Mehmet Doğan Karakuş - Muhabbet Yelleri


OYUNCAK


            Hiç oyuncağım olmadı, bugünkü çocuklarınkine benzer. Hiç olmadı, alan da olmadı. Alacak biri, birileri olsa da paramız yoktu.

            Hoş, babam da yoktu ya! Böylesine çocukluktur çocukluğum. Mahalleli yaylaya gider, tahtadan, ağaçtan yapılmış oyuncaklarla dönerdi. Bunların en önde geleni cızdan dediğimiz; yere çakılan ardıç dikecinin ovalleştirilmiş ucunun üstüne ladin dalının ölçülü bir biçimde işaretlenerek direk üstüne oturacak biçimde, dengeli durmasıydı. Ölçülür, biçilir, ladin dalı uygun biçimde yerleştirildikten sonra üstüne kimse binmeden deneme yapılırdı. Cızdan dalı en az iki metre olmalıydı. Dikeç de, bizim göbek, bilemedin göğüs hizamıza gelmeliydi ki, oturarak olmasa da yarı belimizi sarkıtarak binebilelimdi. Kömür karası üstüne domuz yağı da sürüldü mü, tamamdı cızdan. Şöyle bir çeviriverdik mi; usuldan bir cızırtı kopardı. Hele ki üstüne binildikte; ağırlığın verdiği sürtünmeyle daha da cızırtılı çıkardı sesi. Komşunun sararmış güz vurgunu arsasına kurar, sabahtan akşama'ça oynardık.

            Dere kenarına inerdik yazın. Dere çağıltılı akardı. Biz dereye dere bize bakardık. Yarpızlar, ılgınlar arasında bir soyunurduk ki cıscıbıl! Çoğumuzun donu olmazdı. Çimmeyenler çömeldikleri yerden bize bakıp bakıp;

            “Ehhheh!” derler;

            “Dingili beçik göt'açık!” diye de sürdürürlerdi alaycılıklarını. Söverdik. Sonra, birbirimizin yüzüne yüzüne çocuk ellerimizle su atar, ellerimizi açıp, su yüzeyinde, avuç içimizi kaydırarak ince bir su tabakasını tazyikle sıçratırdık arkadaşlarımıza. Bir çığlık, bir çığlık ki sormayın.Su bile oyuncak olurdu çocukluğumuzun sınırsızlığında. Doğa hiç erinmez, esirgemezdi. Bizden yanaydı.

            Siz hiç, çimmede gülle yapma dinlenmişliği nedir bilir misiniz? Su atmaca, su fışkırtmaca, tumdurma, yüzgeç oyunlarının ardından yorulur, dere kenarına büllüklerimiz sallana sallana gelip oturur, çakıltaşları arasından gülle yapımına uygun, yumuşak taşlar arar bulurduk. Sonra da çakmak taşı, salyangoz kabuğu arardık. Hani siz anlayasınız diye salyangoz diyorum. Biz ona;

            “Sülük!” deriz. Sülük ölür ya da bir nedenden ötürü kabuğunu bırakır. Alırız, yandaki ince tabakayı kırar, misketin iriliğine göre delik açar, çakmak taşıyla döve döve kabuğundan arındırırılan taşı o deliğe oturtur, başlardık çevirmeye. Beyaz beyaz taş tozu olurdu baş parmağımızın üstü. Hele çakmak taşlarıyla, misket yapmak için vurduğumuzda ne güzel ses çıkarırdı bir bilseniz! Çakmak taşı, çakıl taşlarının arasında bulunur. Yağlı, tabaka tabaka renklidir; biraz sarı, biraz mavi tonda. Kırılmaz. Taşı da kırmaz. Öyle bir uyumla vururduk ki üstüne; misket yapacağımız taşın;

            “Tıkı tıkı taktak, tıkı tıkı taktak!” sesleri kuşların, derenin, esen yelin dalları hışırdatmasıyla birlikte alıp, o dere kenarındaki çocukluğumu önüne katıp, onlarca yıl, yüzlerce kilometre ötelerden bugün bile kulağıma getiriyorsa; çakmak taşı mutlaka çok sağlam, mutlaka taş misket yapımında çok gerekli bir taştır. Bundan emin olabilirsiniz.

            Patlangaçlar yapardık; ağınağacı dalından. Zakkum derler ya! Onun dalından. En çok on beş santimlik uzunlukta keserdik. Zakkum dalının ortasında fos bir yer vardır, dal boyunca uzayan. İşte o yere, akkor haline getirdiğimiz demir çubuğu sokunca ortalığı boz bir duman;

            “Foşş!” diye bir sesle birlikte, zakkumun zehirini sala sala kaplardı.

            Sonra, bir nar çubuğuna sarılırdık.

            Keskin Maraş bıçaklarına giderdi ellerimiz. Herkesin şalvarının cebinde olurdu bıçaklar.

            Açılır kapanırdı.

            Çeliktendi. Siyah parıltılar şavkıtan cinsinden. Kabı keçi, inek, camız öküz boynuzundandı. O bıçaklarla, orta kalınlıktaki bir nar ağacı dalından, patlangacın içine girecek sürgü yapardık. Avucumuza gelen yeri kalın, patlangacın içine girecek yeri ince olurdu. Ölçe ölçe yapardık sürgüyü. Dardağan ağacının meyvelerinden mermileri de koyduk muydu, olurdu sana patlangaç. Sıkardık birbirimize...

            Çocukluğumda, kimsenin oyuncağı yoktu.

            Derenin suyunu, çakıl taşını, çakmak taşını, dağdaki mezdeki (ladin) dalını, ardıç ağacının kurumuş bedenini, ağınağacını (zakkum) cömertçe verirdi bize doğa. Seslenmezdi. Belki de bizim, kendi bedeninden yaptığımız oyuncaklarla oynamamızı seyrederek gülerdi. Belki de o küçük, serin esinti doğanın duyduğu hoşnutluğun esintisiydi. Bunu düşündürüyor, ellerimizle yaptığımız güzel oyuncaklar, bugün bile. Bir hoş oluyor içim. Dalıp dalıp gidiyorum çocukluğuma.

            Ha... Bir kolay, kolay olduğunca sıradan, bizci, çocuk çocuk bir oyunumuz daha vardı. Taş idi o oyuncak, taş! Bildiğimiz, sıradan, toz kaplamış, toprağa çakılı kalmış taş. Önemsemediğimiz, öylesine bakmadan bile geçtiğimiz, ayağımızı vurunca kızıp, acıdan yüzümüzü buruşturup;

            “Offf!” çektiğimiz;

            “Başına benim kadar taş düşsün!” dediğimiz taş...

            Bir de badem ağacı olmalı hani. Baharda pür çiçeğe durmalı, ya da çağlasının üstünde kuru bir çiçeği, şöyle esen bir yelde sallanı sallanıvermeli; atı atı vermeliyiz ağzımıza o taze, boz yeşil çağlayı. Ekşimsi bir tazelik dolmalı avurtlarımıza. Çiğnemeli, çiğnedikçe o ekşimsi rehavet daha da dolmalı her bir yanımıza...

            İşte, o şekilsiz, ayağımızı çarptığımızda duyduğumuz acıyla yüzümüzü ekşitip;

            “Offf!” dediğimiz;

            “Başına benim kadar taşdüşsün!” dediğimiz taş var ya taş! İşte, o taşları birbiri üsüne özenle dizip, o badem ağacının çiçeği üstünde duran tazecik çağlasını yediğimiz anda kim tutabilirdi ki bizi? Badem ağacı mı? Yok canım!

            Kimse bana çocukluğumda oyuncak almadı.

            At bile yaptım.

            Çellik de, çelliğe vuran çomak da benim ellerimle yaptığım oyuncaklarımdı.

            Oyuncaklarım ve ben ne kadar mutlu olmuşuz, gördünüz mü?

            Ahhh!

            Gücenecek bana şimdi o, sülük kabuğuna sokmadan evvel çakmak taşıyla yaptığım taş güllem!

            Cam gülleleri vardı bazı varsılların.

            Taş güllem onlarınkini kırardı.

            Kızardı varsıl çocukları.

            Çattadanak, ortadan ikiye ayrılan cıncık gülleleri işe yaramazdı. Benim taş güllemin bir çinkesi atsa, hemen sokardım o sülük kabuğunun zımparasına.

            Eskisinden de güzel olurdu.

            Sizin de var mıydı böyle oyuncaklarınız?

            Benim vardı.

            Yaaa!..



YAZARLAR

  • Çarşamba 31.3 ° / 18.9 ° Bulutlar
  • Perşembe 34.5 ° / 21 ° Açık hava
  • Cuma 36.9 ° / 22.7 ° Açık hava
  • BIST 100

    2.375%0,00
  • DOLAR

    16,1756% 0,62
  • EURO

    17,3424% 0,26
  • GRAM ALTIN

    964,83% -0,15
  • Ç. ALTIN

    1591,9695% -0,15