DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM 6.01.2022 13:29:00 1558 1
  • BIST 100

    2.785%-0,35
  • DOLAR

    17,9228% 0,13
  • EURO

    18,3453% 0,37
  • GRAM ALTIN

    1.032,1% -0,14
  • Ç. ALTIN

    1702,965% -0,14
  • Çarşamba 34.3 ° / 25.2 ° Bulutlar
  • Perşembe 33.6 ° / 24.6 ° kırık bulutlar
  • Cuma 36.1 ° / 23.9 ° kırık bulutlar

İNCELEME: Sadık ÇİL

GEÇ KALMIŞ BİR TANIŞMA: LABİRENT

İtiraf etmem gerekir ki, Süreyya Köle söyleyene kadar duymamıştım Burhan Sönmez adını. İnternette ufak çaplı bir incelemeden sonra, çağdaş romanın güçlü kalemlerinden biri olmaya aday olduğunu okuyunca kitaplarını almaya karar verdim. “Labirent”, “Kuzey” ve “Masumlar” masanın üzerinde duruyordu. Labirent kapağındaki gizemle dikkatimi çekmeyi başardı. Kapısı olmayan bir giriş bana bakarken, labirentin duvarlarının ne ile inşa edildiğini merak etmeye başlamıştım bile. Bunu öğrenmenin tek yolu neyin beklediğini bilmeden, çıkıp çıkamayacağımı bilmeden o kapıdan girme cesaretiydi. Elimi kitaba uzattım. Okuma alışkanlığının refleksiyle kitabın arka kapağına baktım hemen.

“-Seninle zaman yitiremem. Çıkış yolunu bilseydin şimdiye kadar bulurdun.

-Ben çıkmayan yolları öğrendim.”

Gençle yaşlının, cesaretle tecrübenin, özgüvenle bilgeliğin karşılaşması, aforizmayı çağrıştıran bir diyalogla okuyucuyu selamlıyor arka kapaktan.  “Labirent, yüzeyde hüzünle akan, derinde keskin akıntılara kapılan bir yeniçağ romanı” cümlesini görünce, o ana kadarki tüm okumalarımı anımsayıp, ilk satırlara doğru, dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkmıştım artık, labirentin içindeydim.   

Boratin karşılıyor bizi. Çalar saati susturmaya çalışırken nerede olduğunu anımsamaya çalışıyor. Evin eşyalarını inceleyip hastanede olmadığını anlıyor. Labirent, belleğini yitirmiş bir karakterle karşılamış oluyor bizi. Henüz ilk sayfada kendini bulmaya çalışan bir karakterle karşılaşıyorsunuz.

Göğüs ağrısı, kırık kaburgası ve aynada kendine “merhaba yabancı” diyen intihara teşebbüs etmiş Boratin.

Boğaz köprüsünden aşağı atlamaya cüret eden ve intiharını farklı bir yöntemle gerçekleştirmiş Boratin.

 Aklında kendine dair hiçbir şey barındırmayan, kendi adını bile hatırlamayan ancak antik çağ filozoflarından, takım renklerine, Ay’a çıkan ilk astronotun sözlerine kadar her şeyi hatırlayan Boratin.

İki çağrışımla yolculuğumuza devam edelim.

Birincisi, Albert Camus’un Yabancı adlı romanının kahramanı Mersault ile Boratin’in tamamen zıt yapıları. Mersault’un her şeyin farkında olan, kendini gittikçe daha tanıyan, çevresini gözlemleyen ama idama giderken bile hiçbir şeyi umursamayan yapısı ile Boratin’in zengin bir genel kültüre sahip olduğu belli, yüksek olasılıkla etrafını ve kendini gözlemlemesi sonucu, ölümü seçen fakat hafıza kaybıyla bir şekilde yaşamayı başarmış yapısının birbirlerine zıtlığı göze çarpıyor.  Boratin, Mersault’un anti tezi gibi karşımızda duruyor.

İkincisi, kendisi dışında her şeyi hatırlayan ve “O adı bana siz söylediniz ve ben de kabul ettim “cümlesi yeniden boş bir hafıza ile doğmuş ve bunu deneyimle yeniden doldurma süreci, bize tabii ki empirizmin en önemli filozoflarından John Locke’nin Tabula Rasa kavramını çağrıştırıyor.

Yazar Boratin’in kim olduğuna dair tüyolar vermeyi de ihmal etmiyor. Evdeki gitarlar, koridordaki tablo, Meryem Ana biblosu, eski plaklar, şömine, tahta dolaptaki içkiler… Yazar Boratin’e bu evdeki her şeyin yaşlı olduğunu söyletip kendini bulma sürecinde Boratin eşyaları gözlemlemeye ve kavramları irdelemeye başlıyor. Yazar bu tüyoları verirken kolay anlaşılır duru bir anlatımı seçmiş ancak her şey o kadar kolay değil. Soru sorarak eşyalarda anlam bulmaya çalışırken birden bire kendinizi estetiğin içinde buluveriyorsunuz: “Güzelin anlamı ne? “ ve güzelin anlamını sordururken izlediği yöntem (Kanepenin kadife örtüsü güzel... Kadifedeki kırmızı renk güzel… Biblodaki Meryem güzel… Güzelin anlamı ne peki?) Açık ve net bir şekilde sizi Sokratik yöntemle buluşturuyor. Kitabın yazarı için henüz başındayken bile artık şunu rahatlıkla söyleyebiliriz felsefe tarihinden bir seçki, yöntemsel olarak veya kavramsal olarak kitabın satır aralarında sürekli karşımıza çıkacak.

Üçüncü bölümde Bek ile tanışıyoruz. Boratin ile yakından ilgilendiği belli. Bek, bir şeyler almak için dışarı çıkarken Boratin’in kendine doğru yolculuğu da başlıyor. Plaklardan, üzerindeki resimlerin yaşayıp yaşamadığını düşünürken Bek’in dış dünyada bir yerinin olduğunu vurgulaması kendisinin ise bir yere ait olamamasını sorgulaması aidiyetsizliğin yarattığı rahatsızlık olarak okunabilir.

“Ben aynadaki yüzüme bile yabancı gibi bakıyorum. Boş kâğıda benziyorum.”

Boş kâğıt bize yine boş levhayı yani Tabula Rasa’yı çağrıştırıyor. Tam da burada yazarın bilerek seçtiği bir yöntem mi yoksa paradoksal bir durum mu olduğunu bilemediğimiz sorgulama başlıyor.

“Eski günlerimdeki yönlerin adların ve resimlerin yerli yerinde durup durmadığını merak ediyorum. Ben yerli yerimde miydim eskiden?”

Kendini boş kâğıda benzeten roman kahramanının o boş kâğıdı doldurması beklenir. Oysa kahramanımız eskideki kendisini merak ediyor. Hoşlanmadığı, son vermeye çalıştığı “Ben”i. Kendisi dışında her şeyi hatırlayan ve intihara kalkıştığını bilen bir kişinin önüne bakması lazım gelir. Ancak sevdiği yumurtayı Bek’ten öğreniyor Boratin. Yazarın kahramanımızın bu eskiye olan özlemi ile Bek adında bir isim kullanması tesadüf mü? ( Back: İngilizcede, geri.). Bek bir hikâyedeki anlatıcı ses gibi eskiyi anlatmaya başlıyor kahramanımıza. Nasıl içtiğini, eşyaları alışını, evi kimden aldığını, nasıl gitar çaldığını, nasıl şarkı söylediğini… Olay örgüsü bu bölümde hep eski üzerine kurulu.  Geçmişi edilgen bir halde dinleyerek öğreniyor. Sonra sokaklara çıkıp dolaşmaya başlıyor kahramanımız. Yolda gördüğü iki gencin konuşmalarına kulağını kabartıp giriyor arkalarından sahaf dükkânına. Camekân camında kendini izlerken her insana bir geçmiş gerektiğini düşünüyor sonra. Yazarımız camekândan kendini izleyen kahramanımıza Descartes’in yöntemsel şüphesi misali ( düşünüyorum o halde varım) bir sorgulatma yaptırıyor.

“-Bu benim bedenim, başkasının değil. Bunu biliyorum.

-Evimdeki telefondan veya yan yana dizili gitarlardan şüphe etsem de bu bedenden şüphe etmiyorum. Sahip olduğum tek varlık.

-Bu eller benim, gözlerim dünyayı görüyor…”

Yazarımız bu bölümde ruh beden düalizminden, mağara metaforuna kadar birçok felsefi kavramı hikâyeye yedirmiş görünüyor. Bu kavramları bulmayı okuyucuya bırakarak biz kahramanımızla yolculuğa kaldığımız yerden devam edelim. Kahramanımız sokakları adımlarken sorgulamayı bırakmıyor. İntihar sonucu hayatta kalması şans mıydı? Yoksa şansızlık mı? Belleğini yitirmesi şans mıydı? Şanssızlık mı?

Boratin Galata Kulesini hatırlıyor ama o kadar. Daha önce oturduğu mekânları, kişileri hatırlayamıyor. Yazarımızın kahramanımıza geçmişini buldurma yolunda ampirik yöntemi seçtiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Daha önce sigara içip içmediğini elini sigaraya uzatıp yaktıktan sonra öğrenmişti şimdi de kahvesini şekerli mi, şekersiz mi içtiğini şekere dokunmadan anlamaya çalışması gibi veya plağı nasıl takacağını bilmeden deneyerek takmayı başarması gibi…

Bessie Smith çalmaya başlıyor ve İngilizce bildiğini keşfediyor.  Eski ahizeli telefon çalıyor sonunda ve telefona ulaşmayı başarıyor. Arayan ablası ile konuşurken geçmişinden izler bulmaya başlıyor. Küçükken yağmurda oynadığını, eve geç geldiğini, küçük yaşta gitara merak sardığını, bir yeğeni olduğunu, eniştesinin öldüğünü ve üç yıldır ablasını görmeye gitmediğini…

Boratin ile yolculuğumuza devam ederken intihar girişiminin önceden tasarlanmış olmadığını öğreniyoruz. Köprüde yol tıkanıyor. Arabadan inip suya baktıktan sonra başarılı ve mutlu geçen bir gecenin ardından atlayış… Sahi insan başarılı ve mutlu bir gününde neden intihar eder? Bunu kahramanımız da merak ediyor:

“-Uğruna ölünecek ne var?

-Öyle bir değer var mıydı?

Doktora göre Boratin’in yüzünün güzelliği, gitar çalmaktaki hüneri yaşamak için yeterli değerlerdi. Ancak Boratin’in sorguladığı değerler daha derinlerdeydi:

-Ben neden ben’im?

-Ya ben ben değilsem?”

Boratin parka gidip bir banka oturuyor. Bankta otururken ruhu gidip martılara simit atarken “ben” sorgulamasına devam ediyor. Etrafını, yürüyenleri, koşuşturanları, sesleri, başka bankta oturup da etrafından haberdar olmayanları incelerken Serka ile tanışıyor. Nişan yüzüğü olan ve nişanlısını arayan Serka’yı dinlerken yalnızlığını fark ediyor. Sonra alışveriş merkezine yönelip içeri girince bütün bir kentin dükkânlarının buraya toplandığını düşünüyor. Gölgesiz yürüyen insanların vurgusu yapay kenti çağrıştırıyor. Kahve kokusu, açlık hissi söylemi de inceden alışveriş merkezlerinin insanı nasıl çektiğini ve tüketime yönlendirdiğine dair bir gönderme seziliyor. Boratin trafik polisinin olmadığı, araçların olmadığı, parkları andıran oturma yerlerinin olduğu doğallıktan uzak, dış dünyadan yalıtılmış alışveriş merkezinin içinde gözleme devam ederken yazarımız her şey zıttı ile var dercesine bizi birden doğal kent yaşamının içine çekiyor. Sayfayı çevirir çevirmez bakkalla, kitabeviyle, berberle, seyyar satıcıyla, belediye otobüsü ile karşılaşıyoruz. Herkesin birbirini tanıdığı, çocukların sokakta oynadığı, balkondan balkona sohbetlerin yapıldığı huzurun olduğu bir sokak tasviri…  Yazarımız geçmişte kalan bir sokakta geçmişini unutan kahramanımızı yürütürken ne amaçlamış olabileceğini okuyucuya bırakarak yolculuğumuza devam edelim.

Boratin’i,  evine dönerken saatçi ile olan diyaloğu ile buluyoruz. Şimdiki zamanın vurgusu dikkat çekici “Anın değerini bil, gerisi senin değildir.”   İç sesiyle sorgulama yoğunlaşıyor bu bölümde. Eski Boratin ve şimdiki Boratin üzerine düşünüşünü yoğunlaştırıyor. Kafası bulanıyor. Korkunç bir baş ağrısı ile karşı karşıya kalınca huzuru, güveni ablasında bulma umudu ile telefona koşuyor. Telefondaki ses “kimsin?” diye sorunca kafasındaki birçok cümleden sonra asıl sorulması gereken soruyu soruyor. “Ben kim olduğumu değil ne olduğumu bilmek istiyorum.”

Kim olduğunu ne olduğunu öğrenmek kolay değil. Bilinmez her zaman gizemli olduğu kadar korkutucu da olabilir. Geçmişin bilinmezliği geleceğe dair hayal kurmayı da olanaksızlaştırıyor. İntihara kalkışmış olmanın bilgisi geçmişte bilinmez olan “ben” in de sorgulanmasına yol açıyor. Burada Boratin’i asıl korkutan neden ölmek istediği bilgisini hatırlarsa bu bilgi ile nasıl başa çıkacağı.

“Ya öğrenmek beni delirtirse, beni tekrar intihara sürüklerse?”

Romanda karşımıza sürekli olarak çıkan İsa ve Meryem biblosu, saat ile felsefi düşüncelerin serpiştirilmesi. Yazarın bunlarla ne amaçladığı bilinmemekle birlikte kitap ilerledikçe kitabın kapağı ile başlayan gizem ve merak, felsefe tarihinden yararlanmanın kurguyu güçlü kılacağı düşüncesi kitabın sonuna doğru beklentileri azaltıyor.  Adeta debisi yüksek eğimli hızlı akan bir nehrin düz ovaya kavuşması gibi çok heyecanlı başlayan labirent yolculuğu sakin bir bekleyişle yer değiştiriyor.  Haksızlık yapmamak adına, kitabın sonraki bölümlerindeki gizemi çözmeyi okuyucunun kendisine bırakmalı.  Boratin acaba labirentten çıkabilecek mi?

 

Labirent/ Roman/ Burhan Sönmez/ İletişim Yayınları/ Basım yılı: 2018/ 123 Sayfa

 

 

 

 

 

Haber Kaynak : ÖZEL HABER
Mahmut Tasni
13.01.2022 18:43:01
Bu incelemeyi okuduktan sonra elimdeki birkaç kitaba ara verip bir an önce “Labirent”i okuyacağım; zira Sadık Çil'in ,haz alarak art arda birkaç defa okuduğum bu incelemesi ,bende kitaba dair merek uyandırdı. Özellikle kitaptaki felsefi ögeler ve yazarı bunları veriş biçimi, kurgu ... Teşekkürler sadık Çil, bir romandan daha haberdar olduk; emeğine, fikrine, kalemine sağlık.

ÖYKÜLER: Kafiye Müftüoğlu

ÖYKÜLER: Gülşen Öncül

Öykü: BAŞAR UYMAZ TEZEL

ÖYKÜLER: Sema Canbakan

ÖYKÜ: Nazire K. Gürsel

ÖYKÜ: Başak Savaş

ZİNCİR ÖYKÜLER: GÜLSER KUT ARAT

ŞİİR: SEMA GÜLER

ZİNCİR ÖYKÜLER: TUBA ÖZKUR AKSU

ZİNCİR ÖYKÜLER: AYŞEGÜL DAYLAN

ZİNCİR ÖYKÜLER: ADALET TEMÜRTÜRKAN

ÖYKÜ: İLKNUR GÜNEYLİOĞLU ŞENGÜLER

ÖYKÜ: Neriman Ağaoğlu

ŞİİR:  Yonca YAŞAR

ÖYKÜ: İlkay Noylan

ÖYKÜ: Güngör Ağrıdağ Mungan

SÖYLEŞİ: Nefise Abalı

Öykü: İlknur Güneylioğlu Şengüler

SÖYLEŞİ: AYŞEGÜL DİNÇER

Söyleşi: Ebru Yavuz

Söyleşi: Didem Gökçay