Hüseyin Erkan, Eğitimci/Yazar


DÜN KOMÜNİST, BUGÜN TERÖRİST!


“Dünyada şaşılacak hiçbir şey yoktur;

kitap hariç” sözü, benim kitaplar karşı-

sındaki şaşkınlığımı da dile getiriyor.

                                               İzzettin ÇELİK

 

                Yaklaşık 8-10 yıl önceydi. Cep telefonum çaldı. Bilinmeyen bir numaraydı arayan. “Buyurun”, diyerek açtım:    

                - Hüseyin Erkan öğretmeni aramıştım.

                - Buyurun, benim.

                - Ben, Dicle Öğretmen Okulu’ndaki üvey evlatlarınızdan öğrenciniz Ali Taşdelen…

                Yüreğime bir ok saplanmış gibi oldu. Hiçbir öğrencimi üvey evlat gibi görmemiştim ama!..  Yaklaşık yarım yüzyıl geçtikten sonra, apaçık böyle söylüyordu; bir öğretmen öğrencim işte.

                O güne dek mektup yazan, ziyaretime gelen, telefon eden sevgili öğrencilerimin hiçbirinden duymamıştım; benzer bir eleştiriyi.

                Onlar yazıp söylememişti ama Erganili Ali Taşdelen, “Nasılsınız?” bile demeden henüz, eleştiri okunu fırlatıvermişti hemen.

                Birkaç saniyelik şaşkınlıktan sonra, “Niçin üvey evlat öğrencimiz oluyormuşsun sen canım?” diye sordum; merakla:

                - Hocam, bildiğiniz gibi 600 – 700 öğrencisi olan yatılı bir okuldu Dicle. Bir de Ergani’den gelen 20-25 kadar gündüzlü öğrenci vardı. Ben işte o gündüzlü olan ‘üvey evlat’ öğrencilerinizden…

                - Niçin üvey evlat oluyorsunuz? Farklı mı davranıyorduk size?

                - Sınıfta farklı davranmıyordunuz belki, ama…

                - Evet, ama?

                - Yatılı öğrencilerinizin günde üç öğün yemeğini, çorabına, ayakkabısına varıncaya kadar her türlü giysisini, ders kitabını, defterini, kalemini, dahası silgisini bile veriyordunuz da bizi görmüyordunuz hiç.

                - Doğru söylüyorsun. Yatılı öğrencilerin bu ihtiyaçlarını karşılayacak parayı veriyordu devlet. Gelen para, ancak onlara yetiyordu. O nedenle gündüzlü öğrencilerimize bu yardımlar yapılamıyordu.

                - Bunu anlıyorum hocam, anlıyorum da, mümkün olabilecekler de yapılmıyordu.       

                - Ne gibi?

                - Sabahları 4 saat dersten sonra zil çalıyor, yatılı arkadaşlarımız öğle yemeği için yemekhaneye koşuyordu. Biz sınıfta üç-beş gündüzlü kalıyorduk. Kimse sormuyordu bize; “Ekmeğiniz, yemeğiniz var mı?” diye. Oysa, bize de bir iki masa ayrılabilir, bize de sıcak bir tas çorba verilebilirdi. 600-700 öğrenciyi doyuran okul, 20-25 öğrenciyi mi doyuramazdı? Ve ben, içim cız ederek görüyordum; çöp bidonuna dökülen yemek artıklarını.

                Doğru söze niçin yanlış diyeyim ki! Benim de yüreğim, bu sözleri duyunca.

                Evet, doğru söylüyordu; Erganili Ali Taşdelen. Hem bir teşekkür, hem bir özür borcum yok muydu benim, Diyarbakır’da yaşayan bu emekli meslektaşıma?

                Gerçekti; tüm söyledikleri. Ve ben 1961 – 1964 yılları arasında görev yaptığım Dicle’de, öğrencilere karşı sert ve olumsuz tutumlarından dolayı idareyle, özellikle müdürlerle, “eğitim şefi” denen eli değnekli müdür yardımcısıyla birçok kez tartışmıştım ama gündüzlü öğrencilerimizin bu sorunlarını dile getirmemiştim hiç. Ali Taşdelen söyleyinceye kadar da bilmiyordum; düşünmemiştim hiç.

                Tabii ya, tok açın halinden ne anlar?

***        ***        ***

                Ve bu kez, o üvey evlatlarımızdan biri olan İzzettin Çelik’ten söz edeceğim size. Özellikle niçin mi O’ndan? Çünkü O, yıllarca İzmir, Gaziantep ve Mersin’de öğretmenlikle birlikte aynı zamanda gazetecilik de yapmış; ayrıca üç kitaba imza atmış eylemci (aktivist) bir yazar…

                Ben, “Okur İçin Yazı/Yorum” adlı üçüncü kitabını okudum; geçen hafta.

                Şu anda Mersin’de yaşayan bu yorulmak bilmez emekli eğitimciyi kitabından tanıyabildiğim kadarıyla anlatmaya çalışacağım:

                Diyarbakır’a bağlı Ergani ilçesinin Kıralan köyünde doğar; İzzettin Çelik. (1944) Babası eğitmendir. İlkokulu köyde, ortaokulu Ergani’de bitirip bu ilçeye 3-4 km uzaktaki Dicle Öğretmen Okulu’na kaydolur.

                Üç yıl sonra, öğretmen olarak bitirince okulu, Lice’nin Fis köyüne atanır.

                İlçe kaymakamı Gürbüz İpek, halk için birşeyler yapmak isteyen genç ve idealist bir yöneticidir. Sorunları yerinde görüp çözüm yollarını halkla birlikte bulmak için köyleri dolaşmak ister. Ancak kaymakam Kürtçe, köylüler de Türkçe bilmemektedir.

                İzzettin Çelik, kaymakamın imdadına yetişir. Çünkü O, Dicle’deki öğrencilerimizin büyük çoğunluğu gibi Kürt kökenli, yani anadili Kürtçe olan bir öğretmendir. Birlikte dolaşırlar köyleri. Kaymakamın söylediklerini köylülere Kürtçe, köylülerin düşünce ve sorularını da kaymakama Türkçe olarak anlatır.

                Kitabında bu durumu yazdıktan sonra, şunu da belirtir özellikle:

                “O zaman parlak olabilecek, proje sayılabilecek görüş sahiplerine, rahatlıkla ‘komünist’ damgası vurulurdu. Şimdi de çok rahatlıkla ‘bölücü’ denildiği gibi…

                Fikir taşımayanların, iğdiş edilmiş beyinlerin tipik bir özelliği vardır: Damgalama…”(1)

                Daha sonra, Ankara Üniversitesi Özel Eğitim Bölümü’nü bitirip orta öğretime geçer. Gaziantep Fen Lisesi’nde çalıştığı dönemde Gençlik Merkezi’nin ilk rehberlik servisini kurup işitme engellilerin eğitimine öncülük eder. Daha sonra bu işi, tüm hizmet yılları boyunca en önemli görev sayar. İzzettin Çelik’in çok belirgin özelliklerinden biri de doğa sevgisi…

                İzmir’de çalıştığı yıllarda, nerdeyse yöredeki tüm tarihi ve turistik yerleri, laf olsun diye değil, bilinçli olarak gezer. İlk eseri olan “Çağdaş Turizm” o çalışmasının bir ürünüdür işte.

                Bir yandan da gördüklerini, düşündüklerini yöresel gazetelerde yazar sürekli.

                Mersin’e atanınca, “Toprak kaybı, toprak aşınması, toprak yitimi, aşınım” anlamına gelen “erozyon”a savaş açmış TEMA Vakfı’nın çalışmalarıyla yakından ilgilenir. Mersin Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Uğur Oral da bir doğa âşığıdır. Hem de sözde değil, özde… Üniversitesinin çevresine binlerce fidan diktirerek yerleşkesini cennete çevirmiştir.

                Hiçbir öneri ve düşüncesini sözde bırakmaz; İzzettin Çelik. Yararlı her girişime öncülük eder. Ya en önde yer alır, ya da en önde olanın yanında…  Fidan diker sürekli ve dikmeyi özendirir hep.

                “Atık Kâğıtla Çevre Duyarsızlığına Tepki” adlı sergisini, 8. kez açar; Mersin’de.(2) Kitabında, Dicle Öğretmen Okulu’nda üvey evlat olduğundan yakınmaz ama eğitmen babasının, annesi üzerine kuma getirdikten sonra “üvey evlat” durumuna düşmenin acısını hiç unutmadığını yazar.

                Evde üvey evlat, okulda üvey evlat!..

                Kim bilir, belki de iyi bir baba, bilinçli bir eğitimci, kitapları olan bir yazar ve sağduyulu bir yurttaş oluşunu çocukluğunun bu acı anılarına borçludur; İzzettin Çelik.(3)

Hüseyin Erkan

huseyinerkan.antalya@gmail.com

 

 

(1) Bu yazıyı bilgisayara geçiren kızım Dilem Gözde, yazarın bu tümcelerini okuduktan sonra, parantez açıp şunları yazmış: “Kesinlikle katılıyorum. Hay ağzına sağlık, İzzettin Öğretmen! Bravo!”

(2) “Ne kadar değerli bir terörist, bu! Resmen, yanlışlara karşı terör estirmiş. Bayıldım!” D. Gözde (3) Okur İçin Yazı/Yorum: İzzettin Çelik, Mersin.  Yazarla İletişim: (0539) 608 50 85



YAZARLAR

  • Pazar 33.9 ° / 22 ° Bulutlar
  • Pazartesi 34.4 ° / 22.7 ° Açık hava
  • Salı 36.2 ° / 23.3 ° Bulutlar
  • BIST 100

    1.419%0,10
  • DOLAR

    8,6605% 1,58
  • EURO

    10,1884% 1,29
  • GRAM ALTIN

    487,74% 1,50
  • Ç. ALTIN

    804,771% 1,50