Mehmet BABACAN, Eğitimci- Yazar ve Şair


TAŞRA

Oldum olası “ Taşra” sözcüğünü hiç sevmedim. O sözcük, yıllar öncesine, Mersin Liseli Sunullah’ a götürür beni. Çünkü bu sözcüğü ilk kez, Sunullah’ tan duymuştum.


Bir zamanlar, şimdiki Tevfik Sırrı Gür Lisesi’nin yerinde, Mersin Lisesi vardı. Sunullah da, o lisenin öğrencilerindendi.

“ Taşra” sözcüğü ise, sanırım, bizim Yörükçedeki “ Dışarı” gibi bir anlam taşıyordu. Yanlış ya da kötü olmamakla birlikte; o gün, yabancısı olduğum için, tepkime neden olmuştu. Nasıl olmasın ki, ben, Gülnar ilçesinin Eskiyörük Köyünde doğup; Düziçi Köy Enstitüsü’ne ( Sonradan Düziçi İlköğretmen Okulu) yatılı öğrenci olarak girmiş bir Yörük çocuğuydum. Yakın arkadaşlarım da öyleydi. İlçemizi bile doğru- dürüst görmemiştik. Onun için, kentin yoluna da, diline de yabancıydık. Hatta kent ürkütüyordu bizi. Ona karşın, tatil geliş- gidişlerimizde uğrak yerimiz olan Mersin’de, bir gün fazla kalmaya can atardım. Çünkü ilgimi çeken, gıpta ettiğim çok şey vardı kentte. Ama belirleyici olan paracıklardı. Neyleyim ki, o Fenike icadıyla aram hiç iyi gitmiyordu.

19 Mayıs gösterileri için Adana’ya gelişlerimizde de başımız dönerdi. Adana, daha bir korkutucu, daha bir acımasız gelirdi bize. Adana’ya bakınca, Mersin akraba gibi gelirdi.

İlgimi çeken bir başka konu da Mersin Lisesiydi. Çünkü kentin kültür odaklarını oluşturan Halkevi, Akkahve, Öğretmenler Lokali ve Güneş Sineması gibi kurumların insan kaynağı, sanki Mersin Lisesiydi. Bu gerçeklik, sonraki yıllarda da açıkça ortaya çıktı. Başarılı edebiyat adamlarımızdan Ali Püsküllüoğlu da Mersin Lisesinde okumuştu.

Nerden nereye demeyin? Ali Püsküllüoğlu ile tanışmam, Mersin Lisesine ilgi duymama köprü oldu aslında. Çünkü Ali Ağabeye hayrandım. O yıllarda, bir Adana gazetesinde çalıyordu ve o gazetede bir edebiyat sayfası düzenliyordu. Ayda bir kez de okulumuza gelip, “Edebiyatçılar Gurubu” ile toplantı yapıyordu. Üretimlerimizi coşkuyla sunardık ona. Bizi yönlendirir, yüreklendirir; beğendiklerini de götürüp, gazetede yayınlardı.

Mersin Liseliler, olağanüstü çalışkandılar. Cıvıl cıvıl, yerinde duramayan, bir şeyler üretmeye koşullanmış gibi insanlardı. En çok da, özgüvenli davranışları ilgimi çekerdi. Öğretmen öğrenci ayırımı yok gibiydi. Ama herkesin saygınlığı yerli yerindeydi. Çürük ceviz yok değildi kuşkusuz. Sunullah da onlardan biriydi belki.

İşte “Taşra” sözcüğünü ilk kez duyduğum ve de bana ilk kez “ Taşralı” diyen bu Sunullah’ tı. Kent karşısında, kırsallığın verdiği ezilmişlik yetmezmiş gibi; ikinci sınıflığın bile gerisine itiyor gibi gelen bu söze çok bozulmuştum. Ama gözüm kesmediği için, ses çıkaramadım, bir kenara çekildim. Ne hikmetse, hakkımda övgüde bulunanları hep unuttum da, bu Sunullah’ ı bir türlü unutamadım. Anılarımda, Sümer çivi yazısı gibi duran bu olay, şöyle gelişmişti: Tatil çıkışlarımızda Silifke Hanı ilk durağımız olurdu. Bugünkü Zafer Çarşısı’nın oralarda olan han, hem otel, hem otogar, hem de hayvan pazarıydı. Aslında fukara yurduydu.

Trenden iner inmez, tahta bavullarımızı hana bırakır, hızla gezmeye çıkardık. Ancak bir gün kalabileceğimiz için ve de zamanı iyi değerlendirmeyi kazanç saydığımızdan, koşar adım gezerdik. Çünkü yıl boyu yatılı okulda bunalıyorduk. Birkaç saatlik de olsa, Mersin’i gezmek, büyük özgürlüktü. Bu tempoda geç saatlere kadar dolaşır; bitkin durumda, tahtakurusundan bile habersiz uyur; sabahın köründe de Gülnar’ın yolunu tutardık.

İşte, öyle bir akşamdı. Akkahvenin önündeki kalabalığı merak edip, sokulduk. Belleğim yanıltmıyorsa Nurullah Ataç gelmişti. Zaten, ulusal düzeyde pek çok sanat ve kültür adamı, sık sık Akkahvenin konuğu olurdu. Ortam tıklım tıklımdı. Martıların kümelenip oturduğu deniz kapısı bile doluydu. Herkes ayaktaydı. Arkadakiler görebilmek için, ayak burunlarına kalktıkları halde; boyunları da bir karış uzamak zorunda kalıyordu.

Ataç, hayran olduğum bir yazardı, bir Türkçe sevdalısıydı. Deneme denilen yazın türünü henüz bilmiyorduk; ama Ataç’taki anlatım akıcılığı, dil berraklığı ve küçücük öğelerden büyük tadlar çıkarış, erişilmez gibi geliyordu bana. Varlık dergisinden başka da izleme şansım yok gibiydi. Yani, Ataç’a aç idim. Ne büyük şans ki, o harika insanla yan yanaydım işte. Arkadaşlarıma anlatacağım çok şey olacaktı. Övünmek, yerden göğe kadar hakkımdı benim. Delikanlı heyecanım kanat açmış, uçuruyordu. Diğer arkadaşlarımın nerde kaldığını bilmiyorum. Ben, en öne kadar sokulmuşum. Omzuma dokunan bir el, kendime getirdi beni. Yadırgadım. Çünkü dokunmaktan öte, vurmak gibi bir şeydi bu. Kimdi, niye vuruyordu? Sonradan, adının Sunullah olduğunu öğrendiğim izbandut gibi bir delikanlıydı. Yanındakilere “ Bu taşralılardan da yer kalmadı ki…” gibi bir cümle söyleyerek vurmuştu omzuma. Taşra sözcüğünü ilk kez duyuyordum ve bana ilk kez taşralı deniyordu.

Soyadını anımsayamadığım Sunullah, Arap şivesinin baskınlığı altında, çabuk çabuk konuşurken birçok hecenin güme gidişini umursamayan; estetikten yoksunca bir gençti. Onu, bugün bulabilsem, “ Yahu Sunullah, taşralılık o kadar da kötü bir şey değilmiş. Ben küfür sanarak, sana epeyce küfür ettim. Bağışla beni” demeyi çok isterdim.

Ağzından bal akacağımı umduğum Ataç da az konuşuyordu nedense? Yöneltilen soruları kısa kısa yanıtlıyordu. Oysa ben, ayaklarımı yerden kesecek, uzun ve çarpıcı bir konuşma bekliyordum. Daha doğrusu bekliyormuşum. Çünkü umduğumu bulamama burukluğunu tadınca anladım bunu. Sabahında önemli etkinlikler olacağı söyleniyordu, ama bir gün daha kalacak kadar param yoktu ki…11. 10. 2020

 



YAZARLAR

  • Perşembe 20 ° / 8 ° Parçalı bulutlu
  • Cuma 21 ° / 7 ° Bulutlu
  • Cumartesi 21 ° / 7 ° Parçalı bulutlu
  • BIST 100

    1.337%0,88
  • DOLAR

    7,8683% -1,06
  • EURO

    9,3730% -1,15
  • GRAM ALTIN

    458,75% -0,70
  • Ç. ALTIN

    756,9375% -0,70