinin adı “Duvardaki Kan” idi. Dizinin kadın oyuncusu, Talat Paşa’nın eşi rolündeki aktris ise o yıllarda Yeşilçam’ın pek rağbet ettiği açık-saçık filmlerden geliyordu. Buna sinema çevresinden de itirazlar da vardı. Talat Paşa gibi bir şahsiyetin eşini canlandıracak bir tiyatro sanatçısı bulunamamış mıydı? Ben o zaman Hürriyet’in bünyesinde yayınlanan “TV’de 7” dergisinin yazı işleri müdürü idim. Benden bu konudaki beklenti, TRT yönetimini uyarmam idi. Çok kişiden bu konuda istek gelmişti. Ben de hem okuyucularımız tarafından, hem sinema sektöründeki kişiler tarafından pek yerinde bulunan şu başlığı atmıştım: “Dikkat!... Duvardaki Kan Ekrandaki Leke Olmasın!..” O gün adeta tebrik yağmuruna tutulmuştum. Dizinin oyuncusu hanım beni hemen o gün aramış, öfkemi yatıştırmaya çalışmış, beni şöyle böyle etkilemeye çalışmış, evine davet etmişti. Bu başlık Babıali’de çok konuşulmuştu. Mesleğin çok usta bir ismi olan Hikmet Feridun Es tarafından bile tebrik edilmiştim.

Bir de spordan örnek vereyim… 1970-1971 yılı olabilir. Beşiktaş futbol takımı, İstanbul İnönü Stadı’nda İzmirli renktaşı Altay ile karşılaştı. O günlerde Beşiktaş yöneticilerinin ikisi; Türk futbolunun efsane sağ açığı –kornerden gol atan futbolcu- Şükrü Gülesin ile bir ticaret adamı olan Sedat Kesen idi. Maç 3-1 Altay lehine bitti. Hakem Mecit Sarıdana bitiş düdüğünü çalınca, Gülesin ile Kesen sahada Sarıdana’yı kovalamaya başladı. Kesen’in elinde bir –uzaktan bakınca- sopaya benzer bir şey vardı ve bizim foto muhabirimiz de o anı yakalamıştı. Şimdi etkin bir spor yazarı olan Attila Gökçe de yönettiğim spor servisinde benimle idi. Haberi sekiz sütuna manşet yaptık. Başlık hayli ilgi gördü, konuşuldu. Başlıkta bir negatif ok yaptım. Ucunu tam Sedat Kesen’in başına denk getirdim. İçindeki negatif şöyle idi: “Dur Sedat Kesen!...” yanında ise şu başlık vardı. Hem de iri puntalarla: ”Hakemi değil, Beşiktaş’ın şerefini kovalıyorsun!..” Bu başlık da hem spor çevrelerinde hem de Babıali’de hayli konuşulmuş, tebrik üstüne tebrik almıştım.

Yine bir televizyon dizisi ile ilgili anı… 1976-1980 yılları arasında, dönemin en çok satan gazetesi olan Günaydın’ın televizyon sayfasını hazırlıyordum. TRT üzerinde pek etkin olan bu sayfa, diğer gazetelerin aksine son sayfası spor sayfası değil, televizyon sayfası idi. O yıllarda idi. Tam tarih veremeyeceğim. Tek kanal olan TRT ekranında bir dizi yayınlanıyor, bu dizi büyük ilgi görüyor, dizi filmin “iyi adamı” Tom pek seviliyordu. Kötü adam ise Falconetti idi. Ve kötü adam iyi adamın peşinde idi onu öldürecekti. Son bölümde gelinmişti ve filmin sonunda Falconetti’nin kötü bir şey yapacağını söylemem gerekiyordu. Şu başlıkla okuyucuyu/izleyiciye ekrana gelecek sahneyi anlatmaya çalıştım. Hayli ilgi görmüştü o başlık ve beni arayıp tebrik eden çok okuyucumuz ve meslektaşımız olmuştu. Başlık şöyle idi: “Elin Kırılsın Falconetti!..”

***Adana’nın o müzik yıllarından olsun, İstanbul’dan olsun unutamadığınız bir sanatsal anınız da var mı bizimle paylaşabileceğiniz?

---Çok var… Hangisini buraya alsam, diğeri kıskanacak. Ali (Şenozan) ile olan dostluğumuz güçlenerek 69 yıldır devam eder. Onunla “makam-ayak” kavramları tartışmalarımı –daha lise sıralarındayken- hep anımsarım. Bir de ustamız, Türk Halk Müziği’nin değerli ismi, benim halk müziğine bakış –anlayışım üzerinde çok etkisi olan Nida Tüfekçi ile var. 1976 yılıydı. Ortaokul ve liseden sınıf arkadaşım olan sevgili ve rahmetli Dinçer Ertekin‘in, Türk folklorunun kalbinin attığı yer olarak bilinen ve hem halk, hem sanat, hem hafif müzik olarak müzik dünyasının sırf Erol Aktı ile görüşebilmek için devam ettikleri Mangal’da Nida Tüfekçi ile kebaplarımızı yedik, içkimizi içtik. Çevremizdeki birçok kişi kuruluş çalışmaları tamamlanmak üzere olan Türk Müziği Devlet Konservatuarı’na benim geçiş yapacağımı düşünüyor, bunu, benim gıyabımda seslendiriyorlardı. Tüfekçi’ye, tam ayrılacağımız sırada, aynı zamanda kurucu konumunda olduğu için benden bir isteği olacaksa, bilmek istediğimi söyledim. Ayakta idik, ayrılacaktık. Bana, yanağımı okşama-tokat karışımı bir vurdu. “Sen orada kal, orada lazımsın” dedi. Yani basındaki ses olmamı, devam ettirmemi istedi. Batı müzikçi, kompozitör, o zamanlar TRT Yönetim Kurulu Üyesi Muammer Sun ile takışmamız vardı. Sunduğum tezde ayrıntılı olarak var. Ünlü keman sanatçısı Suna Kan ile de bir takışmamız var. Ağır bir yazımdan sonra beni mahkemeye vermiş, ama hemen uyarmışlar, onunla uğraşamazsın demiş olmalılar -ya da başka şeyler- ki hemen davasını geri çekti. Yanıtımın başlığı şu idi: “Yorgan gitti ama kavga bitmedi…” Suna Kan gibi Muammer Sun gibi, Hikmet Şimşek gibi Türk Müziği aleyhtarları hep ve her ortamda karşısında olduğum kişilerdi.

***Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı Sayın Aktı?

---Teşekkür eder, zahmetlerinizin yerini bulmasını dilerim. Adana’dan tahta valizle ve trenle yol açıktım. Altmış yıldır İstanbul’da hep bir Adanalı olarak yaşadığımı, çocuklarımın nüfus kayıtlarının da Adana’da olduğunu, İstanbul’da tesadüfen gördüğüm 01 plakalı araçların plakasına selam durmadan, ona şöyle bir elimi sürüp okşamadan geçmediğimi bilmenizi isterim. Halk müziği konusuna gelince… Nida Tüfekçi bana alfabeyi öğretti, şiiri kendim yazdım. Bilim ve sanata katkım olduğunun tez yoluyla öğrenilmesinden ise onur duyuyorum.

***Söyleşi için teşekkür ederim, oldukça zaman ayırdınız…

---Biraz dağınık olarak ifade ettiklerim dilerim amaca hizmet eder. Ben teşekkür ederim…



YAZARLAR

  • Salı 24 ° / 7 ° Güneşli
  • Çarşamba 24 ° / 8 ° Parçalı bulutlu
  • Perşembe 20 ° / 8 ° Parçalı bulutlu
  • BIST 100

    1.314%0,00
  • DOLAR

    7,9068% 0,25
  • EURO

    9,3728% 0,37
  • GRAM ALTIN

    466,14% 1,59
  • Ç. ALTIN

    769,131% 1,59