YAYFEN YAYINLARI ve ERDAL ÇAKICIOĞLU BULUŞMA

Söyleşi: Duygu TERİM

Eşyaların Ruhuna Dokunan Ressam: İmam Afsarian

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Asuman Kafaoğlu-Büke...

Yaşadığını Yazmak

çetele

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nedim GÜRSEL...

Söyleşi: Gül Parlak

ÖYKÜ: Recep NAS

Söyleşi: Adalet Temürtürkan

Ayşe Nilay Özkan : “SANA YALAN SÖYLEMİŞLER” DEN KALANLAR

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Remzi Karabulut...

Esra Sağlık: petrol ve papatya

Murat Cem Miman: TEKMİL FAVA

Buket DÜZGÜN-TAHTA ATLARI SÜRÜYOR ÇOCUKLUK

Levent Karataş-aşk tarifi

Gül Parlak, İclâl Nur ile “Kırlangıç Sabahı”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Zehra İPŞİROĞLU...

Öykü: Özcan Öztürk

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ÇİĞDEM SEZER...

Buket DÜZGÜN-TAHTA ATLARI SÜRÜYOR ÇOCUKLUK

TAHTA ATLARI SÜRÜYOR ÇOCUKLUK

Başka bir dünya dönerdi avcumuzda çocukken. Bu dünyanın sokaklarını belleğimin elini tutarak bulabilirim yeniden. Geçen, sadece zaman; görüntüler nasıl da taze! Kedilere şarkılar söylediğim bahçe, nefes nefese tırmanıp bin coşkuyla kendimi aşağıya saldığım Hastane Bayırı, aynalarına dil çıkardığım Aynalı Çarşı, elimi uzatsam dokunacağım.

Sizi de çağırır mı çocukluk, kimi zaman?

Düne kadar iyileşmezken dizlerimdeki yaralar, bugün çiçek açtırmayı öğrenmişim. Pek sızılı da olsa büyümek, sırrını kolay vermese de hayat, büyüyorsun işte!...

Peki bunca büyümüşlükle niye sarılırım çocukluğuma, durup durup hatırlarım?....

Çocukluğun kanatlarını, kır bayır koşturan tahta atlarını kaybetmek istemediğim içindir belki de!  Zamanda kayıp, mekânda kaybolabilmenin büyüsünü yitirmemek için de olabilir. Belki de, bir gün tutucu yetişkinlere benzemekten korktuğumdandır çocukluğun kapısını aralayışım durmadan. Aralanan kapılardan safiyet yüklü bir çocukluk zıplar çünkü. Ve nerede 'Kral çıplak' diyebilen cesur bir çocuk görsem, bir gün o da, kralı giyinik görmeye zorlanacak diye düşünmeden edemem.

Fazla oyuncağım olmadığından mıdır, büyüklerin dünyasını kurcalamaya çıkardım bazen. Üstelik bu kurcalamalardan her zaman mutlu dönemiyorsunuz! Çocukların düşlerle örülü fantastik dünyasıyla, büyüklerin kurallı dünyası pek de anlaşamıyor doğrusu. En sevdiğim arkadaşımın zihinsel engelli kardeşinin, niçin kilitli bir kapının ardında tutulduğunu anlayamıyordum mesela. Çocuk dünyam kilitli olan her şeye karşıydı.  Bağırmasından belli değil miydi dışarı çıkmak istediği. Niye bir kerecik bile parka götürmüyorlardı onu? Biz arkadaşımla oyun oynarken yan odada, bunları düşünürdüm bir yandan. Annesi yemek vermek için odaya girdiği sırada, aralanmış kapıdan gizlice bakardım; kollarını ısırıyordu... Bakmaya dayanamaz tekrar oyuna koşardım. Acının insanı yoran bir tarafı vardı. Çaresiz olduğun anlarda kaçmak en kolayıydı. Bugün kilitli kapıların açılması için bir şeyler yapabilirim, içerden acıyla bağırıyorsa biri. Bunun büyümekten öte bir şey olduğunun farkındayım artık.

Büyükler bir gerçeği duymak istemiyorlarsa yokmuş gibi davranabiliyorlardı. Bu, gerçeği dönüştürmek, çocuğun acı çekmemek için fantastik dünyasına kaçışından farklı bir durumdu. Aksine, bile bile 'gerçek yokmuş' gibi yaşanabiliyordu. Karşı komşumuz harika mantı açardı; afiyetle yerdim de, diğer komşulara söyleyemezdim. Eğer bütün komşular duyarsa, onlar da isteyecek ve  kimseye ‘hayır diyemeyen’ Zinnur teyze çok yorulacaktı. Onun için sık sık tembihlerdi beni: ‘‘Ye ama, kimselere söyleme!’’ O da kapıyı kilitliyordu! Açık olmayı başarmak ne zordu büyüklerin dünyasında!...

Sevilmek harika bir şeydi galiba; sürekli onaylanmak isteği sevgi olabilir miydi peki? Sevebilmek için önce kendine açık olmak gerekmez miydi, en önemlisi de, bir başkasının baskısını hissetmeden 'hayır diyebilmeyi' başarmak?

Erich Fromm 'Sahip Olmak ya da Olmak' adlı kitabında, sevgi kavramına değinir. Fromm'a göre sevgi, sahip olunacak bir şey değildir. Çünkü sevgi bir obje değil, soyut bir olgudur. Sevgi, üretken bir etkinlik olarak yaşanırsa anlamlıdır; ‘sahip olma’ biçiminde yaşandığında, kişinin içine kilitlenip, denetim altında tutulmasını içerir. Bu, öldürücü ve boğucu bir durumdur. Fromm, aslında çoğu insanın, sevgi sözcüğünü, sevgisizliklerini kapatmak için kullandığı görüşündedir. Fromm'un bu düşünceleri, ilişkilerin sahiplik şeklinde yaşandığında, nasıl da boğucu bir hale dönüştüğünü, en önemlisi de doğallığını yitirdiğini gösterir bize. Çocukluğum boyunca fark edip de, dillendiremediğim şey buymuş demek! İlişkilerin de kilidi varmış.

Gerçek sevgi, olabilmenin imkânlarını aramaktı oysa. Kendi macerandan yola çıkıp, bir can'a dokunabilmekti. Maskeni atıp, yüzünü aynada sevebilmekti. İçindeki şarkıyı duyana kadar, ‘başkası ne derlerin!’ sesini kısabilmekti. Kendini bütüncül olarak sevebilmek meselesi bir de! Nasıl ulaşabilir ki acısıyla yüzleşmek yerine, ondan kaçanlar sevginin derinliğine? Yaşandıkça artan, duru bir suyu içer gibi yaşama katmaz mı insanı sevgi? Korkunun kilidiyle değil, yaşama gücüyle yol aldırır. Bu gücü içinizde hissedersiniz, sarar sarmalar, artık görünmez dediğiniz yaralarınızı bile.

Susamıyor sanki kimseler yanındakine, çabucak içilen, yüzeydeki kadar idare edilen bir ilişki sarhoşluğu...

Tahta atları sürüyor çocukluk hâlâ. Beni de durup durup ‘‘Nereye?’’ diye çağırması bundandır . Sizi de çağırıyorsa yanına, korkmayın! Çocukluk, çocukluğunu unutmayanlara, konuşmaya devam ediyor... Ne vakit gelse yamacıma: ‘‘Düşlere sür, diyorum, sevginin gücüyle açılalım!’’