Mehmet BABACAN, Eğitimci- Yazar ve Şair


ONUR ANDI

Emekliliği içine sindirememiş olan Köy Enstitülü yaşlı öğretmen; balkonda oturup, kitap okumayı; duygularını küçük notlar halinde yazmayı; yorulduğunda da sokağı seyretmeyi bir tür tutku haline getirmişti.


Apartman sakinleri, özellikle de balkon komşuları, yaşlı adamın bu tutkusuna alıştıklarından, dikkatini dağıtmamaya özen gösterirlerdi. O da, komşularının bu inceliğine, tüm yüreğiyle alkış tutar, minnet duyardı.

Yanaşık yakın düzende yapılmış olan apartmanların balkonları öyle yakındı ki, aradaki ikişer korkuluk demirine dikkat edilmese, upuzun bir balkon sanılabilirdi. İster istemez, komşuluk ilişkileri de o denli yakın; kimileriyle içli-dışlı olabiliyordu.

En çok da, komşuların çocukları ilgilendirirdi onu. Çünkü gençlik, Atatürk’e ulaşan bir köprü gibiydi beyninde. O yüce insanın, gençlik konusundaki, o engin düşünceleri, yüreğini kabartır, gözlerini doldururdu hep.

Gençlerin, cıvıldaşan şakalaşmalarında, çığlıklarında kendi gençliğini yeniden yaşar, tanımsız bir mutluluk duyardı. Onlarda, yanlış davranışlar ya da kısır değerlendirmeler gördüğünde: “Ata’yı üzmeyin gençler” diyerek takılır; ama asla azarlayıcı ses tonu kullanmazdı. Hatta “Gençler, yanlış yapmaktan korkmayın; aynı yanlışı iki kez yapmaktan korkun.” derdi.

Komşular grubuna yeni katılmış olan bir kiracı, bu söylemi ilk kez duyduğunda anlayamamış “Beyefendi! Çocuklara yanlış yapmayı mı öğütlüyorsunuz?” diye diklenmek istemişti de; yaşlı adam, hiç kızmadan sabırla “Yanlış yapma korkusunun eylemsizliğe neden olduğunu; eylemsizliğinse, üretkenliği ve özgüveni kısırlaştırdığını” ayrıntısıyla anlatmış; “Yaşam boyunca öğrendiklerimizin, gözlemlerle; sınama-yanılma yoluyla ya da aynı yolla önceden elde edilmiş bilgilerin etkisiyle kazanıldığını; önemli olan şeyin yanlışlardan ders çıkarabilmek olduğunu; hatta bunun, özeleştiri anlamına bile geldiğini” bir güzel sayıp dökmüştü de, adam özür dilemekten perişan olmuştu.

Sağ taraftaki komşunun, yirmi beş yaşlarındaki oğlu Şükrü, dut yemiş bülbül gibiydi son günlerde. Hani, dikkat çekecek kadar suskun kalanlara öyle denir ya. Şükrü, biraz içedönük, duygusal olmakla birlikte; kardeşleriyle, arkadaşlarıyla, hatta annesiyle bile şakalaşabilen, yaşam dolu bir gençti. Tezgâhtar mı, pazarlamacı mı bilmem, tekstil işinde çalışır, ama bir gün olsun, yorgun-argın, oflaya- puflaya geldiği görülmezdi.

İşte, o Şükrü’ye bir şeyler olmuştu. Evlerinin balkonunda saatlerce, hiç konuşmadan, hiç kıpırdamadan oturabiliyordu. Ayağa kalktığındaysa, uykuda mı geziyor, bulutların üstünde mi yüzüyor, anlaşılması zor davranışlar gösteriyordu. Bakışları ya bomboş, ya da görüş alanının ötesinde bir noktaya takılıp kalmış gibiydi. Kimseye söyleyemediği bir derdi olduğu belliyken, aile fertlerinin kayıtsız kalışı nedendi?.

“Acaba bir yardımım dokunabilir mi? Komşu komşunun külüne muhtaçtır sözü böyle günler için değil mi?” diye düşündü yaşlı adam. Olacak ya, çok geçmeden otobüs durağında rastladı komşu delikanlıya. Gene aynı dalgınlık içindeydi. Belli ki, otobüs bekliyordu. Oysa bu gidişle otobüs geçer gider, haberi bile olmayabilirdi.

Yaşlı adam, heykel gibi duran gencin omzuna, korkutmaktan çekinircesine dokundu.

“Hayırdır delikanlı! Sizin çağınızda heykel böyle mi dikiliyor? Bizim zamanımızda, bir gencin tunçtan heykeli bile, nerdeyse yerinde duramazdı.” Genç, ürpererek kendine geldi. Bir boşluktan yere düşmüş gibiydi. Yeni konumuna uyumunu zorlaştıran sorular vardı önünde “ Bu adam ne söylüyordu? Beyni, duyguları nereye gitmişti?” “Bir ruhsal bunalıma mı düşüyordu?” “ Yüreğine çöken sıkıntının ağırlığı altında, doyasıya ağlamak isteyişi nedendi?” “Ama erkek ağlamazdı ki” Bu kez, boş değildi bakışları; soru dolu gözlerle bakıyordu yaşlı adama. Ama dili tutulmuş gibiydi. Dudaklarının titreyişi, imik boğumlarının inip çıkışı, bir şeyler söylemek istediğini ortaya koyuyorsa da, sesi çıkmıyordu.

Yaşlı adam, kurtarıcı gibi girdi söze: “Kendini yorma çocuğum, tanımadın mı beni? Komşuyuz ya. Ben seni iyi tanıyorum Seni bunaltan şeyleri de tahmin edebiliyorum. İlgilenmeyip geçer giderdim; ama seni beğeniyorum. Yetenekli, kişilikli bir gençsin. İçine düştüğün durumdan ötürü de, sana acıyorum. “ Aklını başına topla” diyeceğim ya; durumunu niteleyip, çözümleyemiyorsan, nasıl toplayacaksın ki? O yüzden, sana söylemek istediklerim var. Bilmem beni dinler misin? “ Olabilecek önerilerimi, kesinlikle, yerine getir” demeyeceğim. Senin bileceğin iş. Ancak bir kez sonuna kadar beni dinlemeye ne dersin? İstersen, yarına kadar düşün. Karar verirsen, sana uygun yerde ve zamanda, iki arkadaş gibi, oturup, konuşalım. İşte kartım. Hadi, hoşça kal delikanlı.”

“İlginç bir adam” diye düşündü delikanlı. Önce kendine çok uzak buldu adamı. Baba- oğuldan bile uzaktılar. Dede-torun sayılabilirler miydi? Yaşlı adamın yaklaşımını, dilinin tatlılığını, söyleminin düzgünlüğünü düşününce, o kadar da uzak gelmedi; hattâ hafif bir yakınlık bile duydu.

Sıkıntısını, biriyle paylaşmaya ne kadar da muhtaçtı. Fakat yeterince anlayabilecek, en azından, alaya almayacak kaç arkadaşı vardı ki? Bir bir portreler geçti gözünün önünden. Her biriyle ilgili bir yığın yürek burkuntusu vardı. Kahreden sıkıntıları paylaşma isteğinin içinde, güven özlemi kadar, sığınma arzusu da mı vardı ne? Saatler ilerledikçe, ibreler yaşlı adamı göstermeye başlamıştı.

Apartman komşularından olan bu adamı, biraz tanıyordu aslında. Bir öğretmen emeklisiydi o. Köy Enstitülü öğretmen diyorlardı. Yaşı yetmişleri aştığı halde; yaşam ve şiir sevdalısı, dinç bir adamdı. Atatürk ilke ve devrimleri ışığında; ulusal sorunlarımızı; lâik ve demokratik Cumhuriyetin erdemlerini; söylemlerine sıkça konu eder; anlatımlarına gülmece katınca da, ayrı bir haz duyulurdu. Uzaktan, hayranlıkla dinlediği bu adamla, arkadaşça dertleşebileceği aklından geçer miydi hiç? “Olmaz olmaz” bir kez daha doğrulanıyordu?

“Hikmetinden sual olunmazmış” ya… Yol, döndü dolaştı, aynı kavşağa geldi. Belli ki, yaşlı adamın dizinin dibine oturulacak, sözleri dinlenecekti.

Eli titreyerek uzandı telefona: “Günaydın amca! Ben Şükrü’yüm. Dün konuşmuştuk ya.” “ Rahatsız ettim, özür dilerim.” “ Önerinizi kabul ediyorum. Uygun göreceğiniz yerde sizi dinlemeye hazırım.” Yanıtı hemen verdi yaşlı adam: “ Tamam arkadaşım. Yarın saat 17’de, Öğretmenevi’nin bahçesi uygun mu sana?”

Randevu tamamdı. Şimdi, tüm duygular, ikilemler, korkular bir baraja doğru toplanıyordu. Keşke bir an önce, o barajın kapağı açılsa da, ne olacaksa olsaydı… “Gün ola, harman ola” mı derdi eskiler? Her zamankinden daha uzun gibi geldi, o gece, o gündüz…Yoksa, zamanla ilgili her şey yorgun mu düşmüştü? Randevusuna birkaç dakika da erken geldi yaşlı adam. Zaman konusunda hovardalık etmemeyi Köy Enstitüsü’nde öğretmişlerdi onlara. İyi de etmişlerdi ki, hiçbir zaman iki ayağı bir pabuca girmek zorunda kalmamıştı.

Çok tatlı bir tonlamayla esenledi yaşlı adam. Alışılmış bir buluşma havası içinde çayları söyledi. Delikanlıyı tedirgin etmeden, bir dostluk ortamı yaratmaya özen gösterdiği belliydi.

Delikanlı, sandalyedeki eğreti oturuştan yavaş yavaş sıyrılmaya başladıysa da, dilini-damağını kurutan, acabalar vardı beyninde: “Acaba yaşlı adam ne soracaktı, neleri öğrenmek isteyecekti?” “Ne söylemeliydi, ne kadar söylemeliydi?” “Sırların sınırı nerde başlayıp, nerde bitiyordu?” “Ya da durup dururken, kendini sorgulatmak doğru muydu?”

Yaşlı adam, durgun havayı dağıtmak istercesine girdi söze; “ Ee delikanlı! Nasılsın bakalım dünden beri.?” Genç, ”Eyvah! Sorgulama başladı” diye geçirirken içinden; ”Hiç iyi değilim amca” diyebildi kekeleyerek. Yaşlı adam, düşüncelerini okurcasına; “Korkma, ben seni sorgulamayacağım. Böyle bir hakkım yok zaten. Sadece, konuya giriş için düşündüğüm saptamaların doğru olup olmadığını anlamak bakımından bir-iki küçük sorum olabilir. O kadarı için de, umarım bağışlarsın beni.” Ebemkuşağı renkleri, kısa süreli de olsa, gencin yüzünü yalayıp geçiyordu ara ara…

Adam, birden bire girdi söze; “Arkadaşım, görüyorum ki, yüreğinde bir sevda var. Kim olduğunu filan sormayacağım. Yalnız, o da seni seviyor mu?” “ Amca, benim sevgilim yok ki”

“ Hani ben, gama- kedere gömülüp, arpacı kumrusu gibi düşünüşünü; sevgilisi terk etmiş âşığa benzettim de, onun için söyledim” Desene daha basit bir konu.” “ Vallahi bilemiyorum amca. Dövsen olmaz. Sövsen olmaz. Kaçıp gidecek yerim yok, param yok. İntihar etmeyi de henüz göze alamadım”

“ Peki kardeşim, seni bu hallere sokan derdin ne? Dermansız dert yok denir. Belki senin derdinin de bir çaresi vardır” “ Amca benim derdim, suçum “ başarısızlık. Sınavdan sınava ben zehir yerim, zehir içerim. Öbür sınavda başarısızlığım bir kat daha artar; dünyam da bin kat kararır. Biliyorum amca anlamakta zorlanıyorsunuz. Hangi çağda olduğumuzu düşünürseniz, anlamakta daha da zorlanabilirsiniz.

Biz dört kişilik bir aileyiz. Yaşlı Annem, Babam ve Ağabeyim var. Ağabeyim okuyamamış; askerliğini de yapmış bir işsiz. Ailem beni okutmak istiyor. Onlara göre, ben üniversiteyi bitirirsem ailecek kurtulduğumuz gibi, dünya da kurtulabilir. İlk başarısızlığımda allak-bullak oldular. Sanki ilk kez oluyormuş bu. Ben sadece utanmakla cezalanmış oldum.

İkinci başarısızlığım artık affedilemezdi. Yediğim- içtiğim haramdı. Utanmadan nasıl yüzlerine bakabiliyormuşum? Üçüncü sınavda, başaramayacağım duygusunun elinde tutsaktı kalemim. Sınav kâğıdımın üstünde oturuyor gibiydi ailem. Keşke güler yüzle baksalar…

Amca, aslında ailemin isteğini yanlış bulmuyorum. Geçim sıkıntısı içindeyiz. Daha iyi bir yaşam düzeyine kavuşmayı özlüyorlar. Ben de elimden geleni yapmaya çalışıyordum. Ama onlar moralimi bozdukça, elimden geleni de yapamaz oldum. Korkarım, çok başınızı ağrıttım.” “ Hayır hayır kardeşim, aksine çok sevindim. Sen sorunlarını ve nedenlerini açık- seçik bilen bir gençsin. Sen yalnızca, cephede yalnız kalmış bir askersin. Sana yardımcı destek güç gerekli. Beni dinlersen, ikimiz o gücü yaratabiliriz. Öncelikle şunu öğrenmek isterim: Ailenle konuşmamı ister misin?” “ Aman ha! Bir de bizi şikâyet mi ettin diye, suçlarlar beni”

“ Öyleyse çözümü ikimiz yaratacağız. Şimdi, konu hakkındaki görüşümü ben ortaya koyayım:

Genç arkadaşım, söyleyeceklerimin pek çoğu zaten bildiğin şeyler olabilir. Onları bağlantıları ile buluşturup, kullanmak az şey değildir.

Doğanın sahip olduğu maddi- manevi tüm değerler iki kutupludurlar. (Artı- Eksi/ Doğru- Yanlış/ Uzun- Kısa / Güzel- Çirkin / İyi- Kötü vb.) Hareketin özüdür bu. Başarının karşıtı da başarısızlıktır. İkisinin de aynı düzeyde olması denge sanılmıştır hep. Oysa o durum sıfırdır, bir yok oluştur. Gerçek denge, olması gerekenin, gerektiği düzeye ulaşmasıdır.

Neyse, lafı çok dağıtmayalım da, senin sınav ortamına dönelim. Sınav kâğıdının üstünden ailen Nemrut bakışlarla bakıyorlar. Başarısızlık psikolojisi onlara yaslanmış durumda. Başarı umudu taşıyan psikoloji ise ağlamaklı gözlerle bakıyor sana. Bir savaş cephesi bu. Başarı psikolojisini güçlendirmekten başka bir silahın var mı? İnat pek sevilen bir davranış değildir. Belki de rastgele kullanıldığı içindir. Hedefi doğru seçilmiş, tutarlı inat, bir silah gibidir. Şimdi söyleyeceklerimi yaz bir kâğıda:

( Benim neyim eksik. Normal bir insanım. Her insanın yaşamında başarı da vardır; başarısızlık da. Ben bu sınavı kazanıp, onurumu ayağa kaldıracağım. Onuruma söz veriyorum. ) Sınav gününe kadar her akşam, bu metni oku, öyle yat. Sınav günü de, bir kez daha yinele ve yanıtlamaya öyle başla. Kimseye bir şey söyleme ve tartışma. Yanlış anlama sakın. Bu metin bir dua, bir büyü filan değildir. Bu metin, kendi özüne söz verişindir. Bu metin, yaşam boyu kendi benliğimize borçlu olduğumuz Ant’tır.

                ***

Sonra ne mi oldu? O genç sınavı kazandı; üniversiteyi de başarı ile bitirdi.Şimdi benden, iş bulmak için formül istiyor. 07. 10. 2020

 



YAZARLAR

  • Perşembe 20 ° / 8 ° Parçalı bulutlu
  • Cuma 21 ° / 7 ° Bulutlu
  • Cumartesi 21 ° / 7 ° Parçalı bulutlu
  • BIST 100

    1.336%0,81
  • DOLAR

    7,8842% -0,86
  • EURO

    9,3892% -0,97
  • GRAM ALTIN

    458,33% -0,79
  • Ç. ALTIN

    756,2445% -0,79