CENGİZ ARCAN


GÜZEL BIR GÜN ve GÜZEL İNSANLAR


Türkiye ve Almanya arasındaki 30 Ekim 1961 de imzalanan işçi sözleşmesinin  60. Yılı sebebiyle Başkonsoloslukta düzenlenen toplantıya katıldım.

Başkonsolos sayın R. Olgun Yücekök ile tanışma fırsatı buldum ve ayak üzeri kısa görüşmemizde kendisinin Galatasaray lisesi mezunu olduğunu ve atalarının Trakya kökenli olduğunu öğrendim.

Olgun bey misafirleriyle tek tek ilgilenirken beyefendiliğinin yanın sıra görgü ve kültürü, eğitiminin verdiği donanımıyla bulunduğu makamı fazlasıyla doldurun genç ve dinamik bir devlet adamı görünümüyle pozitif enerji yayıyordu.

Ayrıca insan, gurbette kendi kültüründen birini görünce kelimelerle tarif edemediğim bir pozitif enerji içinde hissediyor kendini.

Başkonsolos beyin açış konuşmasını can kulağıyla dinlerken bir taraftan da salondaki misafirleri gözlemlemeye başladım. Misafirler arasında akademisyenler, STÖ yöneticileri, eğitimli çeşitli meslek  mensupları ve iş adamları vardı.

Açış konuşmasından sonra Berlin Bahçe Şehir Üniversitesinden bir öğretim görevlisi anlamlı bir konuşma yaptı. Daha sonra akademik ünvanlı beş kişinin konuşmalarını dinledim.

Konuşmalar, Almanya’ya gelen Türk işçilerin altmışıncı yılında birinci, ikinci ve üçüncü jenerasyonun çektiği sıkıntılar ve karşılaştıkları sorunlar üzerineydi. Genelde de kültür farklılıklarından doğan sorunlardı. Fakat sorunu tespit eden konuşmacılar sorunun nedenini ve çözümü hakkında doyurucu bir mesaj vermediler.

Almanların Türklere olumsuz bakışlarıyla nasıl baş edilebilir? Tabii ki bu başlı başına bir sorun.

Ben üç yıldır Berlin’deyim. Almancı (anlamsız saçma bir terim) denilen Türkleri Türkiye’de gözlemlemiştim. Berlin sokaklarında ve alışveriş yerlerindeki gözlemlerim ise daha farklı oldu. Bugün ise 60. Yıl sebebiyle ikinci ve üçüncü neslin okumuş, kariyer yapmış Almanyalı Türkleri de gözlemleme fırsatı buldum. Beni toplantıya davet ederek bu fırsatı veren Başkonsolos sayın Yücekök beye ayrıca müteşekkirim. 

Bu gözlemlerim ve kültür farklılıklarından doğan ayrımcılık ve ötekileştirmeyle ilgili olabileceğini düşündüğüm, rahmetli annemle aramızda geçmiş olan bir hatıramı yazacağım.

Annem beni evlendirmek isterdi, “Ben ölmeden evlenirsen rahat edersin.” derdi.

“Bak oğlum her kasabanın, her köyün, hatta bir köydeki her evin ayrı ve kendine özgü bir kültürü vardır. Ben öldükten sonra karşı evdeki kızla evlenirsen o kız o evin ve annesinden öğrendiği kültürle birlikte sana gelir. Sen ise benim kültürümle büyüdüğün için onun kültürü sana yabancı gelir ve sorunlar yasayabilirsin. Oysa benim sağlığımda evlenirsen, gelin bizim kültürümüzü de benden öğrenir ve kendi kültürünü bizim kültürümüzle harmanlayarak daha zengin bir kültür yaratabilir.

Tabii ki bu, önce kendi kültürünü bilerek ve sahip çıkarak, sonra da karşı tarafın kültürünü dışlamadan ve hoşgörüyle kabullenerek olur.

Taraflar başta kendi özlerinden ve kültürlerinden uzaklaşmadan ve karşı tarafın kültürünü yok saymadan, birbirlerine karşı üstünlük yarışına girmeden, kültür despotluğu yapmadan kültürlerini zenginleştirebilirler.”

Annem 1920 doğumlu, 3 yıllık ilkokul diploması olan bir köy kadınıydı ve bana kültür konusunda bunları söylemişti.

Kültürün en önemli temel taşı dil ve dinler olmasının yanı sıra kültür yemek yeme ve oturup kalkma adabına kadar geniş bir alandaki yaşam uygulamalarıdır.

Almanya’da, bilhassa Berlin’de yoğun bir Türk nüfusun yaşamasına rağmen ortak kültürleri hakkında bir çalışmalarını görmedim. Buradaki insanlar çoğunlukla etnik kökenlerine, dini düşüncelerine ve bölgesel konumlarına uygun siyasi parti ve derneklerde konumlanarak kendi kendilerini ayrıştırmış durumdalar. Anavatanın tüm kültürünü harmanlayarak yasamak ve burada birer kültür elçileri olmak gibi bir dertleri yok. Dolayısıyla kendi arasında ayrışan toplumu ev sahibinin ayrıştırması kaçınılmazdır. Ve yeni nesillere, dördüncü jenerasyonuna kültür aktarımı yapılamadığı için gençler emperyalizmin çıkar çarkları içinde yok olacaktır.

Zaten emperyalizmin “Tek dünya devleti, tek din, tek dil” hedefine hizmet eden projelerinde dünya insanlığının özünden ve kültüründen koparılarak kimliksizleştirilmiş yığınlara dönüştürülmesi var.

Bunun adına “Küreselleşme ve dünya insanı olmak” diyorlar.

Nasıl olacaksa, bilemiyorum!

İnsan önce kendi özünü sever ve bu sevgisini ailesine, komşusuna, köylüsüne, memleketlisine ve daha sonra dünya insanlarına yayar.

Hümanistlerin, kendi kardeşiyle ufak bir çıkar için konuşmadığı halde “Ben dünya insanıyım, tüm insanları seviyorum” demesi içi boş laflardır.

Sevmek için insanın önce kendini ve sevgiyi tanıması gerekir.

Bunun yolu da ilk önce “Ben kimim, nereden geldim, nereye gideceğim?”  sorularına cevap aramakla olur.

İnsan, kendisinin yarattığı sorunları çözerse dışarıdan gelen sorunları çok daha kolay çözecektir.

 



YAZARLAR

  • Pazartesi 8.7 ° / 1.6 ° Bulutlar
  • Salı 10 ° / 3.7 ° Bulutlar
  • Çarşamba 7.5 ° / -0.3 ° kırık bulutlar
  • BIST 100

    2.097%1,17
  • DOLAR

    13,5178% -0,01
  • EURO

    15,4434% 0,10
  • GRAM ALTIN

    791,18% 0,19
  • Ç. ALTIN

    1305,447% 0,19