Mehmet BABACAN, Eğitimci- Yazar ve Şair


SADIK USTANIN YERİ/( Kadehlere Düşer Kimi Anılar)

Elli yıl kadar önce tanımıştım Sadık Usta’yı. O, bir meyhane aşçısıydı.  Meyhane ortamını bilenler bilir. On


Elli yıl kadar önce tanımıştım Sadık Usta’yı. O, bir meyhane aşçısıydı.  Meyhane ortamını bilenler bilir. Onun içkisini, suyunu içenler bilir. Bir Sırat Köprüsü’dür ki o, kıldan ince, geçenler bilir. O dergâhın erbabıdır Sadık Usta. O el almışlık yüzünden, açtığı her lokantada, meyhane havası esip durmuştur. Elinde rakı kadehiyle, tezgâhın başında dururken, “İçiyorum, öyleyse varım.” diyen bir tavır sergiler; müşterilerine bakışlarıyla bir bir selam gönderirdi.
Sadık Usta’nın, meyhanemsi lokantasında bir masam vardı benim; hep rezerve dururdu. Gelemeyeceğim, kesinlikle bilindiği halde; biraz sonra gelip oturacakmışım gibi, hazır tutulurdu. Masanın ortasına yapıştırılmış gibi duran, küçük desenli vazoda, mevsimine göre, taze ya da yapma çiçekler eksik olmazdı. Benim olmadığım bir gün, yeni evli bir çift oturmak istemiş de, “ Orası dolu” denilerek, izin verilmemiş. Gerçek patronun ben olduğumu iddia edenler bile olurmuş. Nasıl olsa, para verdiğimi gören yok. Çünkü aybaşına bağımlıyız. Yani, iki kez sarhoş olanlardanız. Hani, veresiye içenler iki kez sarhoş olurlarmış ya…
Sadık Usta’daki bu incelik, bu gönül enginliği, beni teşvik mi ediyordu yoksa? Gidemediğim günlerde bile, hep aklımın orda kalışı bu yüzden miydi? Çünkü alkole bağımlılığım yoktu. Kuşkusuz, her esnaf müşteri çekmek için çeşitli yöntemler kullanır; en doğal hakkıdır onların. Hatta esnaflık gereğidir de. Sadık Usta’nın bana karşı böyle bir yöntem kullanmış olabileceği, her aklıma geldiğinde, komplo teorisi sayıp, kovuyordum beynimden. Çünkü öyle olsaydı, o sıcak ilgi başkalarına da gösterilirdi.  Kim bilir, belki frekanslarımız uyuşuyordu; belki de, yıldızımız barışıktı…
***
Sürgünlerle, sorunlarla ayrıldığım o yöreye, yıllar sonra yolum düştü. Acaba, Sadık Usta’nın yeri hâlâ çalışıyor muydu? İlişkimiz kesileli yıllar olmuştu. Herkes kendi derdine düşmüş;. Kendi derdini, dertlerin en beteri saymış olmalıydı. Dostluğumuz yara almış olabilir miydi? Yoksa sadece küllendi mi? Kilometreler ve geçen 25 yıl, iplik iplik çözebilir miydi dostlukları? Kimi umutlar kırıla kırıla, fay misali, dostluk depremleri mi doğardı? 
Her neyse? Uzun zaman geçmişti; kopacaksa şimdi kopacaktı dananın kuyruğu? Lokanta aynı yerde, aynı biçimde, ama biraz mahzunca görünüyordu. Sıvalar matlaşmış; badana kirli, cam- çerçeve yorgun ve durgun bakıyordu çevreye. 
Uzaktan gören Sadık Usta, uzun bir “Ooo!” çekerek, yumak yumak koştu bana doğru. Kucaklaştık. Hasretin tüm dozları sarmaşık gibi sarmıştı vücudumuzu. Müşteriler “Kim bu?” dercesine hayretle bakışıyorlardı. Hepsi de yabancı çehreler. Yalnızca bir yaşlı garson vardı beni tanıyan. Emekliliğini bekliyormuş. Sadık Usta tanıtmak zorunda kaldı: “ Arkadaşlar, içki içmek isteyenler, öncelikle bu adamın tezgâhından geçmelidir.” deyişi, inşallah“ Ayyaşların piridir” şeklinde anlaşılmamıştı.
Benim masam gene yerindeydi. Ama o görkemli masa değil. Boş kalmasın diye konmuş. Derme- çatmalığını örtsün diye, yırtık bir örtü örtülmüş. Ardında kırık bir sandalye. Hani nerde dört mevsim çiçek açan vazosu?  Ama ikilemler içindeyim: Otursam eski masama. Gülümseyerek gene doldursam kadehimi. Özlemini duyduğum o coşku dolu anları, umut yüklü heyecanları bulabilir miydim? İçimden geçeni anlamış gibi o eski garson, kaşla- göz arasında masayı donatıverdi. Yalnızca, kadehimi hep kendim doldurduğumu unutmuş olmalıydı. Oturdum masaya. Hem nezaket kuralları, hem de içimdeki umut kırıntısı, başkaca davranışa izin vermiyordu. Her şeyin anahtarı, ilk yudumdaydı sanki. Sadık Usta elinde kadehiyle, tezgâhın başında yerini almıştı. Hayal kırıklığından korka korka ilk yudumu aldım. Ey vah! Benim özlediğim değildi bu. Herkes merakla bana bakıyordu. Bir şeyler söylemem gerektiğine inanıyordum. Ama ne söylemeliydim? Kalemimi çıkarıp, masaya serilmiş olan ambalaj kâğıdına yazmaya başladım. Duygu yoğunluğumu bozmamaya özen gösterircesine, sessiz davranıyordu çevrem. İçimden geçen duyguları, şiirsel dizeler halinde döktüm kâğıda. Bu kadar saygılı davranan insanlarla, yazdıklarımı paylaşmak, boynumun borcu olmuştu:

KADEHLERE DÜŞER KİMİ ANILAR
Benim değil bu kadeh,
canım garson;
kırk yıldan beri beni tanıyorsun.
Bilmez miyim hiç,
benim değil bu kadeh.
Bu masa da benim değil ya, eh!
Şu kırık sandalye, şu yırtık örtü,
neyse, idare eder.
Ama bu kadeh yabancı,
yabancı be birader.
Boz bulanık değildi,
böyle hüzünlü bakmazdı,
benim rakım;
-Dostların bir bir yitimi değil de merakım-
Hani yelken açardı esrik dizeler,
rotası hiç şaşmazdı.
Rengarenk söylerdi dilim, 
böyle dolaşmazdı.
Her yudumda bir oh! çekilir,
yanaklar al al olurdu.
Aslanın ak sütü gibi helâl olurdu.
Bir pula satardık her akşam,
yaşanası dünyayı.
Kat kat büyütürdük yürekte 
öznesiz sevdayı.
Dostluğu meze yapardık dost masalarla.
Şarkılara sarardık gamı kederi.
O konser ki,
sürer gelirdi,
ta ezelden beri.
Bazen coşar da yürek,
şiirler dökülürdü,
dize dize;
hafif bir sızı çökse de içimize,
Kalkan kadehlerle selâmlardık
“ Rindamı Kiramı” Hayyam’ a kadar.
Bazen de basıverir efkâr,
fırtınalar kopardı, 
şimşeksiz/ yıldırımsız;
Bulutlar düşerdi yere,
ıpıslak/ sımsıcak.
Öyle bir yol ki,
hâlâ ıssız;
ayak izleri halâ kaçak…
Neler değişti bir bilsen / neler;
Hüzzam ’da tutsak şimdi 
Şarkılar / türküler.
Dört değil gayrı mevsim,
kışa mecbur bir sonbahar kaldı;
İrem Bağları’ nca gül açan yerde,
Malarya sarısı sevdalar kaldı.
Sessizlik hâlâ sürüyordu. Büyülemiş gibiydiler. Ansızın “Bir daha!” diyen bir ses patladı.
Bir kez daha okudum. Yinelenen istem seslerine karşı koyan Sabri Usta:
“ Tamam dostlar!  Tadında bırakalım ki, unutulmazlığa erişsin” diyerek, esnafça noktalamıştı
Saygılar, sevgiler olsun...
. .


 



YAZARLAR

  • Pazar 28 ° / 15 ° Bulutlu
  • Pazartesi 32 ° / 18 ° Bulutlu
  • Salı 29 ° / 16 ° Parçalı bulutlu
  • BIST 100

    1.408%0,03
  • DOLAR

    8,0614% 0,68
  • EURO

    9,6770% 0,74
  • GRAM ALTIN

    460,45% 1,36
  • Ç. ALTIN

    759,7425% 1,36