ALİ TAŞ ADN.


“KÖY” (*)


Bir kayaya sırt veren mutsuz ve yoksul bir aile yazarın ailesi. Baba eşiyle geçinemez; küslükler, dargınlıklar, öfke ve bağırtılar. Bir akşam evde görülen yılanın yerini tespit edebilmek için elde tutulan gaz lambasının düşmesi sonucu ev yanar ve Ağır Ali yılanı öldürüp ev yangınının içine atar. Aile beş yüz metre ilerdeki Ağır Ali’nin eski ağılını mesken tutar.
Mehmet Gül’ün öykü kitabı “Köy”de, gerçekle gerçeküstülük yer yer bir noktada buluşur. Düşle gerçeğin buluşması, içerik ve izlek anlamında olmasının yanı sıra, düşünsel bağlamda da bir eyleme yataklık eder… Aslında olayların düğüm noktası aileyi yerinden oynatan yangındır…
“Olanca sakinliğimle yatağımın içinde kıvrılmış bir halde duruyor, çok sonraları sevdiğim bir filmi tüm soğukkanlılığımla izlerken şayet kız biraz daha acı çekerse verem olacak, demem gibi annem biraz daha sallanırsa ağabeyim onu tutamayacak,  diyordum. Annem sallanmaya devam ediyor ve ağabeyim onu tutamıyordu ya da kız veremden ölüyordu. Yine sonra annem düşerse elindeki, lambadan çıkan gaz etrafa yayılıp yangın çıkarabilir ya da kız adamı terk ederse adam kızın dönmesi için intihara teşebbüs edecektir, diyordum ve gerçekten de adam intihar ediyordu. Annemin elindeki lamba da yattığım yere düştü. Her şey, bir rüyada geçtiği halde rüya olmadığını zannettiğim sevinç ya da üzüntülerim kadar gerçekti.” (s.13)


*DİL-VURGU-ANLATIM
“…Günler şurasından burasından bir kâğıt gibi kırpmak şöyle dursun Ali’ye fazladan taş gibi pazular bir de güçlü bacaklar vermişti…”(s.24) gibi soyut bir görsellikten; “…Alevlerin etrafında geçici bir nöbete yakalanmış gibi insanlar kalabalığın ruhuna uyuyor, tek vücut misali toplanıyor, saldırıyor ve geri çekiliyordu…”(s.25) örneği somut görselliğe geçen Mehmet Gül’ün öyküleri diyalogsuz bir anlatı seyrindeki durağan öykü… Kişi ve olayların masalımsı yer yer  iç içe ve sıçramalı, daldan dala atlayan, dönüşümlü geçen sanat harmanının düzlemi ola ki postmodernist algılanmamalıdır. “…Bugün hâlâ nefesinin bile sessizliğe ritm tuttuğuna inanırım. O, daima ve her durumda kendini gizlemeyi bilen insanlardan olmuştur.”(s.26) diyen Gül’ün durağan öyküsünün içindeki imgelerin adeta  anlatımı devingenleştirdiği duyumsanabilir.


*SANAT
Tanpınar… “Tanpınar Merkezi…” “Hamdi Bey…” vurgusu yazıyı yazınsal eksenli olarak sanata yakınlaştıran bir öncülük rolü üstlenmiş…
Ve sonra hayat-sanat vurgusu…
“…Bir de sanat mı hayatı taklit eder, yoksa hayat mı sanatı, sorusuyla başlayan bir tartışmada büyük yazarlar hayatın hep düşünüldüğünün aksine sanatın peşinden gittiğini söylüyordu….”(s.37-38)
Öyküdeki devingenliğe belki de,  tinsellik bağlamında algılanan “…ikili  … hayat…”la da değinilebilir. Ordaki renksel simyagerliğin kökenini doğa gerçeğiyle ifade etmekle birlikte, düş tarafındaki Güliver’in gezginliğinden keyif alınabilir…
“O dönemde ikili bir hayat yaşıyordum. Shakespeare’in bir oyununda, uykusu sırasında sokaktan getirilip krallar gibi muamele edilen dilenciden farksızdım. Karşı dağların ardında güneş son ışıklarını bulutlara vurup onları önce altın bir kadehe döndürür, ardından kenarından köşesinden yaka yaka küle çevirirdi. Geldiğimiz günden miras kalan kokunun içindeki yatağıma doğru yol alırken kendimi bir mahkûm gibi hissederdim. Kapıdan yatağa kadar olan yol benim Golgotha’mdı. Yatağa girer girmez Güliver’in ülkesindeki cüceler gibi küçük küçük adamlar kapıdan, pencerelerden, bacadan içeri doluşurlardı…”(s.31dev. 32)


 *DİL VE İMGE
“Hayaller demeti ev…”, “dalbudak salan çıtırtı” (s.17), senfonik tekerlemeyi andıran algılar ve bir yerlerden resme eklenen “telaşın sesi”, “tedirginliğin sesi” (s.17) dili güçlü ve estetik kılan görsellikler olsa gerek…
“…Bir de telaşın sesi vardı. O zaman topukların üzerinde birbiri ardınca hızla hareket eden ayakların yüksekçe bir yerden bir patates çuvalının dökülüşünü hatırlatan sesleri gecede küçük bir davul gibi kulaklarımıza vururdu.” (s.17)
 “…Bizi uyandırmak istediğini bilirdim fakat çoktan uyanmış olurdum. Ardından bir müddet durur, gerçekten uyandırmış olduğunu düşünür yalnız bizi uyandırmak istediğini bilirdim fakat çoktan uyanmış olurdum. Ardından bir müddet durur, gerçekten uyandırmış olduğunu düşünür yalnız bize zarar verebileceğinden korktuğu o zehirli böceği aramaktan da geri durmazdı. İşte o zaman annemin ayaklarından gecenin içinde bir gölge gibi sesler bütün odaya yayılan, dağılan, kimi yerlerde titreşerek kavisler çizip eğilen, bükülen bir sarmaşık gibi olurdu. Tedirginliğin sesiydi bu….”(s.17) derken; paragraf girişinde görülen uyumak ve uyandırmak üzerine kurulan tekrarlı tümcelerde dil bozukluğu görülür.
Doğa dediğimizde ise; “…Doğa gerçekten kendi içinde birbirine cevap veren bir semboller ormanı mıydı?”(s.21) dizesinin ise küfürlerin tren katarlarınca birbiri ardına sıralanması olarak görselleştirebiliriz.
“…Babası yattığı yerden elini yumruk yapıp sıkıyor, korkak herif diyordu seni bir avrat için vatanını bırakasın diye mi yetiştirdim? Ardından bildiği bütün küfürleri birbiri ardınca tren katarları gibi sıralayıp dağlara gönderiyor,…” (s.22)


*HAYVANAT (SOMUT)
“..Yağmurun ardından toprak kokusu yatağıma her biri diğerinden güzel hayallerin demetini sererdi. Bu hayalleri bazen küçük su birikintilerinin etrafında toplanan kelebeklerin rengârenk kanatlarında yakalardım.” (s.30)
Doğadan girdiğimiz somutlukların uzantısında ise yazarın küçük mutluluklarının gemini taşıyan, doğaya da pek yabancı olmayan hayvanlar âlemi yer almakta denebilir..
 “…Alevler o anda etrafa da sıçramış, neredeyse ekinle kadar gelmişti. Ekinler tutuşsaydı… Rüzgârı arkasına alan taylar gibi alevler dört bir yandan köyü kuşatabilirdi…”(s.27)
Burda, “Tarla faresi gibi gezinen ağabey bakışları”ndan (s.9);  “…Karanlıkta dedemin sözleri hedefsiz bir yarasa gibi dolaşıyor,…”(s.52) tümcesindeki “hedefsiz yarasaya” kadar her şeyi görebilmek olası.. Dahası… Bir hayvanat bahçesinin sevimli güzelliğinde  “…Fare tıkırtıları hızlı bir ritimle karanlığa çizgi çeker, evhamlarına evham katan annem üztünde geceliği, elinde lambasıyla ‘gece devriyesi’ne çıkardı…”(s.17)
“Lambanın içindeki alev fırsatını bulan bir cin gibi ayak uçlarımdan yükseldi…”(s.13) gibi bir korkunun sınırlarını çizen ürpertili devingenlik kendini duyumsatırken;  öykünün çıkış noktası da sayılabilecek, ev, başat izlek düzlemlerinden biri… Evden dedeye geçiliyor; gerçekle gerçeküstünün bir arada verildiği son bölümlerde Masal, mistik, dini, mitolojik öyküler anlatılıyordu. En son Galip’in köyden gitmesiyle öykü son buluyor.
“Alevler önce yattığım yere sonra yastığımın üstünde yükselen ağaca küçük bir ejderha gibi tırmandı… …Dedem evi yaptırıken bu ağacın kesilmesine razı olamamış” Ağaç da dedenin kesilmesine razı olmayıp evin içine dahil ettiği bir ağaçtı. (s.14)
“…Dedem o günlerden heyecanla bahseder, kelimeler anlattıklarına yetişebilmek için dörtnala koşardı…”(s.52) dizesiyle gündeme gelen at çağrışımı, tozu dumana katan “dörtnala”bir koşunun hareketliliği ardında kalır… Ardından da devamı gelir tabii ki…
“…Pencereden beyaz bir at kafası iri ve bembeyaz gözleriyle yatağıma uzanıyor, yatağımda üzerime oturmuş maymun, yarasa karışımı , kıllı ve uzun kulaklı bir yaratık pişkin suratla bana bakıyordu….” (s.32)
 “…Hafif bir rüzgâr atların yelelerini okşar gibi alevlere eşlik ediyor adeta olayları hızlandırıyordu. Maddeye meydan okuyan bu neredeyse maddesiz madde, çok çevik ve aç bir hayvan gibi gördüğü her şeye saldırıyor, ne bulursa doymayan bir iştah yiyordu…” (s.19)


*RESİM
Ve tabii ki, doğanın ardından gelen sanatsallık da resim farklı bir yer alır…
“Evimizin önüne küçüklü büyüklü, renk renk, çeşit çeşit kelebekler konardı. Gece mavisine boyananlar vardı. Bu maviliğin içinde kelebek sarı renklerle tamamlanır, yalnızca canlılığına V. Gogh’un tablolarında rastladığım bu krom sarısı, kuyruğun üzerinde harika bir ahenk oluştururdu. ..”(s.30)
“Kayalıklarda Meryem” (s. 38) ile “Turner tablosu” /s.47)  doğa-aşk arasındaki perdeyi kaldırır. Böyle olunca da, İngres’in tablosunda anahtarlarını gizleyen görkemli bir tablo ortaya çıkar: ”…Onu İngres’in bir tablosunda mı görmüştüm…”(s.57)
“…Yer altında Eurydice’i arayan Orpheus gibiyüz çizgilerinde gezinmem, onu tekrardan o eski çizgilerinde gezinmem, onu tekrardan o eski çizgilerinden yakalayıp gün yüzüne çıkarmam gerekirdi.”(s.15)
“…Alaca karanlıkta insanların yüzü çok sonraları gördüğüm Bosch’un ‘Çarmıh Taşıyan İsa’ tablosundaki ebleh suratlardan farksız değildi…”(s.24)


*(Köy/Öykü/Mehmet Gül/ Lâkin Yayınları/2020 Ocak/64 sayfa/12 TL)



YAZARLAR

  • Pazar 33.8 ° / 19.7 ° Açık hava
  • Pazartesi 33.7 ° / 21.3 ° Bulutlar
  • Salı 32.7 ° / 21.1 ° Açık hava
  • BIST 100

    1.385%-1,20
  • DOLAR

    8,8726% 1,26
  • EURO

    10,4675% 1,54
  • GRAM ALTIN

    499,48% 1,75
  • Ç. ALTIN

    824,142% 1,75