ALİ TAŞ ADN.


“FAİK BEY’İN SALINCAĞI”(*)


Adanalı kıymetli müzisyen, müzikolog Uğur Doğan Türe’nin çıkarmış olduğu “Faik Bey’in Salıncağı” adlı Türk müziği araştırması kitabı müzikal yönden uzmanlık gerektiren bir donanım sonucu ortaya konan, yararlı bilgiler yansıtan önemli bir araştırmadır. Kitabın sayfa düzenini yapan Mahmut Suat Çavuşoğlu ile fotoğraf sanatçısı Haluk S. Uygur’un kitap girişindeki önsöz boyutlu bir buluşmada yer almaları ise müzik adına garip bir talihsizlik olsa gerek… Müziğin derin konularını işleyen müzikolog düzeyindeki usta bir müzisyen ve koro şefinin kitabındaki olması gereken bir ön buluşmada insan en azından kitabın yazarıyla aynı birikim olan usta müzik adamlarının özgün ve sıra dışı değerlendirmeleriyle karşılaşmayı bekliyor, bilindiği ve doğal olduğu üzere.

Suat Çavuşoğlu: ”Kitabın yazarı değerli hocamız Uğur Doğan Türe…”(s.3)  diye kısa yazısına başlarken; Haluk S. Uygur, “Kainatın Sesini Duymak” (s.4-5) adlı yazısında musikinin temelini oluşturan bilinen ve makam matematiğinde rakamsallığını somutlaştıran doğa sesleri üzerinden düşüncelerini belirtiyor.

Şimdi kızacaksınız ve diyeceksiniz belki kim peki yazabilirdi?..

O boyutta insan zor geliyor aklıma Adana ve Çukurova’da ama hemen bir bu yöre insanı olan Ali Şenozan, Mustafa Sağyaşar, Suphi İdrisoğlu, batı müzikçi olması ne kadar tezat olur kesinleştiremiyorum ama rahmetli Yalçın Remzi Yüregir gibi bu işin derinlerinde gezen, korolar yönetmiş, konserler vermiş, besteler yapmış ya da üniversitelerde bu işin akademik kariyerlerini görmüş ve yönetmiş engin birikimli, müziğin bilim ve felsefesini donanımına katmış müzik adamları olabilir tabii ki. 

  Müziğin kıyılarında naçizane dolaşmalarımız olsa da Sayın Uğur Doğan Türe’nin müzik derinliği konusunda haddimizi bildiğimizi düşünürüz.  Bu nedenle ki tanıtımla uyuşmayı haddimizi aşamayacağımız olarak değerlendiririz. Bu açıdan kitaba yaklaştığımızda; “Giriş”, “İcra ve Yorum”, “İcra ve Yorum Araçları”, “Koro Yönetimi”, “Koro Şefinin Nitelikleri”, “Faik Bey’in Salıncağı”, “Gazel”, “Taksim”, “Baş Yapıtlar”, “Şarkılar Ne Söyler, “Uşşak perdesi”,  “Musiki Dernekleri”, “Türk Musikisine Saldırılar” ve “Son Söz” gibi bölümlerden oluşan bir kitap görürüz.

 “Kâinatın, yaratıldığı andan beri süregelen bir musikisi var. O halde sanatlardan yalnız musiki ‘Ezeli’dir. Yani insandan önce vardı…” “Giriş” (s.8-9) ve  vurgusuyla musiki/yaradılış ilişkisini, mistisizm/bilimsellik sentezinde “Âlemin ilahı ahengi.” Olarak değerlendirip, bu ahengin insan ruhunda musiki ile tecelli ettiğiyle düşüncesini resimsel bağlamda bütünleştiren yazar Uğur Doğan Türe; sadece bu nedenle insanın saygılı olmasının yaratılış gereği olduğunun altını da çizerken vurguladığı tümcesini tamamlar: ”Çünkü musiki Tanrı’nın işidir.”

Musikinin bir ibadet şekli olduğuna değinip; “…Mademki  O’nun eli bu sanatın içindedir…” diye başladığı düşüncesini musikişinasın onun hüviyetinde gizlenen bir ahenk okyanusundan bir damlayı tatmanın gereksinim duyulan kaçınılmazlığı adına dile getiren yazar; sadece Türk musikisini değil herhangi bir müziği küçümsemenin, hakir görmenin aykırılığını ortaya koyarken de, müziğin evrenselliğine kendince boyutlar katarken de, mistisizmi inanç boyutlarında kutsayıp, kesinleştirmenin yanı sıra; kendini ve kendi kuşağını müziğin emzirdiği çocuklar olarak tanımladığından da içinde bulunduğu sanatına annelik saygınlığı kazandırır.

Bu bağlamda müziğin insanoğluna bir emaneti olarak değerlendiren ve bu sanatı, doğadan gelen sesleri tercih ederek geliştirenin Türk ulusu olduğunu ifade eden Uğur Doğan Türe; Türk müziğinin, çocukluğundan beri tanık olduğu eksikliklerini kitabında alçakgönüllülük ve eleştirinin zor tezat buluşmasıyla belirttiğini ifade ederken de, kesinlikten kaçınarak, herhangi bir iddiada bulunmadan yapılan duygu paylaşımlarının da tavsiyesi olarak görür.

“Bir İlmi tetkik” (s.10-13) başlığını taşıyan sonraki yazıda; “Müziğin her safhası, çok temelli bir şekilde, sıkı sıkıya fiziğe bağlıdır. Böyle olduğu için, eksiksiz bir müzikçinin, müziğin fiziksel temellerine, yüzeysel olarak da olsa, âşina olmasının, bir zorunluluk olduğunu söyleyebiliyoruz” diyen bilim adamı Ayhan Zeren”in Musıki Mecmuası’nda 1954’de yayınlanan yazısından özetlenerek verdiği yazıya dayanarak varılan sonuç ise şöyledir:

”1. Batı’nın 12 taksimatlı musiki sistemi, bizim bu gün kullandığımız musiki sistemimizden kat kat geri ve iptidaî bir sistemdir.”

 “2.Türk musikisi sisteminin mükemmellik yolunda atılacak tek bir adımı kalmamıştır.”  

  Yazar, daha sonra, “İcra ve Yorum” konularına eğilir. “İcra ve Yorum Araçları”nda ise “Ses düzeyinin saptanması”, “Sürat (gider), seyir hızı”, “Prozodi, vurgu ve telaffuz”, “Koro Yönetimi”ni, “Koro yönetmenin çekiciliği”, “Şef Çubuğu”, “Koro yönetimi için bazı tavsiyeler”, “Eserlerin notalarının doğruluk derecesinin saptanması”, “Eserlerin düzelttirilmesi”, Programın hazırlanması”, “Sözlük eserlerin icrası”, “Sözlerin tercümesi”, “Eserlerin Tahlili (çözümleme), “beraber ve solo şarkılar”   gibi gerek duyulan açıklamaları bestecilerden verilen nota örnekleriyle açıklar. Kitabın ilerleyen sayfalarında; “Koro şefinin nitelikleri”, “Güzel ahlak ve davranış”, “Türk Müziğine sevdalı olmak”, “İcra, yorum ve araçlarını kullanabilmek”, “Repertuvar sahibi olmak”, “Hızlı el atma” ve “Bestekârları tanımak” adı altında konular irdelenir.

Rahat ve yalın bir dille süren anlatımında yer yer ironik bağlamda görselleşen ifadeleri sergilerken okuru da gülümsemekten uzak tutmayan Uğur Doğan Türe; eserin her şekilde bozulmasını, fasıl/uğultu karmaşasına ek olarak; sürat/ hız konusunda, eseri yeniden bestelemeler acemiliğini ironik bir algıyla görselleştirir:

”…”…Sazendelerin; her türlü ilâveleri, çiçeklendirmeleri, cambazlıkları –huzur içinde- yapmakta özgür (!) oldukları bu yayınlarda, okuyuculara da istediği gibi söyleme serbestliği verilmektedir. Nakaratların karara yönelen bölümlerinde, her okuyucu, istediği yerde, bir oktav tizden bağırmakta serbesttir. Arkasından atlı kovalayan bir topluluğun, kaçış sırasında atılan çığlıkları sanki.” (s.19)

“Müziğimizin aslı güfte değil beste…” diyen Uğur Türe; “Koro yönetmenin çekiciliği” nedeniyle, aslında icra görevlerinin en zoru olan koro yönetmenin musiki toplulukların en çok rağbet gören görevlerden biri olduğuna değinip; kendini göstermekten başka bir şey olmayan bu “…elini kolunu sallayarak metronom görevi yapmanın, insanları neden bu derece mutlu edebildiğini anlamış değilim.”(s.55) deyip; “…Öğrenmek ve öğrettiklerini başkalarına öğretmek, vicdan ve ahlâk görevi olmakla birlikte, öğrenmeden öğretmeye kalkışmak nasıl olur bilemiyorum” (s.55) umarsızlığını da bir köşeye koyar sözcük bulmacasının koridorlarına girerken.  şair kanalıyla yaptığı çağrı vurdumduymazlık kayasında ne kadar yankılanacaktır ki…

Kilab-ı zulme kaldı gezdiğin nâzende sahrâlar.

Uyan ey yâreli şîri jiyan bu hâb-ı gafletten

Sonra, yazarın esir müziği Namık Kemal’ın “Hürriyet Kasîdesi’ndeki ironik koltuğunu bulur… “her gönülde bir aslan yatar./Koro şefi olmak isteyen, çoğu zaman gönlündeki aslana, “-Uyan ey şîri jiyan” (*) (Kükremiş aslan) diye seslenerek onun kalkıp kükremesini ister. Bu uyanma, şeflik vasıflarının kazanılmasıdır. Hayvan tek gözünü açıp bir lahza bakar, sonra tekrar kapatır ve gönülde yatmaya devam eder.“ (s.56) Dahası, gerisini merak edecek olursanız eğer nihavent bir özlemle bineceksiniz o zaman “Faik Bey’in Salıncak”ına…

Tanburi Mustafa Çavuş’un 36 şarkısının 35 tanesine, Suphi Ezgi’nin, “Dök Zülfünü” adlı esere ise Udi Nevres Bey’in aranağme yazdığını belirten yazar Uğur Doğan Türe; birçok uyarı ve püf noktalarıyla dolu olan “Faik Bey’in Salıncak”ında müzik terapisi konusundan söz etmenin yanı sıra; Türk Müziği’nin TSM - THM olarak ayrılmasıyla birlikte, sayfalarına taşıdığı “sanat resmi”, “sanat heykeli” gibi olumsuz yakıştırmalar üzerinden “sanat müziği” tanımını eleştirir. 

 “Gazel”, “Taksim”, “Başyapıtlar”, “Şarkılar Ne Söyler”, “Uşşak Perdesi” gibi konuları değerlendiren Uğur Türe; “Musiki Dernekleri” adlı konuyu “Saz yokluğu”, “Gelir yokluğu”, “Eğitim yokluğu”, “Öğretmen yokluğu”, “Görev kavramı yokluğu”, “Aşk yokluğu”, “Sonuç ve çözüm önerileri” gibi yokluklar silsilesi gibi değerlendirir. “…Taksim yapanın sazında ustalığını kanıtlamak için sergilediği bir gösteri değildir…” (s.125) diyen yazar; “Türk Musikisine Saldırılar” başlığı altında yansıtıp yazdığı yazılarda da, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Nurullah Berk gibi yazar ressamların Türk müziği eserlerini eleştirmelerine tepkisiz kalmaz.  

Görülen o ki, Uğur Doğan Türe’nin özenle hazırladığı ve derinleşen detaylarının her müzik sevdalısının atacağı kulaçları bekleyen bir müzik okyanusu olduğunu vurgulamakta yarar var. Ama bir şartla… Aşkla yani… Ne demişti Arif Nihat Aka: ”Aşk olmazsa meşk olmaz”

Birçok bestekârın eserlerini inceleyen, çözümleyen; makamlar, usuller, besteler, güfteler arasında dolaşan Uğur Türe; Ahmet Rasim, Yesarı Asım, Mustafa Nafiz ırmak, Alaeddin Yavaşça gibi bazı bestekârların bestelerinin güftelerini de kendileri yazmalarını şairliğine bağlarken; “O güzel şarkılarına illa söz de benim olsun yanılgısı ile edebiyat dışı güfte yazıp beste altında ezilmesine neden olan birçok bestekâr(ın), büyüleyici bir tabloyu kötü bir çerçeveye koymuş gibi…” (s.164) olmalarına da dikkat çekip, Mesut Cemil’in “Neveserce” diyerek altını çizdiği Neveser Kökdeş’in bu konuda olumsuz bir örnek olduğunu dolaylı yönden eleştirir. Yesari Asım Arsoy’un 140 bestesini de inceleyen Türe; beste konusunda ise, Selahaddin Pınar’a bestelemesi için güzel bir şiir veren ve her gördüğünde akıbetini soran şair ya da güfte yazarına Pınar’ın verdiği yanıt kulaklara küpe olacak cinstendir: “Acele etme, şiirin çok güzel ama benim bestem, güzellikte onun üstünde olmazsa ortaya çıkarmam.”(Başyapıtlar-s.146)

 

*(Faik Bey’in Salıncağı/Uğur Doğan Türe/Araştırma/Karahan Kitabevi/Mayıs 2017/196 sayfa/

 

 

 

 

 

 

 



YAZARLAR

  • Cumartesi 37.3 ° / 23.3 ° Açık hava
  • Pazar 38.3 ° / 22.4 ° Açık hava
  • Pazartesi 38.7 ° / 22.5 ° Açık hava
  • BIST 100

    2.444%1,60
  • DOLAR

    16,7493% 0,30
  • EURO

    17,4918% -0,20
  • GRAM ALTIN

    973,27% 0,34
  • Ç. ALTIN

    1605,8955% 0,34