Ahmet ERDOĞDU


ERMENİ BİR AKADEMİSYENİN SOYKIRIM İDDİALARINA KARŞI ÇIKAN MEKTUBU

Değerli Okurlar, Asılsız soykırım iddialarına karşı defalarca yazı yazdım. Bu 24 Nisan nedeniyle sizlere, Ermeni bir Akademisyenin Türkiye’de Ermeni konusunun uzman kuruluşu olan AVİM’e (Avrasya İncelemeler Merkezi) gönderdiği objektif bir bakış açısıyla kaleme aldığı mektubunu sunuyorum.


 Ağustos 2021'de AVİM'e Japonya'dan bir mektup ulaşmıştır. Mektup, ailesi bir zamanlar İstanbul'da ikamet etmiş bir Ermeni olan İver Torikian tarafından gönderilmiştir. Torikian, mektubu Türk-Ermeni ilişkilerinde yanlış bilinenlerin sorgulanmasını istediği için yazdığını belirtmiştir.                                     

Benim adım Iver Torikian. Amerikalıyım. Annem Almanya doğumlu; babam ise Türkiye doğumlu bir Ermeni… Anne ve babamın ABD’ye göç etmesinden sonra orada doğdum ve çoğunlukla orada yetiştim. Şimdi Japonya’da yaşıyorum.

Hayatım boyunca Türkiye’yi düzinelerce kez ziyaret ettim. İstanbul, Rumeli Hisarı’nda, büyükbabam ve büyükannemin Boğaz’a yaklaşık 200 metre kadar uzaklıkta bir evi vardı. Evleri, arnavut kaldırımlı, dar ve oldukça dik bir sokaktaydı. Araçlar zar zor birbirlerinin yanından geçerdi ve işportacılar sattıkları mallarla geçerlerdi. Bir keresinde omuzlarında bir sopa, sopanın her ucunda ise bir kova taşıyan bir adamın resmini çekmiştim. “Yoğurt, yoğurt, yoğurt!” diye bağırıyordu.

Büyükbabam her sabah erken kalkıp, Kapalı Çarşı’ya yakın dükkanına gitmeden önce bir saatliğine jimnastik yaparmış. Bu hayatının sonuna kadar devam ettirdiği bir rutindi. Memleketi Arapgir’di. Henüz bir oğlanken tek başına İstanbul’a gelmiş.

Büyükbabamın kolay bir hayatı olmamış. Arapgir’de, altı yaşındayken çiçek hastalığı geçirmiş ve bir gözü kör olmuş. İstanbul’a geldikten sonra ise bir başka felaket yaşamış. Gençken İstanbul sokaklarında dolaşıp ekmek satarmış. Bir gün kullandığı at ile bir kaza geçirmiş ve tüm dişlerini kaybetmiş. Henüz genç olmasına rağmen o zamandan sonra takma diş kullanması gerekti. Ancak tüm bu tersliklere rağmen eninde sonunda dükkanını açabilmiş ve üç oğlunu yetiştirebilmiş. En büyükleri benim babamdı.

Büyükannem Gümüşhacıköy’dendi, ama genç bir kızken İstanbul’a gelmiş. Üç kız kardeş arasından en büyüğüymüş. Tüm kız kardeşler ve büyükannem yirminci yüzyılın başlarında İstanbul’a gelmişler. Bir keresinde, tek başıma İstanbul’u ziyaret ederken, büyükanneme İstanbul’a geldikten sonra ne yaptığını sormuştum. Bir medreseye gittiğini söylemişti. Sonra, benim istememe fırsat vermeden nasıl dua etmeyi öğrendiğini göstermişti. Dualar okuyarak ayağa kalkmış, sonra diz çökmüş, öne eğilmiş, sonra tekrar kalkmıştı. Bana iyi bir egzersiz gibi görünmüştü.

Büyükbabamla evlenmek büyükannemin seçimi değilmiş. Bu karar onun adına alınmış. Bir gün, büyükbabam İstanbul’da bir sokakta mallarını satarken, büyükannemin bir akrabası evinin penceresinden dışarı sarkıp ona “Hey, bir eş ister misin?” diye seslenmiş. Büyükbabam “Ah, evet, bir eşim olsa iyi olurdu” diye cevap vermiş. Büyükannem o sırada 19 yaşındaymış. Büyükbabam ise 30’lu yaşlarının başındaymış. Elbette bir Ermeni kilisesinde evlenmişler ve neredeyse tam dokuz ay sonra babam doğmuş.

Babam şanslıymış. Büyükbabam ve büyükannemin evi, ismi o dönem Robert Kolej olan Boğaziçi Üniversitesine yürüme mesafesindeymiş. Babam ortaokul, lise ve üniversiteyi orada okumuş. Öğretmenler ve öğrenciler birçok etnik gruba mensupmuş,– babam orayı bir “küçük BM” olarak tarif ederdi. Farklı kökenlerden gelen öğretmenler ve öğrencilerin birbirleriyle etkileşime geçmiş olmasının babamın hoşgörülü ve başkalarını olduğu gibi kabul eden biri olarak yetişmesinde kilit rol oynadığına hiç kuşkum yok. Ne yazık ki açık fikirlilik Ermeniler arasında yaygın bir nitelikmiş gibi görünmüyor. Yıllar içinde birçok Ermeni’nin özellikle Türklere karşı önyargılı olduğunu fark ettim.

Bir Ermeni’nin bana açık bir şekilde Türkleri sevmediğini söylediği ilk anı hatırlıyorum. Ailemin Türkiye’deki yaz tatillerinden biri sırasında, Kınalı Ada’da gerçekleşmişti bu olay. Dokuz veya on yaşlarındaydım. O yaz, bir amcamın Kanada’ya göç etmiş olan ailesi de Türkiye’yi ziyaret ediyordu. İngilizce konuşabileceğim, benimle yaşıt kuzenlerimin olması güzeldi. Onlarla ilgili beni rahatsız eden tek şey Türkler hakkında kötü sözler söylemeleriydi.

Bir öğleden sonra, Kınalı Ada’daki bir akrabamızın evinde kaldığımız sırada, bu kuzenlerimden biri ile onların Türk karşıtlığı konusunda konuşmaya karar verdim. Plajdan eve doğru yürüdüğümüz sırada kuzenime çekinerek neden Türkleri sevmediğini sordum. Soğukkanlı bir şekilde “tüm Türklerden nefret ediyorum” dedi. Renkli, yöresel kıyafet giyen ve hiçbirimizin tanımadığı yakınımızdaki bir kıza işaret etti. Kuzenim, “Şuradaki kızı görüyor musun?” diye sordu. “O Türk olduğu için ondan nefret ediyorum”. Nasıl cevap vereceğimi bilemedim, o yüzden hiçbir şey söylemedim.

Ne yazık ki Türkler hakkında kötü sözler söyleyenler yalnızca kuzenim gibi çocuklar değil. Türkleri kötüleyen Ermeni çocukların esasen Ermeni yetişkinleri örnek aldığını biliyorum. Bir keresinde, 20’li yaşlarımdayken, babamla birlikte Avrupa’ya gitmiş ve Paris’i ziyaret etmiştik. Babamın İstanbul’da beraber büyüdükleri yıllardan tanıdığı bir Ermeni arkadaşı vardı. Onun evinde kaldık. Bir sabah kahvaltı yaptığımız sırada, adamın İstanbullu Ermeni eşi benimle telaşlı bir şekilde konuşmaya başladı. Ne söylediğini anlayamadım. Gittikçe öfkelenince, babam endişeli bir şekilde güldü ve onun ne istediğini anlattı. Kadın, asla bir Türk kadınla evlenmeyeceğime dair söz vermemi istemişti. Çat pat bildiğim Türkçe ile ona duymak istediğini söyledim. Sakinleşti ve kahvaltımıza devam ettik.

Kanada’da bir akrabamızın evinde, yukarıda bahsettiğim iki olaydan daha da beter bir üçüncü olaya şahit oldum. Benimle aynı yaşta olan bir başka kuzenin odasında geziniyordum. Kitaplığında sadece üç kitap vardı ve hepsi İkinci Dünya Savaşını konu alıyordu. Tarihe ilgisi olup olmadığını sordum; “Hayır” diye cevap verdi. Sadece Hitler’in Avrupa’daki Yahudi nüfusunu yok etmeye çalışmakla doğru olanı yapmış olduğunu düşünüyordu. Meğerse Yahudilerden nefret ettiği kadar Türklerden de nefret ediyormuş. “Yahudiler küçük farelerdir. Türkler ise sıçandır” dedi. Şüphesiz sıçanları da sevmiyordu.

Bu hadiseleri yazmak beni üzüyor. Tanıdığım Ermenilerin çoğu akrabalar veya babamın arkadaşlarıydı. Yukarıda bahsetmiş olduğum kişiler dahil olmak üzere, hepsi hayatım boyunca bana kibar davrandılar. Belki bu sadece benim saflığımdan kaynaklanıyor, fakat insanların bana karşı kibar davranırken, aynı zamanda hiç tanışmadıkları insanlara karşı nefret beslemelerini anlamakta güçlük çekiyorum.

Böyle düşünen tek Ermeni olmadığımı biliyorum. 2007 yılında İstanbul’da öldürülen Ermeni gazeteci Hrant Dink de Ermenilerin Türk karşıtı öfkesine karşı çıkmış, söz konusu öfkenin bizleri zehirlediğini söylemişti. Aynı fikirdeyim.

Türk ya da Ermeni olmayan insanlar için Ermenilerin Türklere karşı beslediği düşmanlık önemsiz gözükebilir. Ne de olsa Türkiye ile Ermenistan arasında bir savaş çıkmayacak. Türkiye; nüfus, toprak ve kaynakların yanı sıra, askeri kabiliyet alanında Ermenistan’ı gölgede bırakıyor. Türkiye ve Ermenistan arasında herhangi bir askeri çatışma Ermenistan için felaketle sonuçlanır.

Ancak Ermenilerin düşmanlığı Türkler ve Türkiye için zararlı, çünkü Ermeniler Kuzey Amerika ve Avrupa’da ciddi bir siyasi nüfuza sahipler. Ermeni gruplar on yıllardır Türkiye’ye siyasi ve ekonomik olarak saldırıyorlar. Örneğin ABD’deki Ermeniler sürekli olarak Batılı firmalara ve kuruluşlara Türkiye’de iş yapmamaları konusunda baskı yapıyorlar ve bu çabalar kısmen etkili oluyor. Dahası, uluslararası Ermeni toplumu dünyadaki tüm hükümetleri, bir yüzyıldan uzun bir zaman önce Türkiye’deki Ermenilerin başına gelmiş olayların bir soykırım olduğuna dair sürekli ikna etmeye çalışıyorlar. Bu çabalar Ermeni Davası olarak biliniyor.

Söylendiğine göre bazı Ermeniler Türk hükümetinden yalnızca özür istiyor. Başka Ermeniler ise daha fazlasını, istiyor, örneğin para. Bazıları ise daha da ileriye gidiyor; Türk hükümetinin Türkiye’nin doğusunun bir bölümünü alıp Ermenistan’a vermesini, bunun sonucunda da doğu topraklarının Ermenileştirilmesini talep ediyorlar. Böylesi aşırı istekler elbette ki saçma. Farklı sebeplerden ötürü Ermeni Davasının herhangi bir kısmını, daha ılımlı talepler dahil olmak üzere, desteklemiyorum. Böyle talepler Türklere ve Türkiye’ye karşı intikamcılığı teşvik ediyor. Dahası, şimdiki -- doğal olarak bir yüzyıldan evvelki olaylar ile herhangi bağları olmayan -- Türk neslinden tazminat ve toprak talep etmenin nihayetinde tüm insanlığa zarar vereceğine inanıyorum.

İtiraf etmeliyim ki halen Ermeniler ve Osmanlı tarihi hakkında daha öğrenmem gereken çok şey var. Yakın bir zamana kadar Ermeni kültürüne, tarihine ve siyasetine çok az ilgi duyuyordum. Ermenice bile bilmiyorum. Benzer şekilde, Osmanlı tarihine de ilgim yoktu. Ancak 2015 yılının başında, sırf bir Amerikan dergisi olan The New Yorker’ın 5 Ocak 2015 sayısında Ermeniler konusunda yayınlanan bir makale sebebiyle Ermeniler ve Osmanlı tarihi konularında daha fazlasını öğrenmeye karar verdim. The New Yorker, yalnızca New York’ta değil, tüm dünyada çok sayıda okuyucusu olan nitelikli bir dergi. Dergideki o makale, beni daha fazla öğrenmeye teşvik etti. Ancak, makaleyi okumadan önce, çoğu Ermeni için akla hayalesığmayacak bir şey yapmaya karar verdim: bir Amerikan gazetesine; biz Ermenilerin, uzun zaman önce olanlar için Türkleri affetmesi ve uzlaşma araması gerektiğini belirten bir mektup yazmak. Doğru olduğunu düşündüğüm bir şeyi yapmak istemiştim.

Raffi Khatchadourian tarafından The New Yorker’da kaleme alınan makale, "A Century of Silence" (TR: “Sessizlik Yüzyılı”) başlığını taşıyordu. Ermenilerin nasıl acı çektiklerini, Türkiye’deki köylerden ve şehirlerden nasıl sürüldüklerini, varlıklarını ve geçim kaynaklarını nasıl kaybettiklerini ve pek çoğunun hayatlarını nasıl kaybettiklerini anlatan hikayeler içereceğini biliyor olmamdan dolayı yazıyı okumayı sonraya bırakmıştım. Benzer hikayeleri hayatım boyunca Ermeni tanıdıklarımdan ve akrabalarımdan duymuştum, o yüzden daha fazlasını dinlemeye hevesim yoktu.

Ancak, The New Yorker’ın söz konusu sayısının bana Japonya’da 2015 yılının başlarında ulaşmasından bir gün sonra babam beni aradı. Makaleden haberi olmuştu ve bana okuyup okumayacağımı sordu. Ona henüz okumadığımı, ama okuyacağımı söyledim ve sonrasında da okudum. Beklediğim gibi Khatchadourian bizim çektiğimiz ıstıraplar konusunda birçok hikâye anlatıyor ve bazı korkunç detaylara giriyordu. Ancak Osmanlı askerlerinin ölümlerinden bir kez bahsetmenin dışında, Khatchadourian yazısında Türkiye’de o dönemdeki başka herhangi halkın acısından neredeyse hiç bahsetmiyordu. Makale bariz bir biçimde tamamıyla tek taraflı yazılmıştı.

Ne yazık ki bahsi geçen dönemde meydana gelen olayları tarafsız bir şekilde tartışmaya hazır çok az Ermeni akademisyen mevcut. Daha doğrusu Avrupa veya Kuzey Amerika’da, –Türkler de dahil, Türkiye’deki diğer milletlere ve onların da bir yüzyıl kadar önce çektikleri kargaşa ve ıstırap konusunda yazmış olan az sayıda Ermeni var. Bana göre en kötüsü ise; Batılı ülkelerde ancak az sayıda Ermeni, söz konusu dönem içinde bizlerin pek çok şiddet eylemini gerçekleştirdiği gerçeğini Ermeni olmayanlara itiraf etmeye hazır. Örneğin Khatchadourian’ın makalesinde Ermeni savaşçılar hakkında neredeyse hiçbir bilgi bulunmuyor.

Türk tarihinin yüzeysel bir değerlendirmesi bile, Türk Kurtuluş Savaşının öncesinde ve sırasında aslında pek çok Ermeni savaşçının var olduğunu ortaya çıkaracaktır. Birinci Dünya Savaşından önce Türkiye’de en az bir milyon Ermeni bulunmaktaydı. Bazıları ABD veya Avrupa’ya göç etmişti. Ancak Türkiye’de kalan, akıl ve beden sağlığı yerinde olan genç Ermeni erkeklerin çoğunluğu en nihayetinde bir taraf için silahlanmıştı. Bazıları Osmanlı ordusunda yer almıştı. Diğerleri ise ya Birinci Dünya Savaşının başlangıcında ya da Osmanlı ordusundan firar ettikten sonra Rus ordusuna katılmıştı. Peki ya geriye kalanlar ne yapmıştı? İstanbul’un dışında imkânı olan diğer genç Ermeni erkeklerin -- ve hatta az sayıda Ermeni kadınların -- çoğunluğu Türkiye’nin doğusunda bulunan çok sayıdaki Ermeni milislerinden birine katılmışlardı.

Kısacası Ermenilerin sadakati karmaşık bir konuymuş. Anlaşılan o ki çok sayıda Ermeni, özellikle şehirlerdeki varlıklı olanlar, Osmanlı İmparatorluğu ve kendilerinin İmparatorluk bünyesindeki paylarından memnunmuş. Diğer Ermeniler, Osmanlı hükümetini desteklemiş, ancak Sultan’ın Ermenilere, özellikle kırsal bölgelerde yaşayanlara, yardımcı olacak reformları yerine getirmesini istemişler. Bir de Osmanlı hükümetine hepten karşı çıkan ve bağımsız bir Ermeni devleti isteyen Ermeniler varmış. Osmanlı İmparatorluğundaki Ermenilerin amaçlarının, toplumdaki konumlarımız ve lehçelerimiz kadar çeşitli olduğu sonucuna varmış durumdayım.

Ancak Khatchadourian’ın The New Yorker  yazısında, söz konusu dönemin veya Osmanlı İmparatorluğu ile Ermenilerin imparatorluktaki rollerinin karmaşıklığına dair çok az bilgiye değiniliyor. Örneğin Khatchadourian, 19 sayfalık yazısında yalnızca bir defa Ermeni savaşçılardan söz ediyor. Savaşçılarla ilgili alıntı sadece teyzesine ait bir alıntıda geçiyor. Yazının çoğu,  sadece Ermenilerin o dönemde yaşadıkları ıstırabı ve ölümlerini konu alıyor. Ne Ermeni ne de Türk olan birisi, “Yani? Bu sadece tek bir makale” diyebilir. Ancak Khatchadourian’ın taraflı yazısı, mevzubahis döneme dair Ermeniler tarafından yazılan yazıların çoğunun tipik bir örneği. Makalenin The New Yorker kadar prestijli bir dergide yer almış olması beni hala şaşırtıyor. Batılılar tarafından yalnızca böylesi yazılar okunduğu zaman tarih muazzam ölçüde çarpıtılmış oluyor.

Khatchadourian’ın makalesi beni bir gazeteye mektup yazma planımdan caydırmadı. 24 Nisan’ın yaklaşmakta olmasından dolayı zamanlamamın iyi olduğunu düşündüm. Her yıl o gün, Ermeniler ve sempatizanları dünyadaki birçok büyük şehirde gösteriler düzenliyor ve tanıma ile tazminat talep ediyorlar. Mektubumun, bu gösteriler sebebiyle Ermeniler arasında körüklenen hırçınlığı azaltacağını ummuştum. Mektubumda bu gösterileri anlatabilmek amacıyla internette daha fazla bilgi araştırmıştım. Ancak bulduklarım için hazırlıklı değildim.

Eğer biri internette “Ermeni” kelimesini araştırırsa, kısa süre içinde karşısına bir yüzyıldan eski ve dehşet verici fotoğraflar içeren siteler çıkacaktır. İngilizce sitelerde yığınlar halinde veya etrafa saçılmış cesetlerin, bir deri bir kemik halde kadınların ve çocukların ve hatta kafaları kesilmiş bedenlerin resimleri bulunuyor. Böylesi sitelere göre, bu fotoğrafların hepsi 1915 yılında Türkiye’deki Ermenilerin durumunu gösteriyor. Bu fotoğraflar sıklıkla Ermeni Davası ile bağlantılı taleplerle birlikte sunuluyor. Bu sitelerin Ermeni kişiler veya kuruluşlar, ya da onların sempatizanları tarafından hazırlandıkları açıkça görülebiliyor. Söz konusu fotoğrafların bazılarının güvenilirliği son zamanlarda sorgulanıyor. Ancak görünüşe bakılacak olursa insanların çoğunluğu bu fotoğrafların gerçek olduğunu düşünüyor.

Bence tüm eğitimli Türkler, bir yüzyıl öncesinde pek çok Ermeni’nin acı çekmiş olduğunu biliyor. Bu bağlamda gerçek veya sahte fotoğraflara ihtiyaç yok. Ancak, Türklerin tümü söz konusu dönemde pek çok Türkün de acı çekmiş olduğunu biliyor. O dönemden ölü veya açlık çeken Türklerin benzer şekilde tüyler ürpertici fotoğraflarını neden hiçbir zaman görmediğimi sıklıkla merak etmişimdir. Örneğin, bir yüzyıl önce Bulgaristan’da veya Yunanistan’da katledilen Türklerin cesetlerinin fotoğraflarına neden hiçbir zaman rastlamadım? Bazı fotoğraflardaki güya ölü veya sefil durumdaki Ermenilerin, gerçekte Ermeni olmayan kişiler olduklarına dair iddialar öne sürülüyor. Ancak, zannediyorum ki o dönemdeki ölü veya açlık çeken Müslümanların fotoğraflarının az sayıda olmasının daha mantıklı bir sebebi, mevzubahis zaman diliminde fotoğraf makinelerinin çoğunlukla Hristiyanlara ait olması ve Hıristiyanların çoğunun Müslümanların kaderlerine karşı umursamaz olmaları. Dahası, bildiğim kadarıyla, o dönemde Batılı gazeteler adına Orta Doğu hakkında çalışan gazetecilerin hepsi Hristiyan’dı ve çoğunluğu Müslümanlara karşı önyargılıydı. Bu durum, ünlü bir İngiliz gezgin ve yazar olan Edith Durham tarafından ele alınmış. Durham, 1905 tarihli kitabı The Burden of the Balkans’da (TR: Balkanların Külfeti) şu açıklamada bulunmuş: “Bir Müslüman bir başka Müslümanı öldürdüğünde dikkate alınmıyor. Bir Hristiyan bir Müslümanı öldürdüğünde haklı bir eylem olarak görülüyor. Bir Hristiyan bir başka Hristiyan’ı öldürdüğünde üzerinde durulmaması gereken bir hata sayılıyor. Yalnızca bir Müslüman bir Hristiyan’ı öldürdüğünde gerçek anlamda bir mezalim olduğunu düşünüyoruz.”

Her halükârda, “Ermeni” kelimesini araştırmaya devam edildiğinde, sözde ölü ve açlık içindeki Ermenileri gösteren bütün bu internet sitelerinin yanında farklı türde sitelere de rastlanabilir. Ermeni Davasına karşı çıkan kişiler ve kuruluşlar tarafından hazırlanmış bu siteler, Ermeni arkadaşlarımdan veya akrabalarımdan hiç duymadığım konuları gözlerimin önüne serdiler. Söz konusu siteler vasıtasıyla, bazı Ermenilerin nasıl örgütler oluşturup silahlar temin ettiklerini ve Rusya ve diğer ülkelerin hükümetleriyle nasıl gizlice anlaştıklarını öğrendim. Ermeni olmayan kişilerin, Ermeni köylerine gidip şiddet eylemleri gerçekleştirmiş olmalarıyla benzer şekilde; Ermeni kişilerin, Ermeni olmayan köylere gidip şiddet eylemlerinde bulunmuş oldukları çok sayıda olay gerçekleşmiş. Çoğu Ermeni’nin böylesi siteleri ve Ermenileri olumsuz bir şekilde yansıtan başka siteleri görmezden geldiğine eminim. Ancak ben bunları görmezden gelmedim. Tam aksine, hayatım boyunca duyduğum hikayelerin bir başka yönünü gösteren tüm açıklamalar ve savlar merakımı uyandırdı. 

2015 yılında rastladığım bu internet sitelerinden ilki Islamic Party of Britain’ın (TR: Britanya İslam Partisi) sitesiydi (islamicparty.com). Sitenin bir bölümünde, tahminen Ermeni bir okuyucu tarafından yazılan isimsiz bir yorum bulunuyordu. Yorumda Yahudilerin gelip, tüm Türkler ile Ermenileri kurnaz bir şekilde birbirlerine karşı düşman haline getirmeden önce, Türkler ile Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğunda uyum içinde yaşamış oldukları belirtiliyordu. Bu sözleri yazan kişinin gerçekten de Ermeni olduğunu doğrulamak imkânsızdı. Ancak, diğer çeşitli sitelerde Ermeniler tarafından yapılmış Yahudi aleyhtarı yorumlara rastladım. Britanya İslam Partisi sitesindeki söz konusu yorum, sitedeki diğer tüm bilgilerin doğruluğuna şüphe duymama sebep oldu, ancak buna rağmen okumaya devam ettim. “Hınçak” ile “Taşnak” kelimelerine rastladığım ilk sitelerden biri buydu. Hınçaklar ile Taşnakların Osmanlı hükümetine karşı en şiddetli biçimde başkaldıran iki Ermeni grubu olduklarını öğrendim.

Biz Ermenilerin bir yüzyıldan önce Türkiye’de yaptıklarımızı ve bize yapılanları derinlemesine anlayabilmek için Hınçaklar ile Taşnaklar konusunda bilgi sahibi olmanın elzem olduğu benim için netlik kazanmış durumda. Ancak daha fazla sitede göz gezdirdikçe şaşırdım. Dünya tarihi, özellikle Birinci Dünya Savaşı hakkındaki bilgi dağarcığımın acınacak derecede sığ olduğunu hemen anladım. Üçlü İtilaf, Sykes-Picot Anlaşması, hatta Savaş’ın önde gelen kişileri veya muharebeleri hakkında hiçbir şey bilmiyordum.

2015 yılından bu yana, Birinci Dünya Savaşı ve de Osmanlı İmparatorluğu konularında kendimi yetiştirebilmek adına yapabileceğim her şeyi yaptım. Her ikisi de karmaşık konular. Savaş sırasında meydana gelen büyük çarpışmalar ve resmi ittifaklar hakkında ayrıntılara ulaşmak nispeten kolaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nda hüküm süren bütün padişahların isimlerini ve onların büyük başarıları ile başarısızlıkları olarak kabul edilenleri bulmak da benzer şekilde kolaydı. Beni esas zorlayan, Osmanlı halkının çoğunluğunun -- özellikle Ermenilerin -- 19’uncu yüzyılın sonlarında ve 20’nci yüzyılın başlarında neler yapmış olduğunu öğrenmekti.

Ermeniler hakkında araştırma yapmakta zorluk çekmiş olmamın birkaç sebebi var. Öncelikle, bilgiye erişimim sınırlıydı. Birinci Dünya Savaşından önce, Ermeniler arasındaki en faal iki siyasi örgüt Hınçaklar ve Taşnaklar idi. Her ikisi de en etkin dönemlerinde; Türkiye, Rusya ve Avrupa'daki genel Ermeni halkına yönelik yayınlar dahil olmak üzere, çok sayıda belge yayınlamışlar. Ancak bu belgelere ulaşmak kolay değil. Dahası, söz konusu belgeleri bulabilsem bile onları okuyamazdım. Bunun için başta kendimi, fakat birazcık da uluslararası Ermeni toplumunu suçluyorum.

Hınçak ve Taşnak örgütlerinin kurulmuş olduğu 19’uncu yüzyılın sonlarında, dünyanın çok sayıdaki ülkesinin halkları arasında geniş çaplı ayaklanmaların gerçekleşmiş olduğunu bütün tarihçiler biliyor. 1867 yılında Japon imparatoru, Şogunların 700 yıllık hükmüne son vererek iktidara geldi. 1871 yılında, Paris Komünü bastırıldı. ABD’de, İç Savaşın sonrasında, güney eyaletlerindeki Afrikalı Amerikalılar çok sayıda yeni hak ve daha iyi yaşam koşulları elde ettiler -- ve sonra onları azar azar kaybettiler. Bütün bu ihtilaflar arasında, tüm muhalif tarafların konuşmaları ve belgelerinin birçok farklı dilde çevirilerini bulmak mümkün. Buna karşın, 19’uncu yüzyılın sonu ve 20’nci yüzyılın başında Hınçaklar ve Taşnaklar tarafından yayınlanan belgelerin çoğu başka herhangi bir dile çevrilmemiş. Bunun, belgeleri Ermeni olmayan gözlerden uzak tutmak amacıyla kasıtlı bir girişim olduğuna inanıyorum.

Atatürk 1928 yılında Türkiye’ye Latin alfabesini getirmiş. Türkçe bilmeyen yabancılar bile Türkçe’yi temel bir seviyede okuyabilirler. Bunun aksine, Ermenice kendi alfabesine sahip. Ermenice konuşulması zor bir dil değil ve Ermeni alfabesinde sadece 38 harf bulunuyor. Ancak, bildiğim kadarıyla, çok az sayıda Ermeni olmayan kişi Ermenice okuyup yazmasını öğrenmeye zahmet etmiştir. Bu gerçek, bir asır öncesinde olduğu kadar şimdi de geçerli. Bu bakımdan Ermenice, Ermeniler arasında bir çeşit gizli dil işlevi görmüştür. Hınçak ve Taşnak partilerinin mensupları, yalnızca birbirlerine Ermenice ile haberleşerek, planlarını Ermeni olmayanlardan gizleyebilmişlerdir. Örtmeceye veya şifreli sözcüklere ihtiyaç duymamışlardır.

Elbette ki tek tehlike, başka bir Ermeni’nin onları Osmanlı yetkililerine ifşa edebilmesidir ki bunu yapan olan birkaç Ermeni vardır. Bunlardan bir tanesi Tigran Armirdjanian adında, Van’da bir öğretmen. 1893 ile 1897 arasında vilayet çevirmeni olarak görev yapmış olan Armirdjanian, Osmanlı yetkilileri tarafından kendisine verilen Ermeni belgelerini Türkçe’ye çevirmiş. Hınçaklar ve Taşnaklar doğal olarak Armirdjanian’ın Osmanlı makamlarına olan desteğine karşı çıkmış ve anlatıldığına göre, ona karşı birçok suikast girişiminde bulunmuşlar. Ancak görünüşe göre başarılı olamamışlar.

Ne yazık ki, ihanet algısı sebebiyle Ermenilerin başka Ermenileri öldürmeleri veya öldürmeye teşebbüs etmeleri bir asır öncesinde Osmanlı İmparatorluğunda sıkça gerçekleşen olaylarmış. Başarıyla sonuçlanan bir suikast örneği, Van Valisi Bedros Kapamacıyan vakasıdır. Kapamacıyan, 12 Aralık 1912 tarihinde, evinden çıkıp at arabasına bindiği sırada iki Taşnak tarafından vurulup öldürülmüş. Bu Taşnakların her ikisi, Aram Manukian ve diğer birkaç Ermeni ile tutuklanmış. Manukian, Ermeniler arasında bilinen biridir. Rus ordusu 1915 yılında Van’ı işgal ettiğinde, Manukian Ruslar tarafından Van Valisi olarak seçilmiştir.

Yakın zamanda Ermenilerin başka Ermeniler tarafından suikaste uğramaları Türkiye dışında da gerçekleşmiştir. Söz konusu suikastlar arasından belki en bilineni, Levon Tourian adlı Ermeni piskoposun 24 Aralık 1933 tarihinde ABD’nin New York şehrinde katledilmesi olabilir. ABD’deki dokuz Taşnak, cinayette suç ortaklığından ötürü mahkûm edilmiştir.

Artık günümüzde hain olarak kabul edilen Ermeniler başka Ermeniler tarafından öldürülmüyorlar elbette. Bunun yerine suçlanıp dışlanıyorlar. Ermeni Amerikalı Meline Toumani bunun bir örneği. Toumani, 2014 yılında ABD’de There Was and There Was Not (TR: Bir Vardı, Bir Yoktu) başlıklı bir kitap yayınladı. Kitap; İstanbul’a taşınan Toumani’nin orada edindiği tecrübeleri anlatıyor ve Türk halkından olumlu bir şekilde söz ediyordu. Toumani bundan dolayı Ermeni yayınlarında ve internette eleştirilere maruz kaldı. Şu anda okumakta olduğunuz yazı eğer geniş çapta dağıtılırsa ben de başka Ermeniler tarafından suçlanacağım inancındayım. 

Hınçaklara ve Taşnaklara gelince, onların uzun zaman önce yayınlamış oldukları belgelerin yalnızca az bir miktarı başka dillere çevrilmiş. Ancak, bu az sayıdaki belgeler bile açıklayıcı nitelikte. Özellikle Taşnaklar amaçlarını ve yöntemlerini alenen beyan etmişler. Örneğin, 1890 yılında, Viyana’da yayınlamış oldukları bir kitapçıkta, Taşnaklar hedeflerinin Anadolu’nun Ermenilerinin “isyan yoluyla […] siyasi ve ekonomik özgürlüğünü” elde etmek olduğunu açıklamışlar. Anadolu’da bu “özgürlüğü” elde etmek için belirtmiş oldukları yöntemler arasında şunlar yer alıyor: (#2) “Savaşçı çeteler oluşturmak,” (#8) “Şiddeti teşvik etmek ve hükümet yetkililerine karşı terör estirmek,” ve (#11) “Hükümet kurumlarını yağma ve yıkıma maruz bırakmak.”

Yukarıdaki liste, ilk olarak 1963 yılında, California Üniversitesi tarafından yayınlanan The Armenian Revolutionary Movement (TR: Ermeni Devrimci Hareketi) başlıklı kitapta sunulmuş. Kitabın yazarı Louise Nalbandian adlı bir Ermeni kadın. Kendisi dürüst bir akademisyenmiş. Eski çağlardan 19’uncu yüzyılın sonlarına kadar yaşamış olan Ermeniler hakkında detaylıca yazmış, bütün güçlü ve zayıf yönlerimizi süsleme yapmadan ifade etmiş. Nalbandian; bir asırdan uzun bir zaman önce yapmış olduklarımız konusunda dürüst olan az sayıdaki cesur Ermenilerin başlıca örneklerinden biri. Ne yazık ki, Dr. Nalbandian kitabının yayınlanmasından kısa bir süre sonra bir araba kazası sonucunda almış olduğu yaralar sebebiyle hayatını kaybetmiş.

Mevzubahis dönemdeki Ermeniler konusunda tarafsızca yazan ve hayatta olan çok az sayıda Ermeni akademisyen buldum. Bunlardan bir tanesi Ronald Grigor Suny adındaki Amerikalı bir profesör. Kendisi 1993 yılında, Looking Toward Ararat (TR: Ağrı Dağı’na Doğru Bakmak) başlıklı kayda değer bir kitap yazmış. Suny; örneğin, Hınçakların hedeflerine ulaşabilmek adına “propaganda, kışkırtma ve terör” kullanmayı çalıştıklarından bahsediyor. Ayrıca, 1890’lı yıllarda Kafkasya’da, “Ermeni teröristlerin asıl kurbanlarının Ermenilerin kendileri olduğunu” not ediyor. Suny, dönemin şiddete eğilimli Ermenilerini “Ermeni teröristler” olarak tanımlayan çok az sayıdaki Ermeni akademisyenden biri. Suny Ermenilere ve Ermenistan’a sadık olsa da, Nalbandian ile benzer şekilde, kusurlarımıza dikkat çekme cesaretine sahip.

Ne yazık ki Suny’nin ve diğer daha tarafsız Ermenilerin çalışmaları halk arasında fazla okunmuyor ve tartışılmıyor, kitaplarının ise çok düşük düzeyde tanıtımı yapılıyor. Buna karşın, Ermeni yazarlar tarafından hazırlanan Osmanlı Ermenileri konulu kitaplar arasından en çok okunanlar sansasyonel ve yanıltıcı olanlar. Böylesi kitaplar, zaman zaman, bariz yalanlar bile içeriyor.

2003 yılında, ABD’deki Peter Balakian adlı Ermeni profesör The Burning Tigris (TR: Yanan Dicle) adlı bir kitap yayınlamıştır. Kitap eleştirmenlerinden pek çok övgü almış. Ancak, benim için, birçok nedenden ötürü okunması zor bir kitaptı. Bunun bir sebebi, neredeyse kitabın her sayfasında belli olan, Balakian’ın Türk karşıtlığından rahatsız olmam. Örneğin, iki cümleyi rastgele seçersek; Balakian, kitabının sonuna doğru, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesini hemen takip eden yıllar konusunda şunları yazıyor: “Ermenistan karşısındaki milliyetçi tutum giderek daha düşmanca bir hal almıştı. Paris’teki İtilaf Devletleri’nin oyalanması, Türklere Ermenistan’ı işgal etmeleri için gereken süreyi sağlamıştır.” Balakian, bu iki cümlede Atatürk önderliğindeki Türk milliyetçilerini kötülemeyi amaçlamış ve onların Ermenistan karşısındaki duruşlarını “düşmanca” olarak tarif etmiş. Peki Balakian, bu düşmanlığı ispatlamak için milliyetçi liderlere ait hangi açıklamaları sunuyor? Hiçbir şey. Balakian, genel olarak kitabı boyunca yapmış olduğu yüzlerce iddiayı doğruluğunu ispatlamakta başarısız kalıyor. 

The Burning Tigris’den alıntılayacağım ikinci cümle, Balakian’ın kitabına olan bir başka itirazımı ortaya koyuyor: o da Balakian’ın gerçekleri saptırması. Balakian milliyetçilerin Ermenistan ile olan ihtilafı konusunda, İtilaf Devletleri’nin -- İngiltere, Fransa ve Rusya -- “oyalandığını” söylüyor. Ancak bu doğru değil, çünkü herhangi bir oyalanma olmamış. İngiltere ve Fransa hükümetlerinin, Türk milliyetçileri ile askeri bakımdan savaşmak konusunda esasen isteksiz hale gelmiş olduklarını Türkiye’deki bir lise öğrencisi bile bilir. Bunun yerine, diplomatik alanda Türkiye’ye kendi isteklerini dayatmaya çalışmışlar, ancak bu sonuçsuz kalmış. Rusya’ya gelince, Bolşevikler hiçbir zaman milliyetçilere karşı çıkmamışlar, tam tersine, Türk milliyetçileri ile müttefik haline gelmişlerdir.

Ancak, Balakian’ın kitabındaki bahis konusu ikinci cümleye olan en büyük itirazım, kendisinin söyledikleriyle değil, söylemedikleri ile ilgili. Bu durum, kitabın tamamına yönelik en büyük itirazım olabilir. Balakian, milliyetçi ordunun Ermenistan’ı işgal ettiğini iddia ediyor. Teknik olarak bu doğru. Ancak Balakian, milliyetçi ordu tarafından yapılan işgalin hemen öncesinde Ermenilerin Türkiye’ye karşı gerçekleştirmiş olduğu saldırı eylemlerine dair herhangi bir şey yazmayı ihmal etmiş. Dahası Balakian, Türk hükümetinin 1918 yılında Ermeni halkının oradaki ilk kışı atlatabilmesi için Ermenistan’a binlerce ton buğday göndermiş olduğunu bahsetmeyi ihmal ediyor.

Biz Ermeniler; Fransız ordusunun desteğiyle 1919 yılında Türkiye’yi işgal edip, çok sayıda katliam gerçekleştirerek bunun karşılığını vermişiz. Özellikle Oltu ilçesinin ciddi derecede yağmalanmış olduğu anlaşılıyor. Tüm Türk tarihçilerin bildiği üzere, Atatürk’ün milliyetçi ordusunu Ermenistan’a saldırmaya mecbur bırakan -- Avrupa hükümetlerinin herhangi “oyalanması” değil -- bu saldırılarmış. Ancak Batılıların çoğunluğu, özellikle Amerikalılar, gerçeği araştırmak yerine, Balakian’ın ve diğer Ermenilerin hikayelerini kabul etme eğilimindeler. Bu; Türkiye’nin halkı için hem üzücü hem de haksız bir durum.

Ermenilerin 1919 yılında Ermenistan’ı daha istikrarlı ve yaşanabilir bir ülke haline getirmek için elimizden geleni yapıyor olmamız gerekirken, Türkiye’ye saldıracak kadar aptallık etmiş olmaları beni ayrıca üzüyor. Bu önceliklerimizin hatalı olduğunu ortaya koyuyor. Son olarak, buğdayın gönderilmesinden sonra Ermenilerin Türk hükümetine karşı göstermiş olduğu nankörlükten ötürü hicap duyuyorum. Türk hükümetinin göstermiş olduğu bu iyi niyet gösterisinin Ermenilerin zihninden kaybolmuş gibi görünüyor.

1919 yılında başka utanç verici hareketlerimiz de olmuş. O sene, Ermenistan sakinleri Ermenistan’ın var oluşunun ilk yılı adına toplu kutlamalar yapmışlar. Normalde bir ülkenin kuruluşunun kutlanmasında bir sakınca yok. Ancak, bizim durumumuzda, Ermeniler, Ermeni milli marşı olan "Mer Hayreneek" ile kutlama yapmış. 1919 yılında, milli marşımızın dördüncü kıtası “Türkiye yok edilsin” sözlerini içermekteymiş. Bu sözler, sonradan daha az kışkırtıcı olan sözlerle değiştirilmiş. Şimdi "Mer Hayreneek"i söylediğimizde artık “Türkiye yok edilsin” sözlerini söylemiyoruz, ancak bu sözler 1919 yılında ve sonrasındaki on yıldan fazla bir süre boyunca mevcutmuş. Yani yıllar boyunca, Ermeni milli marşını söyleyen tüm Ermeniler, bir nevi Türkiye’nin yok edilmesi çağrısında bulunmuş olmuşlar.

Balakian, The Burning Tigris’i yazdığında ya tüm bu gerçeklerin farkında değilmiş, ya da onları görmezden gelmiş. Balakian kitabının 1915 yılında Van konulu bölümüne şu açıklamada bulunuyor: “Ermeniler ne Türkleri veya Osmanlı İmparatorluğu’nu yok etmeyi, ne de ayrılmayı amaçlıyorlardı.” Bunlar Ermenilerin sıkça öne sürdüğü savlar. Pek çok Ermeni, bizler tarafından bir asır veya öncesinde gerçekleştirilen eylemlerin yalnızca kendimizi savunmak amacıyla gerçekleştirildiğini öne sürüyor. Ancak ben aynı fikirde değilim. Dahası, o döneme ait çok sayıda belge birçok Ermeni’nin aslında Osmanlı’dan ayrılmak istemiş olduğunu gösteriyor. “Türkleri veya Osmanlı İmparatorluğu’nu yok etmeyi” istememeye gelince, "Mer Hayreneek”in sözlerini okumak o iddianın asılsızlığını görmek için yeterli olacaktır.

Balakian’ın kitabında başka önemli eksik bilgiler de var. Örneğin Balakian, Taşnakların Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’e karşı 1905 yılındaki suikast girişiminden hiç söz etmiyor. Suikast girişimine destekte bulunması amacıyla, Taşnakların Edward Joris adında bir Flaman kişiyi plana dahil etmiş olmalarından ötürü bu suikast girişimi Batı medyasında Joris Vakası olarak biliniyor. Taşnaklar bombayı 21 Temmuz 1905 tarihinde, Sultanın geçmesinin beklendiği Yıldız Hamidiye Camisinin önünde patlayacak şekilde ayarlamışlar, ancak plan başarısızlıkla sonuçlanmış. Bomba tam olarak planlandığı şekilde patlamış, ancak Sultan patlamayı zarar görmeden atlatmış. Bunun yerine, bomba 28 kişinin hayatını kaybetmesine ve 58 kişinin yaralanmasına sebep olunmuş. Ne gariptir ki kurbanların birkaç tanesi Ermeni’ymiş. Bu olaydan The Burning Tigris kitabında hiç bahsedilmiyor.

Balakian’ın kasıtlı bir şekilde eksik bilgi vermesinin belki de en göze batan örneği, kitabının hiçbir yerinde Andranik Ozanian’dan bahsetmiyor olması. Ozanian dünyanın her yerinde Ermeniler tarafından saygı duyulan bir şahsiyet. Ermenistan’da onu anısına dikilmiş anıtlar ve üzerlerinde onun resmi olan bozuk paralar var. Kendisi 19’uncu yüzyılında sonlarında ve 20’nci yüzyılın başlarında, Osmanlı topraklarındaki birçok önemli çatışmada yer almış. Bazı zamanlar Bulgar ordusundaki birliklere komutanlık etmiş, diğer zamanlar Rus ordusundaki birliklere komutanlık etmiş, bazen ise herhangi bir ülkenin ordusu ile mensubiyet olmaksızın, Ermeni taburlarını bağımsız bir şekilde komutanlık etmiş. Ancak, kendisi ve askerleri her durumda Osmanlı askerlerine karşı çatışmışlar ve bu hiçbir zaman değişmemiş. Onun en bilinen fotoğraflarından birinde, Ozanian üniformasında birçok madalya ile bir masada oturuyor. O madalyaların tümü kendisine Osmanlı karşıtı ülkelerin hükümetleri tarafından verilmiş. Ozanian’ın bir askeri komutan olarak gerçekleştirdiği eylemlerin, Ermenilerin şehirlerinden ve köylerinden çıkarılmalarına kısmen sebep olduğunu söyleyen birçok yazar ile hemfikirim. Ancak, Balakian kitabından bundan hiç bahsetmiyor.

Şimdiye kadar anlattığım bazı konular Türk halkı arasında bilinen gerçeklerse özür dilerim. Niyetim kimseyi küçümsemek değil. Ben bir tarihçi değilim. Çok sayıda kitap ve binlerce sayfa belge okuduktan sonra bile, bir asırdan uzun zaman önce Türkiye’de ve çevresindeki bölgelerde nelerin yaşanmış olduğuna dair yetersiz bilgiye sahip olduğumu hissediyorum. Türkiye’deki sıradan ilkokul öğrencilerinin bile ülkeleri ve tarihi konusunda benden daha bilgili olduğuna eminim.

Ermeniler hakkında bilgiye gelince; Ermenice konuşmayan kimseler için Ermenilerin Türkiye’de bir asır öncesinde yaptıklarını öğrenmenin önündeki en büyük engelin, biz Ermenilerin o dönem içinde gerçekleştirdiğimiz tüm mezalimi Ermeni olmayanlara göstermeye hiç niyetimizin olmamasında kaynaklandığı kanaatindeyim. Ermeni siyasetçiler ve yazarlar, Türk halkının bir asırdan önce Ermeni nüfusuna büyük acılar çektirmiş olduklarını itiraf etmelerini talep ediyorlar. Bununla birlikte, biz Ermeniler söz konusu dönem içinde Anadolu’da ve başka bölgelerde gerçekleştirdiğimiz katliamlar ve yağmalamalara dair hiçbir konuyu dünyaya açıklamayı istemiyoruz. Bu konuları sessiz ve gizli tutuyoruz. Tüm bunları yaparken, Ermenistan’da bu şiddet eylemlerini gerçekleştiren ve başka Ermenileri benzer şiddet eylemlerine yönlendirmiş olan Ermeni liderlerini anıyoruz.                                                                                                              

Türk akademisyenler, bahis konusu dönemdeki olaylar konusunda Batı medyasında Ermeniler lehine bir önyargının mevcut olduğunu uzun zamandır belirtiyorlar ve ben aynı düşüncedeyim. İngilizce konuşan ülkelerdeki çoğu insan, 19’uncu yüzyılda ve 20’nci yüzyılın başlarında Türkiye’de olanlar konusunda doğru bir izahat bulmak yerine, "A Century of Silence" gibi tek taraflı makalelere ve The Burning Tigris gibi yanıltıcı kitaplara yöneliyorlar. Bu bağlamda Khatchadourian ve Balakian ödüllendiriliyorlar ve övgü topluyorlar. The Burning Tigris kitabının rafımda duran baskısının ilk birkaç sayfasında, kitabın incelemelerinden alınan üç sayfa alıntı bulunuyor. Bir eleştirmen “özenli ve kapsamlı bir kitap” değerlendirmesinde bulunmuş. Bir başka kitabı “ansiklopedik” olarak nitelendirmiş. Üçüncü bir eleştirmen ise kitabı “kapsamlı” olarak tanımlamış. Tabii ki bu eleştirileri yapanlara kesinlikle katılmıyorum.

Ancak, böylesi değerlendirmeler sayesinde Balakian tarafından hazırlanmış sözde tarihi yazıların basılı ve çevrimiçi olarak yayınlanmasına devam ediliyor. Mevzubahis yazılar yeni olsalar da hepsi Türklere ve Türkiye’ye karşı eski önyargılar içeriyor ve Ermenilerin geçmiş dönemdeki şiddet eylemlerini örtbas ediyorlar. Balakian ise İngilizce medyada meşhur bir kaynak olmaya devam ediyor. Hatta kendisi birkaç sene öncesinde, ABD’de “Sixty Minutes” (TR: “Altmış Dakika”) adlı bir ünlü programa konuk olmuştu. Tüm bunlar olurken, Ronald Grigor Suny ve -- Suny’nin bir meslektaşı olan -- Profesör Gerard Libaridian gibi daha dürüst ve bilgili yazarlar daha az ilgi görüyorlar.

Dünyadaki yüz milyonlarca insanın Ermeniler için büyük sempati göstermelerine ve bir asırdan uzun süre önce bizlerin gerçekleştirdiği yıkım ve katliamlara görmezden gelmeye hazır olmalarına bir Ermeni olarak sanırsam sevinmem gerekiyor. Fakat ben buna sevinemiyorum. Kendimi sanki büyük çaplı bir örtbasın suç ortağı gibi hissediyorum. Uzun zaman önce katlanmış olduğumuz acı konusunda sürekli olarak yaptığımız geniş çaplı feryat, bizlerin o dönem içinde işlemiş olduğu suçların hepsini örtbas etmek amacıyla tasarlanmış gibi gözüküyor. Türk hükümetinden özür ve tazminat talep ederken, bizlerin o dönemde işlemiş olduğu bütün suçlara dair sessiz kalmamız adaletsiz ve ikiyüzlü bir davranış.

2015 yılı sonunda, Ermeniler ve Osmanlı İmparatorluğu hakkında derinlemesine okumaya başlamamdan birkaç ay sonrasında, Türkler ile Ermeniler arasında uzlaşıyı teşvik etmek amacıyla bir ABD gazetesine mektup gönderme planımın safça bir hareket olacağını anladım. Biz Ermeniler, bizi tamamen içine çekmiş bir kini besliyoruz. Dahası, zannediyorum ki, Ermenilerin çoğu Ermeni olmayanlara bir asır önceki olayların basit ve çarpıtılmış bir anlatısını tekrarlamaya devam etmekte kararlı. Ermenilerin büyük çapta Türkiye’de 19’uncu yüzyılın sonu ve 20’nci yüzyılın başlarında işlemiş olduğumuz tüm suçları kabulleneceğine dair artık umudum yok. Saçma tazminat ve toprak taleplerinde bulunmaktan da vazgeçmeyeceğiz.

There Was and There Was Not kitabının yazarı Meline Toumani’ye göre, Kuzey Amerika’daki Ermenilerin toplanmalarının çoğu zaman odağı Ermeni Davası oluyor. Bu durum spor etkinlikleri gibi görünüşte siyasi olmayan etkinliklerde dahi aşikâr. Ermeni Davası bir araya gelmemize ve yaş, din, sosyal statü ve cinsel eğilimlerimizdeki tüm farkları bir kenara koymamıza olanak sağlıyor. Ermenilerin en göze çarpan üç faaliyeti -- bir asırdan da önce çekmiş olduğumuz acıları tekrarlamak, aynı dönem içindeki kötülüklerimize dair tüm tartışmalardan kaçınmak ve tazminat ile toprak talep etmek -- Ermeni dayanışmasının korunması için gerekli ve birbirlerinden ayrıştırılamaz durumdalar. Hrant Dink’in bizzat kendisi bir keresinde biz Ermenilerin kimliğimizi, kendimizi temel alarak değil, Türk aleyhtarlığımız üzerine kurmuş olduğumuzu belirtmişti. Dink haklıydı.

Ancak, ben çoğu Ermeni’nin düşünme, konuşma ve davranış şekline uyamıyorum. Zira bunu boğucu ve aldatıcı buluyorum. 2015 yılında bulduğum Islamic Party of Britain’ın internet sitesindeki bir yazarın yazmış olduklarını hatırlıyorum. Yazar, Ermeni yazarların Osmanlı İmparatorluğundaki herkesi ya “beyaz şapkalı kahramanlar” veya "siyah şapkalı kötü adamlar” şeklinde tasvir etme eğilimde olduklarını ifade etmişti. Ancak söz konusu yazarın belirttiği üzere, o dönemdeki iyi insanlar ile kötü insanlar arasındaki ayrım neredeyse hiçbir zaman belirgin olmamıştı. Dünyada elleri kana bulaşmamış tek bir etnik grup olmadığını söyleyebilirim. Bana göre, ne yazık ki, biz insanlar, gruplar halinde yaşamaya başladığımız dönemden itibaren başka gruplarla çatışmaya başladık. Biz Ermenilerin bir asırdan uzun zaman önce hiçbir yanlışının olmadığını ısrar ederek insan olduğumuzu inkâr ediyoruz. Ayrıca, şimdiki rotamızda devam edersek, dünyanın sempatisini kazanacağımızı, ancak saygısını hiçbir zaman kazanamayacağımıza inanıyorum.

On yıl kadar önce, 32.000 Türk, uzun zaman önce Ermenilerin yaşamış oldukları hadiseler için vicdan azabı duyduklarını ifade etmek amacıyla, “Özür Diliyorum” adıyla tanınan çevrimiçi bir imza kampanyasına katılmışlardı. Dürüst olmak gerekirse, önceki kuşakların yaptığı bir şey için özür dilenmesi beni rahatsız ediyor. Kendi yapmış olduklarım için elbette özür dileyebilirim ve bir kişinin çocuklarının uygunsuz davranışları sebebiyle özür dilemesinin de yerinde bir davranış olduğunu varsayıyorum. Ancak, bir kişinin atalarının yapmış olduğu şeyler nedeniyle özür dilemesinin önemi ve geçerliliği konusunda şüphe duymaktayım. Buna karşın, mevzubahis imza kampanyasına katılmış 32.000 kişinin her birine saygı duyuyorum. Bu kişilerin Türklerin bir asırdan önce Ermenilere yapmış olduklarını gözlemlemeye cesaretleri ve dürüstlükleri vardı ve doğru olduğunu düşündükleri adımı atmışlar.

Diğer taraftan, herhangi bir Ermeni’nin, bir asırdan uzun zaman önce yapmış olduklarımız konusunda vicdan azabı duyduğunu ifade ettiğini hiçbir zaman duymadım. Annem bir keresinde, yıllar önce yaşlı bir Ermeni adam ile 20’nci yüzyılın başlarında Türkiye’deki karışıklık konusunda yapmış olduğu bir konuşmayı anlatmıştı. Anneme “Her iki tarafta da çok sayıda öldürme vardı” demiş. Yaşlı adam benim altı yıldır okuduklarımı anlatmış. Ancak buna rağmen, hiçbir yerde -- ne herhangi bir internet sitedeki herhangi bir belgede, ne de herhangi bir kitapta -- bir Ermeni’nin, o dönem içinde yapmış olduklarımız sebebiyle herhangi bir pişmanlık emaresi gösterdiğine rastlamadım. Ermenilerin sessizliğinden dolayı utanç duyuyorum.

Yüzyıllar boyunca biz Ermenilerin -- çoğunlukla Ermeni erkeklerin -- başka halklar için sebep olduğumuz acıyı ve zorlukları hesaplamaya nereden başlayacağımızı bilmek zor. İki bin yıl öncesinde II. Tigran (Büyük Tigran) adında bir Ermeni kralın çok geniş bir Ermeni imparatorluğu kurmuş olduğunu tarihçilerin dışında çoğu kişi bilmez. Bendeki Encyclopedia Americana onun hakkında şunları yazıyor: “78 yılında Kapadokya’yı işgal etmiş ve halkının tamamını hükmü altına almıştır. Bunu başka savaşlar takip etmiş ve Tigranes Asya’daki en kuvvetli kral haline gelmiştir. Tigranakert adında yeni bir başkent kurmuş ve oraya, Kapadokya, Suriye ve Kilikya dahil olmak üzere, birçok hükmedilen bölgedeki halkları yerleştirmiştir.” Bu kayıttaki son cümle özellikle ilgimi çekiyor. Ansiklopedime göre, Tigranes yeni bir şehir kurmaya karar vermiş ve bu şehri doldurmak için başka bölgelerdeki halkları zorla bu şehre taşımıştır. Bir başka deyişle, neredeyse yirmi asır öncesinde, Osmanlı hükümetinin 20’nci yüzyılın başlarında Ermenilere yapmış olduğunun hemen hemen aynısını bizler Kapadokya, Suriye ve Kilikya’daki halklara yapmışız. İki bin yıl önce zorla yerleştirdiğimiz insanlar için ne kadar acı ve ölüme yol açtığımız asla bilinmeyecek.

Elbette benim Encyclopedia Britannica’mda da Tigranes konusunda bir kayıt bulunuyor. Bendeki Encyclopedia Americana’dan bir açıdan farklı: Tigranes’in insanları yerinden etmesi konusunun "çok tartışmalı" olduğunu yazıyor. Bunun dışında, Tigranes hakkında her iki ansiklopedimdeki bilgiler çoğunlukla aynı. Encyclopedia Britannica’mda Tigranes’ın Kapadokya’yı işgal etmekle birlikte, Suriye’yi işgal etmiş olduğu ve “Yunan kenti Soli’yi [Mersin] yerle bir ettiği” yazılı. Tigranes’in ayrıca “birçok Arap aşiretini Mezopotamya’ya yerleştirmiş” olduğunu belirtiliyor. Kısacası, bizim imparatorluğumuz diğer imparatorluklar kadar acımasızmış gibi görünüyor.

Ermeni İmparatorluğunun ömrü uzun olmamış, zira Tigranes’in ölümünden sonra imparatorluğumuz dağılmış. Tigranes’in egemenliğindeki bölgelerin çoğu işgal edilmiş ve komşu krallıkların topraklarına dahil edilmiş. 15’inci yüzyılın başlarında, geriye kalan son Ermeni krallığı Pers ile Osmanlı İmparatorluğu arasında kesin bir şekilde bölünmüş.

Biz Ermenilerin ilk ne zaman Ermeni krallığını veya devletini yeniden kurmaya planlamaya başlamış olduğumuzu kesin olarak söylemek muhtemelen olanaksız. 15’inci yüzyılda, krallığımızın yok olmasından hemen sonra başlamış olması mümkün. 2018 yılında, Erivan’da bulunan American University of Armenia (TR: Ermenistan Amerikan Üniversitesi) öğrencisi Armen M. Aivazian isimli bir Ermeni tarafından internette yazılmış "The Armenian Rebellion of the 1720s" (TR: “1720’lerdeki Ermeni İsyanı”) başlıklı uzun bir makale bulmuştum. Aivazian makalesinde Karabağ’da yaşamış olan Ermenileri anlatıyordu. Bahsettiği Karabağ elbette Ermenistan’ın 30 sene öncesinde ve geçen yıl uğruna Azerbaycan’la çatışmış olduğu aynı Karabağ. Aivazyan makalesinde, yüzyıllar öncesinde, Karabağ’daki Ermenilerin “1720'lerin çok daha öncesinde ve hatta 1632'den de önce ortaya çıkan gelişmiş bir silah üretimi sistemine” sahip olduklarını ifade ediyordu. Aivazyan’a göre, 1632 yılında 40.000 silahlı Karabağ Ermenisi “bir kurtuluş savaşı başlatmaya hazırdı”. Görünüşe göre daha 1630’larda bir Ermeni vatanını yeniden kurmak amacıyla savaşmaya istekli on binlerce Ermeni varmış ve biz Ermeniler olarak silahlanmışız.

Aivazian’ın makalesinin başlığında kastettiği isyan, 1722 yılında “yaklaşık 50.000 kişilik bir Gürcü-Ermeni ordusu” ile başlamış. I. Petro’nun onlara Osmanlılardan bağımsızlıklarını kazanmalarına destek olacağı sözünü vermiş olması sebebiyle, Rus askerlerinin yanında savaşmaya hazırmışlar. Ancak, Rus askerleri yardıma gelmemişler. Bunun yerine, İran’a saldırmışlar. Bu saldırı Ruslar için olumlu sonuçlanmamış ve ağır kayıp vermişler. Aivazian’ın açıklamasına göre bu kayıplar “I. Petro’yu Trans-Kafkasya Hıristiyanlarına vermiş olduğu sözlerinden dönmeye mecbur bırakmıştı”. Mevzubahis olay, Rusya’nın, sonraki iki yüzyıl boyunca, Osmanlı Ermenilerine olan ilgisinin sayıca örneğinden birini oluşturuyor. 

Asırlar boyunca Ermeniler tarafından gerçekleştirilen isyanların çoğunun Karabağ’da değil, Türkiye’nin güney bölgesinde bulunan, Akdeniz’den yaklaşık 125 kilometre uzaklıktaki Zeytun’da meydana gelmiş olduğunu düşünüyorum. Günümüzde burası artık Süleymanlı olarak biliniyor. Nalbandian, "The Armenian Revolutionary Movement" kitabında, Sultan IV. Murat’ın 1618 yılında Zeytun halkına, halkın vergilerini ödemeleri şartıyla “neredeyse tam bağımsızlık” vermiş olduğunu yazıyor. Söz konusu anlaşmaya karşın, Nalbandian’a göre Zeytun halkı “Osmanlı rejimine karşı belki de 57 kere çatışmaya girmiş”. Nalbandian, Zeytun’dan “bu küçük Karadağ” olarak söz ediyor -- görünüşe göre bu, Osmanlıların Balkanlar'daki Karadağ ulusunu asla tamamen boyun eğdiremedikleri gerçeğine atıf yapıyor.

Zeytun halkının Osmanlı hükümeti ile girişmiş olduğu bu düzinelerce çatışma, yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde meydana gelen diğer isyanlarla birlikte, daha fazla araştırılması gereken konuları teşkil ediyor. Peter Balakian gibi bazı Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğu içerisinde Ermeniler tarafından gerçekleştirilen isyanların olmadığını iddia ediyor. Balakian ve diğer Ermeni yazarlar, biz Ermenilerin uzun zaman önce girişmiş olduğumuz bütün kitlesel şiddet eylemlerinin tümüyle hayatta kalmamız adına alınmış savunma önlemleri olduğu konusunda ısrar ediyorlar. Balakian, “The Burning Tigris” kitabında Sason (Sasun) kazasını örnek olarak kullanıyor ve şüpheli bulduğum sonuçlara ulaşıyor.

Sason Türkiye’nin güneyinde ve Van Gölünün yaklaşık 100 kilometre batısında bulunuyor. 1894 yılında, Sason Ermenileri ile Osmanlı askerleri arasında şiddetli bir çatışma meydana gelmiş. Kürtler de çatışmada Osmanlı askerlerinin yanında yer almışlar. Ermeniler, şiddetin Ermenilere dayatılan çifte vergilendirmenin adaletsizliği sebebiyle körüklendiğini öne sürüyor. Görünüşe göze biz Ermeniler hem Osmanlı hükümetine hem de yerel Kürt aşiret reislerine vergi ödemeye mecbur bırakılıyormuşuz. Balakian The Burning Tigris kitabında bu çifte vergilendirmenin “Ermenilerin tarımsal ekonomisini mahvettiğini” yazıyor, ancak bunun doğruluğunu ispat etmiyor. Nalbandian The Armenian Revolutionary Movement kitabında, en azından bir Ermeni köyü bağlamında, Kürt aşiret reislerinin talep ettiği miktarın Ermeni köylülerinin söz konusu dönem içinde ödeyebildiği miktar ile orantılı olduğunu belirtiyor. Kürtler tarafından talep edilmiş olan bu ödemeler bana göre bariz bir biçimde haksızdı. Ancak, Ermeni köylülerinden talep edilen ödemelerin saçmalık derecesinde yüksek olduğuna dair hiçbir kanıt bulamadım.

Adaletsiz ile tahammül edilemez vergilendirme arasındaki fark, şiddet eylemlerinin meşrulaştırılmasına karar verilmesi konusunda önemli bir yere sahip. Balakian ve başkaları hiçbir zaman Ermeni isyanının gerçekleşmediğini iddia ederken, bazı Ermeni yazarlar, onlarla çelişerek Osmanlı hükümetine karşı aslında isyan ettiğimizi belirtiyorlar. Ancak, onlara göre, yalnızca katlanmak zorunda olduğumuz baskı dolayısıyla isyan etmeye mecbur kalmışız. Bir başka deyişle, isyan etmekten başka çaremiz yokmuş. Bu konu hakkındaki tartışma hiçbir zaman tüm tarafları memnun edecek şekilde çözümlenmeyebilir. Her halükârda, Ermenilerin İstanbul'da ve diğer şehirlerde girişmiş oldukları şiddet eylemlerinin hiçbir haklı gerekçesi yoktu.

Taşnakların padişahı öldürmeye teşebbüs ettiği 1905 yılındaki Joris Vakasından bahsetmiştim. Türkiye’deki öğrencilerin Ermenilerin o olaydan yaklaşık on yıl önce gerçekleştirmiş oldukları bir başka saldırıyı bildiklerinden eminim: Osmanlı Bankasının 26 Ağustos 1896 tarihinde saldırıya uğraması. 25 Ermeni bankaya girip, ateş açmış ve bankayı bir gün ve gece boyunca ele geçirmişti. Bankanın içerisinden dışarıdaki insanlara bombalar fırlatıp, birçok kişini ölümüne ve yaralanmasına sebep olmuşlardı. Ancak sonra oradan ayrıldılar. Bu Ermenilerden sağ kalanlar ve yaralanmayanlar, bankadan dışarıya bir yata, sonra da Fransa'ya giden bir gemiye götürüldü. Osmanlı Bankasına karşı gerçekleştirilen saldırıda yer almış Ermenilerden hiçbiri, o gün yapmış oldukları sebebiyle hapse girmemiş veya herhangi bir ülkenin makamı tarafından herhangi bir şekilde cezalandırılmamışlardı.

Bildiğim kadarıyla, 1896 yılında Osmanlı Bankasına saldıran Ermenilerden hiçbiri, bankadaki eylemlerinden herhangi bir pişmanlık ifade etmemişlerdir. Tam tersine, yapmış olduklarından gurur duydukları anlaşılıyordu. Onları Fransa’ya götüren gemide banka müdürünün sekreteri olan F.A. Baker adında bir adam, bu Ermenilere eşlik etmişti. Kendisi, bu Ermenilerin keşke o gün daha fazla insan öldürmüş olsaydık dediklerini duyduğunu bildirmişti. 

Günümüzdeki pek çok Ermeni için, bahis konusu banka baskını halen bir kahramanlık eylemi olarak görülüyor, ancak benim için değil. Bugün bu olay kesinlikle -- ve haklı olarak -- bir terör eylemi olarak kınanırdı. Dahası, 1896 yılının o gününde, Ermeniler İstanbul’un başka yerlerinde başka karışıklıklar çıkartmışlardı. Örneğin, Samatya ve Galatasaray’daki polis istasyonlarını bombalamışlar. Benim için bunların tümü yanlış ve ahlaksız eylemlerdir.

Joris Vakası ve Osmanlı Bankası baskını son derece detaylı biçimde yazılmış konular ve Türk halkının bunlardan dolayı kendilerini mağdur hissetmeye hakkı var. Ancak, o dönemde Ermeniler tarafından işlenen vahşetin en kötüsünün, 1896 yılında İstanbul’da değil, daha sonrasında Türkiye’nin doğusundaki kırsal bölgelerde gerçekleştiğini zannediyorum. Çoğu köylü -- hem Ermeni olmayanlar hem de Ermeniler, benim büyükannem dahil olmak üzere -- okumayı veya yazmayı hiçbir zaman öğrenmemişler. İster Ermeni olmayanlara zarar veren Ermeniler olsun, ister tam tersi olsun, acılı hikayelerinin çoğu asla kayda geçmemiş.

Ancak, Ermenilerin Türkiye’nin doğusunda gerçekleştirdikleri şiddet eylemleri konusunda bazı Batılıların raporları mevcut. Bir rapor Alfred Rawlinson adlı bir İngiliz albayına ait. Kendisi, Türkiye’nin doğusundaki tecrübelerini anlatan Adventures in The Near East (TR: Yakın Doğu’daki Maceralar) başlıklı bir kitap yazmış. Rawlinson kitabında 1919 yılında Anadolu’da üç Ermeni askeri komutan ile yapmış olduğu bir görüşmeyi anlatıyor. Kendisi Ermenilerin Müslümanlara yönelik katliamlarından haberdar olmuş ve Ermeni komutaların karşılarına bunların suçlamaları ile gelmiş. Rawlinson’a göre komutanlar suçlamalar karşısında kayıtsız davranmışlar. Komutanlar, “katliamların ve vahşetin her şeklinin” Anadolu’da kaçınılmaz olduğunu ileri sürüp, katliamları meşru göstermeye çalışmışlar. Bazı Türk akademisyenler, yüksek rütbeli askerler dâhil olmak üzere birçok Türk askerinin Ermeni öldürmüş olmaktan ötürü cezalandığını, ancak hiçbir Ermeni’nin Türkiye’de kasten silahsız (kadınlar ve çocuklar dahil) insan öldürmekten cezalandırılmamış olduğunu belirtiyorlar. Bu önemli bir husus. Şimdiye kadar herhangi bir nizamsız Ermeni savaşçının Taşnak veya Hınçak liderleri tarafından veya Ermenilerin birlikte savaştığı Rus tabur komutanları tarafından herhangi bir şekilde cezalandırıldığına dair tek bir kayıt bile bulamadım. Anlaşılan Ermeni savaşçılara davranışları konusunda açık çek verilmişti.

Öncesinde ima ettiğim gibi, 20’nci yüzyılın başlarında Anadolu’nun Ermeni olmayan kesiminin çekmiş olduğu acı ve zorluklar hakkında fazla bilgi sahibi değilim. Olanları halen anlamaya çalışıyorum. Rafımdaki kitaplardan biri Dictionary of the First World War (TR: Birinci Dünya Savaşı Sözlüğü) başlıklı bir kaynak kitabı. Kitabın ilk baskısı 1995 yılında İngiltere’de yayınlanmış. Bu sözlüğe göre Ermeniler 1914 yılında 120.000 Ermeni olmayan kişi katletmiş. Belirttiğim gibi, o dönemde Ermenilerin gerçekleştirmiş olduğu şiddet eylemlerini gizlemek veya görmezden gelmenin günümüzde giderek zorlaşması sebebiyle, Balakian gibi birçok Ermeni tüm şiddet eylemlerimizin meşru müdafaa olduğu konusunda ısrar etmeye başladı. Ancak, bu meşru müdafaa savı Ermenilerin silahsız kişileri öldürmüş olduğu bütün vakaları açıklayamıyor.

Dünyanın farklı yerlerinde, o dönem içinde Anadolu’da akrabalarını kaybetmiş olan birçok Ermeni, ölmüş akrabalarımızın ruhlarının huzura kavuşabilmesi adına biz Ermenilerin Türk hükümetinden özür ve tazminatı hak ettiği konusunda ısrar ediyor. Oysa Ermenilerin, o dönemde Anadolu’da ve başka yerlerde öldürülmüş Ermeni olmayan insanları hiçbir zaman düşünmediği anlaşılıyor. O insanların pek çoğu bizler tarafından katledilmiş. Yalnızca Ermenilerin değil, o dönem içinde Anadolu’da öldürülen herkesin anılmayı hak ettiğine inanıyorum.

1923 yılında, Ovannes Kaçaznuni isminde bir kişi The Dashnatsityun Have Nothing To Do Anymore (TR: Taşnak Partisi’nin Yapacağı Bir Şey Yok) başlıklı bir kitapçık yayınlamıştır. Kaçaznuni bir Taşnak idi. Kendisi ayrıca Ermenistan’ın 1918’den 1920 yılına kadar sürmüş olan kısa bağımsızlık dönemi sırasında ve Ermenistan SSCB’ye dahil edilmeden önce Ermenistan başbakanı olarak görev yapmış, ancak Ermenistan’ın sovyetleştirilmesinden önce ülkeden ayrılmış. Kaçaznuni kitapçığında biz Ermenilerin Avrupalı güçlere güvenmekle ve Anadolu’da büyük bir Ermeni devleti kurabileceğimizi zannetmekle ahmaklık ettiğimizi anlatıyor. Hatta kitapçıkta Hınçak ve Taşnakların pervasızca cesur planlarına karşılık olarak, Ermenileri Anadolu’dan çıkarılmasının Osmanlı hükümeti için mantıklı bir adım olduğunu bile söylüyor. Ancak o bile, biz Ermenilerin o dönem içinde dökmüş olduğumuz kan için herhangi bir pişmanlık ifade etmiyor, yalnızca ahmaklık etmiş olduğumuzu belirtiyor.

Utanç duyuyorum. Hiçbir Ermeni’nin öne çıkıp, “Evet, Rus ordusunun Türkiye’yi işgal etmesine destek verdik. Ve evet, biz Ermeniler binlerce Osmanlı askerini, kadınını ve çocuğunu katlettik. İnsanlığa karşı suç işledik” deme dürüstlüğü ve cesaretini göstermiş olmamasından dolayı utanç duyuyorum. Bu kelimeleri yazdıkça parmaklarım sızlıyor. Dünyadaki Ermenilerin çoğunluğunun bir asırdan önce Türkiye’deki on binlerce insana karşı gerçekleştirmiş olduğumuz zulmü kabul etmeyi reddetmesinin bir rezalet olduğunu düşünüyorum.

21’inci yüzyılda yaşayan bizlerin çoğu için Osmanlı İmparatorluğunda hayatın nasıl olduğunu hayal etmek zor. Zannediyorum ki özellikle zor olan; Türk, Kürt, Ermeni ya da diğer birçok etnik gruplardan herhangi birinin mensubu olsunlar, kırsal kesimde yaşayanlar için hayatın nasıl olduğunu anlamak. Şüphesiz çoğu köylünün hayatı kesinlikle kolay değildi. 19’uncu yüzyılın sonunda ve 20’nci yüzyılın başındaki geniş çaplı şiddetin öncesinde bile, Anadolu’daki halkın çoğunluğu fakirlik, hastalık ve adaletsizliğe maruz kalmıştı. Sanıyorum ki kadınların hayat koşulları özellikle zordu. Çoğunluğu erkek olan Ermenilerin şiddet eylemleri, Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı öncesinde, sırasında ve hatta sonrasında Rus ve Fransız ordularıyla iş birliği Anadolu halkının sefaletine daha beter hale getirmişti. Kabahatlerimizi kabul etmeyi öğrenmeliyiz.

Biz Ermenilerin ayrıca başkalarını affetmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Ancak bu bizler için yapması kolay bir hareket gibi gözükmüyor. Kindarlığı sürdürmekte çok daha iyiyiz. Aslında, şimdiye kadar yalnızca bir defa -- evet, bir defa! -- Ermeni bir kişinin Türk halkını affetmemiz gerektiğini belirten bir açıklamasına rastladım. Bu açıklama, “armenians-1915.blogspot.com” internet sitesinde bulduğum bir yazıya yapılmış bir yorumda geçiyordu. Her halükârda, sitenin arşivinde binlerce yazı bulunuyor. Şaşırtıcı olmayan şekilde “Özür Diliyorum” kampanyası hakkında bazı yazılar da bulunuyor. 2677 numaralı makale Türkleri affetmek konusundaki yorumu içeriyor. Yorum, yazının sonunda yer alıyor ve muhtemelen Ermeni olan yazar bizlerin dünyaya “bağışlayıcı bir ulus ve halk” olduğumuzu göstermemiz gerektiğini belirtiyor. Ancak yorumu yazan kişinin ismi ve konumu verilmemiş. Hiçbir Ermeni’nin, oluşabilecek olumsuz sonuçlardan korkmadan, Türkiye’nin halkını affetmemiz gerektiğini beyan edemiyor olması beni üzüyor.

Ermenilere verilen zarar ile Ermenilerin başkalarına vermiş olduğu zararı kıyaslamak iç karartıcı bir iş. Biz Ermeniler; maruz kaldığımız zararın ve verdiğimiz kayıpların o kadar muazzam gözükmesini istiyoruz ki, başkaları için sebep olduğumuz zarar ve kayıplarla ilgili herhangi bir tartışması anlamsız bir hale gelsin. Bu düşünce biçimine katılmıyorum. Hiç kuşku yok ki pek çok Ermeni, başkalarını katletmiş olmamız konusundaki herhangi bir itirafımız halinde Ermeni Davasına olan uluslararası desteğin sarsılmasından korkuyor. Bunun mantıklı bir endişe olduğunu düşünüyorum. Bir elimizle başımızın üstünde hâle tutarken diğer elimizle bir silah tutmak kolay değil. O silahın varlığını kabul etmemiz gerekiyor.

Bir yüzyıl öncesinde, anneler kaybettikleri çocukları için ağlamışlardı. Türk annelerin gözyaşları Ermeni veya Kürt annelerin gözyaşları kadar acıklıydı. Esen rüzgâr da her yerde aynıydı. Ermeni veya Kürt nüfusu kalmayan köylerden esen rüzgâr, Türk nüfusunu kaybeden köylerden esen rüzgârdan farklı değildi. Ve yaralarımızdan akıp, toprağı ıslatan kanımız, kurbanların etnik kökenleri fark etmeksizin geriye aynı kara lekeleri bırakmıştı. Hepimiz kaybetmiştik. 

Koronavirüsün gösterdiği gibi, insanlığın yüzleşmesi gereken birçok zorluk var. Bu yazıyı yazarken, birçoğumuz yüksek eğitimli ve disiplinli olan Ermenilerin, çekmiş olduğumuz adaletsizlikleri saplantı haline getirmek yerine, birleşip enerjimizi dünyanın sorunlarını çözmeye versek neleri başarabileceğimizi sıkça düşündüm. Acaba ne kadar ilerleyebilirdik? Belki bir savaşı durdurabilir, belki bebek ölümlerini kayda değer ölçüde azaltabilir veya hastalıklar için tedaviler bulabilirdik. Belki. Bunun bir hayalin ötesine gitmeyeceğini biliyorum. Kendimize hiç var olmamış bir kahramanca geçmiş atfederek çocuk muamelesi yapmaya ve ne ihtiyaç duyduğumuz ne de hak ettiğimiz bir sonucu elde edebilmek için dünyaya yalvarmaya devam edeceğimizi biliyorum.

Yaklaşık 30 sene önce, büyükannemle market alışverişe gitmiştim. İstanbul’un şehir merkezinde bir yerdeydik. Sokağın kenarında bir çocuğun yanından geçtik. Çocuğun bacakları doğuştan sakattı ve dolayısıyla yürüyemiyordu. Sokağın kenarında dileniyordu. Onun yanından geçtik, sonra büyükannem durdu ve “çocuk” dedi. Büyükbabam büyükanneme alışveriş için fazla para vermemişti. Ancak, o gün büyükannem çantasını açtı, birkaç bozuk para bulup çocuğa verdi. Ben Hristiyan değilim, ama büyükannem öyleydi. Biz Ermeniler genelde dünyadaki ilk Hristiyan halk olmaktan dolayı gurur duyarız. Asla potansiyelimize ulaşamayacağımızı fark etmek, kalbimden bıçaklanmış gibi hissetmeme neden oluyor. 

Değerli Okurlar,

Yazımın girişinde de belirttiğim gibi Ermeni bir Akademisyen olan Iver Torikian, Ermeni Soykırım konusunun yıllardır suiistimal edildiğini açıkça belirtmektedir.

Ben de bu konuyla ilgili her hangi bir yorumda bulunmuyorum, takdir sizlerindir…



YAZARLAR

  • Çarşamba 31.3 ° / 18.9 ° Bulutlar
  • Perşembe 34.5 ° / 21 ° Açık hava
  • Cuma 36.9 ° / 22.7 ° Açık hava
  • BIST 100

    2.375%0,00
  • DOLAR

    16,1404% 0,40
  • EURO

    17,3094% 0,07
  • GRAM ALTIN

    964,35% -0,20
  • Ç. ALTIN

    1591,1775% -0,20