DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM 23.12.2021 12:37:00 1284 2
  • BIST 100

    2.785%0,00
  • DOLAR

    17,8902% -0,05
  • EURO

    18,3480% 0,38
  • GRAM ALTIN

    1.033,6% 0,00
  • Ç. ALTIN

    1705,44% 0,00
  • Çarşamba 34.3 ° / 25.2 ° Bulutlar
  • Perşembe 33.6 ° / 24.6 ° kırık bulutlar
  • Cuma 36.1 ° / 23.9 ° kırık bulutlar

Öykü: MURAT CEM MİMAN

Üç Yaprak

Koca bir ormanda yaşıyoruz, hiçbir ağacın aslında birbiriyle zerre kadar ilgilenmediği bir orman... Arsızca büyümeye uzamaya çalışıyoruz, birbirimizin köklerine basa basa. Bodur kalanlar, taze fidanken solanlar, göklere uzananlarla dolu bir orman.  Dallarımız umutlarımız, yapraklarımızsa anılar... Fotoğraf kağıdından yapraklarımız, kimi renkli kimi siyah beyaz, kimi canlı kimi solgun... Unuttukça döküyoruz yapraklarımızı, dökülen fotoğraflara baktıkça hatırlayabiliyoruz yaşadığımızı.

Birbiri ardına üç yaprak düştü dibime. İlki Ahmet Nuri’nin konsollarının üstündeki çocukluk fotoğrafıydı. Hoş buradan o zamana bakınca yine de çocuktuk ya. Öğlenciydik. Okula gitmeden önce sabahtan ödevi beraber yapmaya çağırmıştı. Arkadaşın evinin başka evren sanıldığı günler, eşyaların soğuk, koltukların büyük, renklerin ucundan kıvrık olduğu evler... Fotoğrafa bakıp “Bebekken...” demişti. Biraz abartmak gerekirse zaten sonrasında çok da uzayamamıştı. Annesi odamıza kurabiye getirdiğinde gülümsemeyi ondan ödünç aldığını anlamıştım, verebileceği fazla bir boyu olmadığını da. Ne kadar kalmıştık orada, nasıl kalkmak zorunda kalmıştık, ne zaman yola çıkmıştık, o anları yaşamış mıydık? Okula yürüdük telaşsız. Yolda sınıftaki beğendiği kızın adını söyledi. Söylemeseydi... Aynı kızı neden beğeniyorduk ki? Rekabet edemezdim, ezikliğim ve ben yapışık ikizdik. Babasının akçeli işlerinden de bahsetti sonra, fakat hiç nispet yapmazdı o. Evlerindeki avize bizim evde yoktu, televizyonları bizden iyiydi, beyaz spor ayakkabıları yepyeniyken benim her yere giyilen ayakkabımın topuğu bir yanından aşınmıştı. Maça, sokağa, okula, haytalığa hep aynı, tek ayakkabı... Eğildim, pantolon paçasından sadece ucu gözüken siyah ayakkabılarıma baktım. Onunla yarışabilmem imkansızdı. Sonrasında yolda dediklerini hiç dinlemedim. Gördükleri, sevdikleri, istedikleri kendisine kalsındı, bana neydi?

Sınıfa girdik. Neden hemen ona gülümsemişti? Yoksa hep mi gülümserdi? O da ona mı gülümsemişti? Sıralarımıza oturduk. Öğretmen girdi.

“Ahmet Nuri, sen topla ödev kağıtlarını.”

Neden o? Onun kağıdını alırken de bakıştılar. Dersi dinlemedim, günü sevmedim, kendimden nefret ettim. Teneffüse çıkanlara katılmadım. Tahtayı hınçla sildim. Tebeşirleri sıraladım, tabii ki en başa en uzunlar, sonra boy sırasına göre kısalar. Ah o kısalar... Ne yapıyordu ki teneffüste? Pencereden baktım. İkisini gördüm yan yana. Konuşurken yürüyorlardı. Hayır belki de daha yeni başlamışlardı. İnşallah... Sonra Ahmet Nuri ayrıldı kızdan. Yaşasın. Üzgün döndü sınıfa. Söylemiş. “E biz zaten arkadaşız ki...” demiş kız, teklifini anlamamazlıktan gelmiş. Sonraki ders boyunca birbirlerine hiç bakmadılar. Bildiğin reddedilmişti işte. Boyu kısaydı çünkü. Ayakkabısı yeni, babası zengin, boyu kısaydı, fakat aynı sınıftaydık.

Sonraki teneffüste ben gittim kızın yanına. Okulun bahçesinde dolaşırken yanları patlamış ayakkabımı görmesin diye biraz gerisinden gidiyordum.

“Sana arkadaşlık teklif ediyorum. Kabul eder misin?”

“Tamam, olalım.”

Sümbül mü koktu ne aniden? Ağzıma kardeşimden aşırdığım muhallebinin tadı mı geldi ne? Taptaze, serin bir sabaha mı uyandım mı ki o an? Filizlenmiştim galiba. Koşarak gidip Ahmet Nuri’ye söyledim. İçim içime sığmıyordu. Bir şey demedi. O bakış... Sanırım kız da diğer arkadaşlarına bahçede söylemişti, yoksa sınıfa girerken bana damat adayıymışım gibi bakıp gülüşmeleri başka neden olabilirdi ki? Ders ne hızlı geçti, beş ortalı harita metot defterinin sene sonuna kadar dolma ihtimali olmayan sayfalarına baş harflerimizi doldurdum. Hafta sonu da sinemaya gider miydik? Dönüp tekrar Ahmet Nuri’ye baktım. O andaki bakışı, yüzü, duruşu...

Akşam oldu. Son dersin bitiş zili çaldı. Kızın okul üniformasının üzerine giydiği beyaz montu askıdan almasına yardım ettim. Bakışları ne güzel değişmişti. “Yürüyor muyuz eve?” diye sordum. “Tamam,” dedi, yine gülümseyerek. Gürültüyle boşaldı okul. Tam bahçeden çıkacağız, Ahmet Nuri yanıma geldi. Kıza bakmıyordu bile. Benimle konuşuyordu.

“Fotoğraf çekilelim mi?”

Yere çömeldik, birbirimizin omuzuna kolumuzu attık, gülerek çekildik. Sonra bıraktık galiba onu orada, hatırlamıyorum. Yoksa o mu ayrıldı, kızla bizi baş başa bırakıp? O akşam çekilen fotoğraf yıllar sonra, rüzgarlarla umutlarımızın savrulduğu, herkesin birbirinden çok uzakta olduğu zamanlarda düştü. O yaprakla hatırlattı kendini Ahmet Nuri ortaokul öğrencisi yaşlarında. Siyah beyaz bir fotoğraf... İki çocuk yere çömelmiş. Neden ki? Boyları eşitlemek için mi? Nasıl güzel gülmüşüz. Eve kızla birbirimizin artık “arkadaş”ı olarak dönerken yol boyunca baş harflerimizin hatırlattığı kelimeleri birbirimize söyledik, caddedeki tabelalarda harfleri hediye ettik kızla birbirimize. Radyolardaki yeni çıkan “FM” kanalına sevindik gülüşerek.

Sonra birkaç on yıl daha göğe değdirmeye çalışmıştık dallarımızı, umutlarımızı. Gazetelerin internetten okunduğu, sosyal medyanın zamanın etrafa savurduklarını topladığı günlere vardık. Ahmet Nuri bulmuş beni orada. Telefon etti, dükkanına davet etti. “Gelsene,” dedi, “Senin evine yakın.” Gittim, gördüm. Boyu da yüzü de değişmemişti. Aynı onların o gün gittiğim evlerinde gibiydim dükkanında. Başka evren... Çalışanına emir veriyor, müşteriye gülümsüyor...

“Sık sık uğra,” dedi. “Dosta ihtiyacım var.”

Yine benden zengindi. Dükkanım da yoktu çalışanım da. Gidemedim bir daha. Zaten gidebilecek fırsat da...

 

Ertesi gün internette gazeteleri okuyordum. İnternet gazeteleri... Soğuk, donuk, parlak... Ne kâğıt ne mürekkep kokusu ne de ilk arka iç sayfadan başlamak okumaya... Ne şöyle hışırtılı açılış, sonra kafayla ittirip katlayış... Ne otobüste okurken diklemesine tutuş... Ne tarafımızı belli edecek şekilde gazete ismi dışarda taşıyış... Ne sabahları gazetelerinin bakkala ulaşmasını, kalın plastikten bağları keskin bıçakla açılışını, eklerini arayıp içlerine yerleştirilmesini bekleyiş... Ne de bakkalın “Sabahın köründe kafa karıştırmaya mı geldin,” lafını işitiş... Hiçbiri yoktu artık. Yerel haberlerde başlığı okudum.

“Borçtan bunalan iş adamı arkasında mektup bırakıp intihar etti.”

Bir ağaç daha eksilmişti demek ki artık ormandan. Sonra fotoğrafa baktım, döndüm bir daha baktım. Sadece yüzü... Ölüm haberlerinde fotoğraf boydan verilmez ki... Dökülen son yaprağımdı o, Ahmet Nuri’nin gazetedeki orta yaş fotoğrafı, terkedilmiş otomobilinin yanındaki. Yine o bakış, o yüz, o duruşuyla... Ormanda o bodur ağaç, annesinden aldığı gülümsemesiyle hayal meyal görünüyordu artık. Sonra göğe baktım. Ne vardı? Neden bu hırs? Bilmiyor muyduk ki dallarımızın oraya ulaşması imkânsız. En iyisi çömelip aynı boyda birbirimize sarılmak...

 

Haber Kaynak : ÖZEL HABER
Dilek Bulut
11.01.2022 15:06:08
Çocukluğumuzdaki ince sızılara usulca dokunan sıcacık bir öykü. Yaralarımıza karışmış heyecanlar. Ne doğru bir soru ne güzel bir bitiş. Kaleminize yüreğinize sağlık “Neden bu hırs? En iyisi çömelip aynı boyda birbirimize sarılmak...”

Dilek Bulut
13.01.2022 23:10:59
Neden yorumu mu paylaşmıyorsunuz?

ÖYKÜLER: Kafiye Müftüoğlu

ÖYKÜLER: Gülşen Öncül

Öykü: BAŞAR UYMAZ TEZEL

ÖYKÜLER: Sema Canbakan

ÖYKÜ: Nazire K. Gürsel

ÖYKÜ: Başak Savaş

ZİNCİR ÖYKÜLER: GÜLSER KUT ARAT

ŞİİR: SEMA GÜLER

ZİNCİR ÖYKÜLER: TUBA ÖZKUR AKSU

ZİNCİR ÖYKÜLER: AYŞEGÜL DAYLAN

ZİNCİR ÖYKÜLER: ADALET TEMÜRTÜRKAN

ÖYKÜ: İLKNUR GÜNEYLİOĞLU ŞENGÜLER

ÖYKÜ: Neriman Ağaoğlu

ŞİİR:  Yonca YAŞAR

ÖYKÜ: İlkay Noylan

ÖYKÜ: Güngör Ağrıdağ Mungan

SÖYLEŞİ: Nefise Abalı

Öykü: İlknur Güneylioğlu Şengüler

SÖYLEŞİ: AYŞEGÜL DİNÇER

Söyleşi: Ebru Yavuz

Söyleşi: Didem Gökçay