Hüseyin Erkan, Eğitimci/Yazar


YÜREĞİMDE YAŞIYOR HÂLÂ

İlkokul yıllarımız boyunca, “Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak; yurdumu,  ulusumu özünden çok sevmektir.” diye ant içtik hep. İçmesine içtik de, bir işe yaradı mı? Andımızda verdiğimiz sözlerin hangisini yerine getirdik?


                Küçüklerimizi koruyup büyüklerimize hak ettikleri saygıyı gösterdik mi acaba?

                Hele hele yurdumuzu ve ulusumuzu kendimizden ( beş – on kuruşluk menfaatimizden) daha çok sevebildik mi? (Andımızda geçen “ulus” sözcüğü 1930’lu yıllarda “budun”, 1980’den sonra “millet” olarak kullanılmıştır.)

                “- Aman Erkan Bey, düşündüğün şeye bak. Benzer yeminleri doktorlar, askerler, milletvekilleri de ederler. Kimsenin ettiği yemine sadık kalıp kalmadığı sorgulanmaz ki, ilkokul çocuklarının yemini sorgulansın!”  diyorsunuz; öyle mi?

                Güzel diyorsunuz da, ne cevap verebilirim size! Yani siz şimdi bana, “Laf olsun, gösteriş olsun; diye yapılıyor o törenler. Ciddiye alma!” mı demek istiyorsunuz bana? Pekiyi, öyle olsun!

                Bir yazar, “Bütün anne babalar, çocuklarını sevdiklerini söylerler de, ‘Ben çocuğuma saygı duyuyorum.’ diyeni duyan var mı?” diye soruyordu.

                “Kimdi o?” diye düşünüp şöyle bir göz gezdirince kitaplığıma, yazarını da buldum, kitabını da…

                Bakın, “ Ben çocuğuma saygı duyuyorum; diyeni göremezsin.” diyen Erdal Demirkıran, şöyle devam ediyor:

                “Kurdukları hayaller, düşlerindeki hevesler kursaklarında kalır hep. Sonra gider elin Fransız’ı, İtalyan’ı başarır.”

                Sonuç mu? Çocuklarımızı aşırı sevdiğimiz ama onlara hiç saygı duymadığımız için bütün düşüncelerini küçümseyip buluş, icat ve keşif atılımlarını körleterek her girişimlerine engel oluruz. Dolayısıyla, iyilik yaptığımızı zannettiğimiz çocuklarımıza bilmeden, kötülük üstüne kötülük yaparız hep.

                Bir bakıma, onların yeteneklerini kendi ellerimizle budarız. Okullarda öğretmenler de öğrencilere saygı göstermeyince, onca emek sonucu bir sürü diplomalı pısırık korkaklar yetiştirmiş oluruz. Sonra da,  “Neden bütün buluşları, yenilikleri ve icatları gâvurlar yapar?” diye şaşar kalırız.

                Diyor ki, Erdal Demirkıran:

                “… Sadece sevmek yerine biraz da saygı duymak gerek. Sadece ona değil, kötü eylemlerine henüz şahit olmadığımız bütün insanlara saygı duymalıyız, duymalısın! Biri bir şey söylüyorsa, hiç olmazsa cümlesi bitinceye kadar, tek satırlık da olsa hak vermelisin ona ama sen tam tersini yapıyor, adam daha elini kaldırır kaldırmaz ‘Yanlış!’ diye bağırarak kolunu kırıyorsun.”

                Evet, “And” ımızda söylediğimiz gibi, küçüklerimizi öyle güzel koruyoruz ki, değmeyin gitsin! Hele hele zararlı kitaplardan, zararlı düşüncelerden!.. Hele hele eşitlikten, özgürlükten, adaletten!..

                Bu kadar büyük fedakârlıklarımızdan sonra, gençler bize çok büyük ve derin bir saygı ve sevgi duyuyorlarsa, hakkımız değil mi bizim!

                Bir de birbirimizi müthiş bir kıskanma huyumuz vardır bizim. Erdal Demirkıran bu konuya şu cümle ile başlamış:

“Amerikalı bir zenginin ya da bilim adamının başarısını gayet zevkle ve şevkle karşılarken, bir Türk’ünkini kıskanırız. Bu cidden inanılmaz bir çelişki! Fenerbahçeli bir taraftarın Galatasaray’ı alkışladığına kaç kez şahit oldun sen ya da tam tersine?”

                Bu konuyu, “Sözün özü” diyerek şöyle bitirmiş yazar:

                “İnsanların yaptıklarına bakıp onları yüceltmekten asla çekinme; hiçbir kaybın olmaz; aksine yüreklendirmiş ve daha büyük işlere imza atmalarında, başarılarında pay sahibi olmuş olursun.”

                Bu Erdal Demirkıran, benim gibi düşünüyor aynı. (Tamam canım, sizin dediğiniz olsun; ben O’nun gibi düşünüyorum.)

                Biraz daha dinleyelim mi bu seçkin yazarı?

                Mademki “Evet” diyorsunuz; ben susayım öyleyse:

                “… En çok sevilen insan olmaktan daha büyük bir makam var mıdır yeryüzünde? Yoktur! Böyle biri olmak için en kestirme ne yapılması gerekir? Sevilme derdi olmadan en çok seven insan olduğun anda bunu başardın demektir.”

                Bu sözlerinin “Sağlama”sını da şöyle yapıyor:

                “Eğer benim bu dediğim doğruysa, bunun tersi de doğru olmalıdır. Peki, bakalım doğru mu? En sevilmeyen insan olmanın formülü, insanları sevmemektir. Hadi dene! Gördüklerine nefretle birer kere bak, herkesin sana aynı nefretle karşılık verdiğini göreceksin. Mesela bir bakkala git, ekmek al ve parasını suratına fırlat da gör bakalım neler oluyor, kapılar nasıl kapanıyor yüzüne? Demek ki, haklıyım!”

                Siz ne dersiniz? Gerçekten de haklı değil mi?

                Ve bakın, başka ne diyor bu konuda:

                “Demem o ki, etrafının güçlü olmasından korkma, en garibanları sen ol hatta!.. Bu nasıl bir zenginlik biliyor musun sen? ‘Dostlarım kudretli olsun!’ cümlesini kurabilmek nasıl bir büyüklük, nasıl bir özgürlük; bunu ancak içten söyleyince hissedebilirsin. Herkese yardım et ve bırak isteyen istediği kadar büyüsün… Ne olacak biliyor musun? Eğer tedirgin olmadan onların ‘en’ olmasını istersen hiç kuşkusuz en büyükleri sen olacaksın. Şimdi en sevdiğin insanı, gönülden bağlı bulunduğun kişiyi düşün. Aklından geçenin kim olduğunu biliyorum: Senin iyiliğini en çok düşünen…” (*)

                Sevginin en güzeli, karşılıksız sevmektir. İçinde “karşılık” yani “çıkar sağlama” düşüncesi varsa, sevgi değildir ki o. Çıkarcılıktır; yalakalıktır; kandırmacadır.

                1958 – 1959 ders yılında, Aksu Öğretmen Okulu Müdürü Enis Türközün,  öğrencisi Hüseyin Erkan’ı sevmesinin, “İlle de İstanbul – Çapa Eğitim Enstitüsü’ne gitmelisin!” diye teşvik etmesinin, gitmesini önleyen en önemli engeli ortadan kaldırmak için ne gerekirse yapmasının sebebi ne olabilirdi?

                Tüccar da değildi Hüseyin Erkan’ın babası, müteahhit de… Kaymakam da değildi, vali de… Dahası, iktidardaki partinin ocak bucak başkanı da değildi.  “Ya neydi?” diye mi sordunuz:

Yeterli toprağı olmayan bir köylü parçası!.. Kimsenin saygı duymadığı bir rençper!..

                Yüksek kısma gitmemi önleyen tek nedenin, ailemin maddî gücünün yetersiz olduğunu öğrenince, kimse kendisinden bir şey istemediği halde, O, kendi yetkisini kullanıp yapılabileceğin en iyisini yaparak bu engeli ortadan kaldırdı. (Köydeki babamı davet edip, okula güvenlik görevlisi olarak aldı. O zamanlar, “gece bekçisi” deniyordu bu işi yapanlara.)

                Böyle yapmakta ne mecburiyeti, ne menfaati vardı; sevgili öğretmenim ve müdürüm Enis Türköz’ün?

                Sevginin, “katıksız sevgi”nin gücü ve güzelliğini hiçbir şeyde bulamazsınız!

                Her zaman ve her yerde sevgi ve saygıyla andım; bu 24 ayar altın yürekli öğretmenimin adını. Dicle’de görev yaparken 1962’de, Gaziantep Öğretmen Okulu’nda görev yaptığını öğrenince gidip elini öptüm. 1973’te İstanbul Millî Eğitim Müdür Yardımcısı idi; yine saygıyla öpmek kısmet oldu; ellerini.

                Hiçbir öğrencisinden, hakkında kötü bir söz duymadığım sevgili öğretmenim, öbür dünyaya göçeli çok oldu ama Ahmet Tuncer, Musa Okay, Rıfkı Can, İhsan Özel, Hasan Atalay, Perihan Atalay, Osman Aybastı, Naciye Aybastı ve Mehmet Karakapıcı gibi O da yüreğimde yaşıyor hâlâ! (**)

-----------------------------------------------------------------------------------------

(*) Bir Türk Dünyaya Bedel İki Türk Lak Lak Eder (Erdal Demirkıran, Kashna Kitap Ağacı Yayınları,       İstanbul 2013)                                                                                                                                                                           (**) Kendileriyle son kez, bu yazıyı yazmadan bir hafta önce telefonla görüşüp sevgi ve saygılarımı ilettiğim Şenay Can, Zeliha Karakapıcı, Ali Uyar ve Mustafa Şanlı öğretmenlerime de Allah’tan rahmet diliyorum.

 

 



YAZARLAR

  • Çarşamba 24 ° / 8 ° Parçalı bulutlu
  • Perşembe 20 ° / 8 ° Parçalı bulutlu
  • Cuma 21 ° / 7 ° Bulutlu
  • BIST 100

    1.325%0,34
  • DOLAR

    7,9191% -1,08
  • EURO

    9,4396% -0,89
  • GRAM ALTIN

    459,48% -1,23
  • Ç. ALTIN

    758,142% -1,23