Yılmaz AYDOĞAN / BÖYLE GİTMEZ!


ATATÜRK VE CUMHURİYET ÜZERİNE 10


İNSAN ATATÜRK (7)

1915 Osmanlı Rus Savaşı esnasında Ermeni çetelerince kıyıma uğrayan Van, Muş ve Bitlisli ailelerin bir kısmı Güney ve Batı illerine göçerler. 1916 yılında Mustafa Kemal Paşa’nın  komutanlığa atanmasıyla birlikte 16.ncı Kolordu tarafından Bingöl, Muş ve Bitlis’in işgalden kurtarılması üzerine bazı aileler eski yurtlarına geri dönmeye başlarlar.

Tam da o günlerde Silvan üzerinden Bitlis’e gitmekte olan Kolordu Komutanı geri dönüş yapan bir grupla karşılaşır. Grubun peşinde, yaklaşık yüz metre geride, “Baba …, baba…” diye hıçkırıklarla ağlayan bir çocuk vardır.

Gördüğü manzara karşısında içi burkulan Mustafa Kemal, önde yürüyen gruba çıkışır: “Niçin bu çocuğa sahip çıkmıyorsunuz?” Gruptakiler, “Çocuğun kendileriyle bir ilgisi olmadığını,” söylerler.

Mustafa Kemal, çocuğu yanına alır, evlat edinir ve o sırada İstanbul Akaretler’de oturan annesi Zübeyde Hanım’ın yanına yollar.

Bu çocuk Abdürrahim’dir (Tunçak). Zübeyde Hanım onu büyütür, okutur. Onun ölümünden sonra meslek sahibi oluncaya kadar Çankaya’da kalır.

……………….

Atatürk1933 yılı Ocak ayında Bursa’ya varmıştı. Valililkten Belediye binasına yürüyerek giderken halkın arasından bir ses yükselir:

“Gazi baba, dur, sana diyeceklerim var!”

Gazi durup bakar. Bu 12-13 yaşlarında, yoksul bir köylü çocuğudur… Gaziye yaklaşır. Yırtık kasketini çıkarır:

“Gazi Paşa, beni iyi dinle. Ben Demirtaş köyünden İbrahim’im. Beni burada bırakma. Köyde okul yok. Nereye başvurdumsa almadılar. Sen benim babamsın. Sana evlat olayım, beni okut.”

Gazi İbrahim’le konuşur. Verdiği akıllı, içten yanıtlar hoşuna gider.

Kirli, dağınık saçlarını okşar. Onu korumasına alır.

İbrahim’e güzel bir bavul alırlar. Bavul elbiseler, ayakkabılar ve diğer eşyalarla doldurulur. Cebine harçlık konulur. Bir okula yerleştirilmesi sağlanır. Meslek sahibi oluncaya kadar da onu takip eder, ilgisini esirgemez.

…………….

Okuma kitaplarına kadar giren Sığırtmaç Mustafa ile Atatürk 1930 yılında Yalova dağlarında yol üzerinde bir sığırtmaca rastlar:

Bu yol çıkar mı?” diye sorar. Çoban, eliyle yolu gösterir.

Atatürk, yoluna gidecek yerde atını durdurur. Çobanla aralarında şu konuşma geçer:

“Adın ne senin?”

“Mustafa…”

“Bu koyunlar kimin?”

“Ağanın…”

“Peki sen kaç paraya çalışıyorsun?”

“Üç liraya.”

“Sana daha fazla para versem, benim çiftliğime gelir misin?”

“Ağa razı olursa gelirim. Ağanın rızasını alın da ondan sonra…”

“Senin anan, baban yok mu?”

“Yalnız anam var.”

“Bakalım razı olur mu?”

“Onun da rızasını alırsanız razı olur. O zaman ben de çalışır, ona bakarım.”

Atatürk bu sırada cebinden bir sigara çıkarıp çobana uzatır. Çoban on bir–on iki yaşlarındadır. Sigarayı almaz.

“Sigara içmiyor musun?”

“Daha sırlaşmadım (alışmadım).”

Bunun üzerine Atatürk cebinden bir 10 lira çı­karıp vermek ister. Çoban bunu da almaz. Bu güzel hali gören Atatürk, parayı alması için ısrar eder. Çoban:

“Alırım ama bir şartla,” der. “Sen de benim vereceğim cevizleri alırsan paranı alırım.”

Atatürk, çobanın cebinden çıkarıp, kendisine uzattığı cevizleri alır, parayı verir…

İş bu kadarla kapansa iyi…

Ertesi gün Sığırtmaç Mustafa, jandarma tarafından apar topar, daha ne olduğunu anlamaya vakit bulamadan, Yalova Atatürk Köşkü’ne getirilir.

(Bundan sonrası Atatürk’ün şoförü Cemal Granda’nın anlatımıdır:)

Sığırtmaç Mustafa’nın köşke getirildikten sonra sıtmadan dolayı karnının davul gibi şiş olduğu görüldü ve Şişli Çocuk Hastanesi’ne gönderilip tedavi altına alındı. Yalova’dan İstanbul’a dönmüştük.

Bir gece yarı­sı Atatürk’ün aklına geldi, Çoban Mustafa’yı sordu. “Yatıyor!” dedik. “Gidip görelim,” dedi. Saat gecenin ikisinden sonra kalkıp Şişli Çocuk Hastanesi’ne gittik. Gelişimiz bir âlemdi. Bütün çocuklar uykudan uyandılar. Atatürk, Çoban Mustafa ile beraber, yatan öbür çocukların da sıhhatini sordu.

Kaldığımız süre içinde çocukların hiç biri uyumadı. Atatürk, Çoban Mustafa’nın yanından ayrılmak istemiyordu. Onunla özel olarak konuştu. Hatırını sordu. Sabaha karşı hastaneden ayrıldık.

Ertesi akşam sofrada konu, yine bu Çoban Mustafa üzerineydi. Herkes onun için bir şey söylüyordu. Lehinde ya da aleyhinde… Bazı misafirler:

“Paşam, bu çocuğa boşuna emek vereceksin?”

“Niçin?”

“Efendim, çoban hiç okur mu? Adam olur mu?”

Bu saçmaları büyük bir dikkatle dinleyen Atatürk:

“Yahu, ne uzağa gidiyorsunuz. Ben de bir zamanlar tarlada kargaları bekledim. Dayımın çiftliğinde onun koyunlarını güttüm. Beni biraz zeki gö­ren dayım, ‘Bu çocuğu okutmalı…’ dedi. Bundan sonra beni askerî mektebe yazdırdılar. Ben de okudum, gördüğünüz mevkie geldim. Çobanlar okumaz diye bir nazariye yoktur. Bu çocuk da okur. Belki büyük bir adam da olur. Onu da zaman gösterir…” dedi.

Çoban Mustafa Kuleli’de iken İstanbul’a her gelişimizde saraya gelir, Atatürk’le görüşür ve mübayaa memuru yüzbaşı emeklisi Rıza Köse’den aylığını, yani harçlığını alır, bazı defa yemekte alıkonulurdu.

Yıllar geçti ve zamanla bu çocuğun okuyup subay olduğunu gördük.

………………….

Bu üç olay Atatürk’ün vicdanına, merhametine güzel örneklerdir.

Bugünkülerde aynı yüce gönüllülüğü göremezsiniz. Kıyaslamak bile imkânsız….



YAZARLAR

  • Perşembe 24 ° / 10 ° Parçalı bulutlu
  • Cuma 24 ° / 11 ° Parçalı bulutlu
  • Cumartesi 26 ° / 11 ° Bulutlu
  • BIST 100

    1.413%0,27
  • DOLAR

    8,0358% -0,43
  • EURO

    9,6286% -0,56
  • GRAM ALTIN

    451,19% 0,19
  • Ç. ALTIN

    744,4635% 0,19