YAYFEN YAYINLARI ve ERDAL ÇAKICIOĞLU BULUŞMA

Söyleşi: Duygu TERİM

Eşyaların Ruhuna Dokunan Ressam: İmam Afsarian

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Asuman Kafaoğlu-Büke...

Yaşadığını Yazmak

çetele

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nedim GÜRSEL...

Söyleşi: Gül Parlak

ÖYKÜ: Recep NAS

Söyleşi: Adalet Temürtürkan

Ayşe Nilay Özkan : “SANA YALAN SÖYLEMİŞLER” DEN KALANLAR

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Remzi Karabulut...

Esra Sağlık: petrol ve papatya

Murat Cem Miman: TEKMİL FAVA

Buket DÜZGÜN-TAHTA ATLARI SÜRÜYOR ÇOCUKLUK

Levent Karataş-aşk tarifi

Gül Parlak, İclâl Nur ile “Kırlangıç Sabahı”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Zehra İPŞİROĞLU...

Öykü: Özcan Öztürk

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ÇİĞDEM SEZER...

Gül Parlak, İclâl Nur ile “Kırlangıç Sabahı”

Gül Parlak, İclâl Nur ile “Kırlangıç Sabahı”* adlı öykü kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi…

İclâl Hanım, öncelikle kitabın ismi ve kapak seçimi için tebrik ediyorum sizi. Kırlangıçların yuva yaparken gösterdikleri beceri ve sanatkâr titizlikleri kitabınızın ilham kaynağı olmuş diye düşünüyorum.

 

Çok teşekkür ederim sevgili Gül Parlak. Sorularınızı içtenlikle cevaplamaya çalışacağım. Kuş olsan ne olurdun sorusunun cevabı benim için kırlangıçtır. Onun sabrı, yuvasını dokuması, korumak için verdiği savaş ve vefa. Her yıl aynı yuvaya geliyor kırlangıç. Bir yere ait olmak onun için de ihtiyaç belli ki. 

Ben, çalışan kadın ve anne olarak aynı bir kırlangıç gibi nereye, neye yetişeceğimi bilemeden savruldum durdum. İnci rengi bulutlara yol açmak ve o yolda yürümek o kadar kolay değildi. Ama düşünün, avucu kadar yüreği olan bir kırlangıç bunu başarıyorsa…

Kırlangıç Sabahı, yavru kırlangıcın yola çıkış öyküsüyle başlıyor. Gündelik kanat çırpışlar, yollar, yolculuklar bu kitabın ana unsuru. Bu temel işleyiş üzerine ne söylemek istersiniz?

Kaderimizi yaratmak ve öğrenmek için verdiğimiz çaba günlük hayatta can buluyor. Sıradan her şeyin dili var, anlatıyor. Ve siz yapıp ettiklerinizle hayata bir iz bırakıyorsunuz.  İyi bir iz bırakmak elbette hedef ama bu her zaman mümkün olmuyor. Çünkü sizin izinizde başkalarının da izi var. Çoğu zaman derin keder bırakan izler bunlar.

Öykülerinizi, Sonsuz Bilgeliğin, Tutulan Nefesin, Ötelerin, Alıç Ağacı’nın ve başka izlerin eşliğinde anlatıyorsunuz. Bu izler okuru, yazarın hedeflediği bir takibin içine çekiyor sanki.

Öykülerimde anlatmaya çalıştığım şeyi başarabiliyor muyum dediğimde, dönüp düşünürüm. Ne söylüyor bu öykü, ne iz bırakıyor?  O zaman izlerin peşine düşerim. Sizin de saptadığınız gibi, bazen Başka Mevsimlerin İzi, bazen Yutulan Sesin İzi bazen de

Sızlayan Giysinin İzi çıkıverir karşıma. Yere Düşen Gazetenin İzi olmaz mı, olur elbet. Denizde Gümüş Pulların İzi’ne rastlarım, bir hastanenin yemekhanesinde Oncacık Öğünün İzi boğazımı yakar kavurur. Bazen Ürperten Rüzgârın İzi, bazen atlar dörtnala kuzeye koşarken Tutulan Nefesin İzi yakamı bırakmaz. Ötelerin İzi çok ötelerdendir çok.  Şirin izler de vardır Kardeş Örgülerin İzi gibi. Küçücük bir kız koşar durur örgülü saçlarıyla ağaçların arasında. Suya Dokunur kimi izler, acıdır. Denkteki Yorganın İzi olmaz mı hiç, neyi bekler o yorganlar yıllar yılı… Tek Kışlık Pabucun İzi, ortak izimizdir bence. Sadece tek pabucumuz olduğu dönemlerden tanırız bu izi. Koyu Gecenin İzi,  Kararan Suyun İzi, Süt Beyazı Akasyanın İzi, Bahçedeki Soluğun İzi, Kara Gölgenin İzi, Fesleğenlerin İzi olur da Yumuşak Omuzların İzi olmaz mı, var elbette Kırlangıç Sabahı’nda.

Bir Daha Ağlayamayanların İzi ve Alıcı Kuşların İzi ise çok acıtır insanı, hepimizi.

Öykü dilinizin sadeliği, daha çok şimdiki zamanı kullanmanız, okuyucuyu öyküye ortak ediyor. İçinde bulunulan zamanı, durumu, yazmanın kolaylık ya da zorluğu hakkında neler söylersiniz?

Dilimin sade olması tercihimdir. Bazı kitapları okumakta, anlamakta zorluk çektiğimde su gibi akmalı yazılanlar diye düşünmüştüm.  Dil, okuyanı içine almalı, yormamalı, okumaktan uzaklaştırmamalı. Ben bunu başarabildiysem ne mutlu! Şimdiki zaman, yaşayan bir zaman olduğu için tercihim ama zaten geçmiş ve geleceği harmanlayarak yazmıyor muyuz öykülerimizi… Hayatların, düşlerin, izlerin peşinde dolaşıyoruz okurumuzla birlikte.

Kolay mı yazmak dedim kırlangıca, ne dedi biliyor musunuz? “Yoruluyorum elbet, kayan bir yıldız gibi her dakika savrulmaktan.”

Bir yapıtta, belli ölçülerde yazarın izini sürmek de mümkün. “Gölge Etme” adlı öykünüzde, öykü kişisi, bir gezi esnasında rastladığı incir ağacına, “Sen neden yalnızsın ağaç?” diye soruyor. Ya siz, ağaçlarla, çiçeklerle konuşur musunuz?

Bence herkes konuşuyordur. Ben en çok denizle ve zeytin ağacıyla konuşurum.  Deniz sizi dinler, bazen avutur bazen…

Zeytin, koca bilgedir aynı incir ağacı gibi. Gidin sorun, göreceksiniz neler neler anlatacaklar size.

Öykülerinizi, yanı başındalık hissiyle okudum. “Ya Nasip” diyen balıkçıyı, nasibini bekleyen kediyi, sanki az önce görmüşüm gibi duyumsadım. Günlük yaşamı, yazıya aktarma sürecinizden bahseder misiniz? 

Bazen hayatın içinde bazen kıyısında çayımızı yudumlarız. Yanımızda kara bir kedi de olabilir. Birlikte takalara, balıkçılara bakıp yutkunabiliriz. Kızarmış balık,  pırıl pırıl bir salata emekçi elinden yenmez mi? Böyle zamanlarda şahit olduğunuz güzellik kendisini yazdırır. Işıklı bir tablo gibi beyin kıvrımlarınızda yer alır. Artık siz de o tablo da bir yerlerde varsınızdır.

Kitaptaki “Ekmek Elden Su Gölden” öyküsü, bakıp fark etmediğimiz, ya da birileri derin uykularındayken olup bitenlere dikkat çekiyor. Bir yazarın, bireysel sorunlar kadar, toplumsal olaylara da dikkat çekmesi gereği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Biliyoruz ki herkes uyurken kötülük uyumuyor. Bazı şeyler göründüğü gibi değil maalesef.  Susmanın öğretildiği yerde, gerçek çok derinlerde. Her yazar, kendi gözünden bireysel ve toplumsal olaylara dokunur. Birey toplumun bir parçası olduğundan sorunu ortaktır, toplumsaldır. 

Kırlangıç Sabahı’nda, insan ilişkileri, ilişkilerin teori ve pratikte yaşanan çelişkileri üzerine öyküler ağırlıkta. Öyküye taşımak için derinlemesine gözlem yapmak, yazar için yorucu ve üzücü bir süreç midir?

Doğruları hepimiz biliriz ama koşullar her zaman doğruların yanında değildir.  Bazen haklıyken bir faciayı engellemek için susmak, eylemsiz kalmak zorunda kalırsınız. Nefesinizi yutmak zorunda kaldığımızda olur, korkarız. Doğru yanlış, teori pratik zaten hep kavgadadır.  Hayat böyle akar. Güzeli, doğruyu arayış hiç bitmez ve bitmeyecektir… Öykü yazmaya başladığınızda zaten hayata öykülerin gözünden bakmaya başlıyorsunuz, gözlem yapmak zor değil ama yorucu ve çoğu zaman da üzücü bir süreç. Ama asla umutsuz olmayacağız, güzel günlerin geleceğine olan inancımız her dem taze kalacak.

Pandemi günlerinde, üzerinde çalıştığınız yeni öyküler, ya da başka metinler var mı?  

Pandemi günlerinde yoğun çalışmaktan başka yolumuz yoktu.  Bu nedenle verimli geçti diyebilirim. Kırlangıç Sabahı’nın baskı süreci de salgına denk geldi.  Aylarca öykülerime çalıştım.

Bu süreçte okuduğum kitaplar hakkında,  daha doğrusu o kitabın bana ne söylediği hakkında yazılar yazdım. Dergilerde yayımlandı.  Şimdi de iki çocuk öyküsü üzerine çalışıyorum. Neşeli öyküler ama maalesef salgının izleri var onlarda da…

Sevgili İclâl Nur, Kırlangıç Sabahı’nın okuyucusunu bulacağı ve anlaşılacağı umudunu taşıyorum. Söyleşi için teşekkür ederim.

Yeni Adana Gazetesi’ne selam olsun! Kırlangıç Sabahı ve ben çok teşekkür ederiz.

*Kırlangıç Sabahı, İclâl Nur, Öykü, Epsilon Yayınevi, Ocak 2021, 160 syf.