DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM 21.10.2021 15:10:00 1036 0
  • BIST 100

    1.909%1,56
  • DOLAR

    13,7970% 0,98
  • EURO

    15,5908% 0,53
  • GRAM ALTIN

    783,43% 0,56
  • Ç. ALTIN

    1292,6595% 0,56

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.Trabzonspor 14 11 0 3 18 36
2.Konyaspor 14 7 2 5 10 26
3.Hatayspor 14 8 4 2 9 26
4.Fenerbahçe 14 7 4 3 3 24
5.Alanyaspor 14 7 4 3 -2 24
6.Başakşehir FK 14 7 6 1 4 22
7.Fatih Karagümrük 14 6 4 4 3 22
8.Galatasaray 14 6 4 4 2 22
9.Adana Demirspor 14 5 4 5 2 20
10.Beşiktaş 14 6 6 2 0 20
11.Antalyaspor 14 5 6 3 -2 18
12.Gaziantep FK 14 5 6 3 -4 18
13.Altay 14 5 7 2 -3 17
14.Sivasspor 14 3 4 7 5 16
15.Giresunspor 14 4 6 4 0 16
16.Kayserispor 14 4 6 4 -4 16
17.Yeni Malatyaspor 14 4 9 1 -11 13
18.Göztepe 14 2 7 5 -7 11
19.Kasımpaşa 14 2 8 4 -8 10
20.Çaykur Rizespor 14 3 10 1 -15 10
21.Denizlispor 40 6 24 10 -39 28
  • Cuma 16 ° / 8.8 ° kırık bulutlar
  • Cumartesi 18.1 ° / 11.1 ° kırık bulutlar
  • Pazar 19.5 ° / 10.8 ° kırık bulutlar

Öykü: Gülser KUT ARAT

DÜNYANIN YARALARINI İYİLEŞTİREBİLİR MİSİN NARİNYAN?

Üniversitedeki çalışma odasında, bilgisayarına bir şeyler yazdı. Elindeki kupadan bir yudum aldı. O çok sevdiği kahve tadını damağında ezdi. Kupayı yavaşça masaya bıraktı. Gözleri telefonun ekranına kilitlendi. Ekranda bir yazı. “Pittsburg’daki konferansa geliyorsun değil mi?” Kısaca “Evet” yazdı. Yıllar önce Dublin’de bir konferansta tanışmışlardı. Kendisinden birkaç yaş küçüktü. Masanın üstüne serpilmiş, irili, ufaklı çerçevelerden birini eline aldı. Üç yıl önce Lizbon’daki konferansta çekilmişti. Saçları, kaşları, kirpikleri dökülmüş, hayata inatla gülümseyen, bütün dünyayı kucaklayıp saracak, yaralarını iyileştirebilecek ruha sahip bu genç kadın Christina Narinyan’dı.

Bir an, ruhunun daraldığını hissetti. Ardından içine derin bir nefes çekti. Bakışlarını pencereye çevirdi. Tarihi üniversitenin bahçesinde gezinen turistlere baktı sessizce. Bu fotoğraf unutulmuş bir düşünü anımsatmıştı ona. Ayrıntılar tek tek gelip sıralanmıştı sanki. Üç ya da dört yıl olmuştu bu üniversitede görev alması yanlış anımsamıyorsa. Onsekizinci yüzyıldan kalma bu tarihi binada konferansın yapılmasını çok etkileyici bulmuştu. Henüz o yıllar acemilik dönemleriydi.Ülkesinden uzakta, kendini var etme çabası içinde aşkla, şevkle çalışıyordu. O gün bir öğrencisinin sorunuyla meşgul olmuş, konferansa zar zor yetişmişti. Sorunu çözmeninmutluluğuyla, etrafa tebessümler saçarak, öğretim üyeleri için ayrılan bölüme yönelmişti. Görevli olduğunu anladığı, yirmibeş, otuz yaşları arasında, havuç rengi, kızıl, uzun saçları,açık mavi, gri karışımı gözleri, çilli yanaklarıyla şirin bir genç kadın belirmiş, İrlanda aksanlı İngilizcesiyle bir sorun olup, olmadığını sormuştu. Bu sempatik yüze olumsuz bir şey söylemek olanaksız gibi, “Teşekkür ederim,” diye cevap vermişti, yüzündeki tebessümü koruyarak. İngiliz dilini çok iyi bilmesine karşın, ülkesine has o vurguyu kendi sesinden dinlemiş, gülmüş, sonra da koltuğa sessizce oturmuştu.

Aradan kaç yıl geçerse geçsin, doğmadığın, kültüründe büyümediğin bir ülkenin dilini tam olarak kullanamıyorsun, bazen bir argo sözcük ya da deyim seni bir köşede sıkıştırabilirdi. O gün kafasından geçen bu düşünceler silsilesiyle boğuşup, konferansın başlamasını beklerken, oturduğu sıranın başında, orta yaşın üzerinde gür kır saçlı,numaralı gözlükleri, yağlı ensesi, düğmeleri çözülmüş ceketinin yakasından kurtulmak ister gibi bir adam dikkatini çekmişti. Uzun boylu olmasına rağmen, hafif içki göbeği belli ediyordu kendini. Gri takım elbisesi içinde otoriter bir görünüm sergiliyordu. İzin isteyerek, yanına oturmuştu. Göğsündeki kırmızı kordona asılı, sallanan kartta ülkesinin saygın bir üniversitesinin adını okumuştu. Kalabalık sokaklarda, elinden tutacak tanıdık birini bulmuş gibi sevinmişti. Sıcak bir tebessümle, kendi dilinde, “Merhaba,” demişti. Karşı taraftan şaşkınlık dolu bir ses, “Aaaa Türk müsünüz ?” diye sormuştu. “Evet, üç yıldır bu üniversite’de çalışıyorum.”

Konuyu değiştirmemeye çalışmış, tıpkı üzerine konmuş bir kelebeği kaçırmamaya çalışır gibi, biraz önce göğsündeki kartı okumamış gibi davranmış, “Siz, hangi üniversite?”demişti. O da ülkesinin saygın bir üniversitesinin adını gururla söylemişti

İrlanda ve Dublin’den söz etmiş birçok değerli İrlandalı yazarın yetiştiği bu mistik, tarih kokan üniversitede bulunmaktan mutlu olduğunu ifade etmişti. Ardından, öğretim üyeleri için, üniversitenin hazırladığı gezi programını kaçırmamasını söylemeyi de ihmal etmemişti. O ise başını biraz yukarı kaldırmış, “Bu şehre üçüncü gelişim,” demişti kibirle. Sen bunları yeni gelen çaylaklara söyle, der gibi bir ifadeyle bakmıştı.

Hafif soğumuş kahvesinden bir yudum daha aldı. Ekrana Narinyan’dan bir yazı geldi.”Annemler bende, etli yaprak dolması sardı, seninkini dipfrize sakladım. Gelince yeriz.” Ardından bir gülücük emojisi.”Teşekkür ederim” cevabını yazdı. İştahlı bir emoji yolladı, kendi kendine gülümsedi. O gün konferansta meslektaşına ülkesindeki üniversitelerin durumunu, gelişmeleri sormuştu.Aldığı cevaplar, pek tatmin edici değildi.Bir şeylerden çekinir gibi cevaplar vermişti. Araştırma fonu alıp alamadığını sormuştu. Ekonomik ve siyasi koşullar nedeniyle, bunun pek mümkün olamadığını söylemişti. Hiç değilse bunu açık yüreklilikle ifade etti diye düşünmüştü. Bir kez daha şükretmiş, iyi ki zamanında buraya gelmişim diye içinden geçirmişti. Zor koşullarda çalışmak yıpratıcı olmalıydı. Kafasında bir sürü küçük, büyük anı birbiri ardına gidip, gelmişti.

İrlandalı şirin kadın görevli, sıranın başına yaklaşmış, arkasındaki uzun boylu, uzun siyah saçlı, kara kaşlı, kara gözlü, incecik oya gibi bir yüzü olan genç kadına oturdukları sırayı göstermişti. Genç kadın, daha önce yerlerine oturmuş, insanlardan özür dileyerek ilerlemiş, erkek meslektaşın yanındaki boş koltuğa yönelmişti. Yanından geçerken, Kaliforniya Üniversitesi yazısını çabucak okumuştu. Oturur oturmaz, erkek öğretim üyesine dönmüş, kendini tanıtmıştı. Narinyan soy ismiyle Ermeni kökenli olduğunu anlamıştı. Sonra ona doğru gülümsemiş, “Hi,” demişti. O da “Memnun oldum,” demişti sevinerek. Erkek meslektaşı hiçbir şey söylemeden yüzüne, bir gün, bir gece kadar uzun bakmış gibi gelmişti. Kendisinin Türk olduğunu öğrenen genç akademisyen sıcak ve samimi davranmıştı. Çok konuşkandı. Büyükannesinin Türkiye, anne ve babasının ise Suriye doğumlu olduğunu belirtmişti. Sonra da gülümseyerek,“Ben San Fransisko doğumluyum,” demişti. Konu dönüp dolaşıp, İstanbul’a ve onun güzelliğine gelmişti. Kendisi de İstanbul’a üç dört kez geldiğini, çok beğendiğini söylemişti. Türk kahvesini, dut kurusunu ve annesinin olmazsa olmaz ilacı, nane-limon karışımını anlatmıştı gülerek. Ona ülkesine sık gidip gitmediğini sormuştu. O da ülkesine ailesini ziyaret etmek için yılda bir kez gidebildiğini, beraber tatil yaparak geçirdiklerini anlatmıştı.

Bazen öyle bir an olur ki, iki insanın, iyi arkadaş olabileceklerini,birbirlerinin dostluğuna güvenebileceklerini anlamaları için dört beş cümle konuşmaları bile yeterdi.İşte öyle bir an yaşıyordu. Kendini iyi hissettiğinin farkındaydı. Salonda birden sessizlik olmuş, herkes dikkat kesilmişti. Açılış konuşması sonrasında, konuşmacılar sırayla yerlerini almaya başlamıştı. Amerikalı akademisyen, konuşma sırasının yaklaşmasıyla, özür dileyerek oturdukları sıradan çıkmaya çalışmıştı. Ülkesinin öğretim üyesi ona tıslayarak yer vermiş, arkasından homurdanmıştı. Sıradan uzaklaşan Amerikalı akademisyen ardından, “Hocam, fazla yüz vermeyin bu Ermenilere,” diye laf atmıştı. Bu adam konuştuğu sözcüklerin arasına gizlenmiş, taşa benzer bir kelime ortaya atmıştı. Bunu sıradan biri değil, bir bilim insanı, akademisyen yapmıştı.

Cevap olarak, kafasını sağa, sola doğru sallamakla yetinmişti. Konuşmasını bitiren Amerikalı akademisyenin sıranın başında görünmesiyle kendine gelmişti. İçinde tuhaf bir duygu, sırtında bir ürperti hissetmişti kendisinin de bilmediği.

Masadaki, yoğunlaştığı evrakları, bir yanlış yapmayım diye tekrar gözden geçirdi. Sırtı ağrımıştı. Eliyle belini tuttu, geriye doğru gerindi. Başını kaldırdı, ekranda biryazı. “Pittsburg her zaman soğuk olur. Yanına kalın şeyler almayı unutma.” Bazen anne gibi davranırdı Narinyan, koruma içgüdüsüyle. Gülümsedi. Hemen cevap yazdı. “Okey, alırım kalın giyeceklerimi. Sen merak etme.” Ardından kucaklayan emoji.

Katılımcı akademisyenler,sırayla sunumlarını yapmış, konferans sonlanmıştı. Salonu boşaltmışlar, hazırlanan açık büfeye yönelmişlerdi. Sandviç, kanepe, çay, kahve, meyve suyundan oluşan menü pek açmamıştı onları. Nerede, ülkesinin damak çatlatan tatları! Hala alışamamıştı buradaki tatlara. Amerikalı akademisyenle, ortak kökenleri olması, sanki zorunlulukmuş gibi, bir proje yapma konusunda onları birleştirmişti. Mail adresleri, telefonlar verildi birbirlerine. Narinyan, “Güzel bir yemek yemeye ne dersin?” deyince, hemen atlamış, “Benim sık gittiğim restoran var, oraya gidelim,” demişti. Sonra vatandaşına yönelmiş, ayıp olmasın diye onu da davet etmişti. O ise işi olduğunu, gelemeyeceğini kısa ve net şekilde belirtmişti. Bu beklediği gibi bir cevaptı, şaşırmamıştı. En azından bir “teşekkür” gelir diye umut etmişti. Onların bir anda gelişen bu dostluklarını kınayan bakışları üzerinde hissetmişti. Kibarca ona veda etmişler, yoğun kalabalığı yararak salonu terk etmişlerdi.

Ekranda Pittsburg manzaralı bir fotoğraf. Altında “Sabırsızlıkla bekliyorum” yazısı.

 

 

Haber Kaynak : ÖZEL HABER


Söyleşi: Mehmet ŞEN

Şiirler: Şennur ÖZ

Öykü: Ayşegül Bayar Kaya

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ETHEM BARAN

Öykü: Nefise Abalı

Şiir: Onur Sakarya

Öykü: Gülçin Göktay

Öykü: Püren Çetin

Öykü: Aslı Zorba

Haiku: Mutlu Derin Doğan

Öykü: Gül Parlak

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Aytül AKAL...

M. ŞEHMUS GÜZEL

Öykü: Nazire K. Gürsel

Şiir: İlknur Güneylioğlu Şengüler

Şiir: Nevin Koçoğlu

Şiir: Uygur ORHAN

Öykü: Gülser KUT ARAT

Öykü: Bayram SARI

Öykü: Ali GÜNAY

ÖYKÜ: SEMA CANBAKAN