Prof. Dr. Süleyman BOZDEMİR


ANTİK YUNAN DÖNEMİNİN BİLİMİN DOĞUŞUNDAKİ ÖNEMİ(1)


ANTİK YUNAN DÖNEMİNİN BİLİMİN DOĞUŞUNDAKİ ÖNEMİ

Süleyman BOZDEMİR1,Yüksel UFUKTEPE2

İnsanlığın evrimine baktığımızda, onun gelişmesinde ve  bugünkü düzeye ulaşmasında en büyük katkıyı  yapanların başında, toplumların yetiştirdiği bilgelerin, bilginlerin, filozofların, sanatkarların ve yaratıcı-ileri görüşlü girişimci dehaların geldiğini görüyoruz. Bunların içinde usta-çırak yöntemiyle yetişmiş dâhi sanatkârların, medeniyetlere damgasını vurmuş  harika sanat eserleri yaratmış olduklarını da biliyoruz. Mimar Sinan, Leonardo da Vinci, Michelangelo bunlara örnek verilebilecek kişilerdir. Belli bir eğitim ve öğretimin verildiği yüksek eğitim kurumlarının olmadığı toplumlarda, bilginlerin, bilgelerin, filozofların, büyük düşünürlerin ve dâhi insanların yetiştiği pek görülmemiştir. Böyle toplumlarda bilim adına çok az şey yapılabilmiştir.

İlk medeniyetlerin oluştuğu Mısır, Mezopotamya, Anadolu, Çin, Hindistan, Antik yunan gibi yerlerde yetişen bilginlerin, bilgelerin ve filozofların kendi dönemlerinde açılmış bir okuldan-akademiden ya da belli bilim cemiyetinin üyeleri arasından çıktıklarını bilim tarihinden öğreniyoruz. Sümerler tarafından yazının icadından sonra bu günkü Irakta yaşamış olan Babil halkına ve başka medeniyetlere dair bildiklerimizden çok daha fazlasını bugün artık biliyoruz. Çünkü onlar, kil tabletler üzerine yazıyorlardı. Üç bin yıl önce yazılmış böyle tabletler bize gösteriyor ki: o dönemde bilime katkı yapan insanlar da en az bizler kadar zekidirler. Onlar da Dünyada ve evrende olup bitenler hakkında düşünüyorlar, yorum ve açıklamalar yapıyorlardı. Bu ilk çalışmalardan, önce teknolojinin, sonra da bilimin doğduğunu görüyoruz (Bynum, 2015; Ronan, 2005).

MÖ.600 yıllarında, insanlar önce içinde yaşadıkları dünyayı  anlama çabasına giriştiler. Bunu efsanelere  ve insan biçimli tanrılara dayanarak yapıyorlardı. Daha sonraları ise, yeni ve daha eleştirel bir yaklaşım benimsendi. İnsanlar efsaneleri  ve tanrılara dayalı açıklamaları gerçek dışı bularak reddetmeye başladılar. Bunun yerine, değerlerini topladıkları kanıtlarla belirleyebilecekleri teoriler oluşturmaya çalıştılar. Yaşadıkları dünyanın, doğaüstü güçlerin etkilerinden bağımsız bir yer olduğuna ve bu nedenle doğaya dayalı açıklamaların gerekli olduğuna karar verdiler. Böylece, dünyanın tanrıların geçici heveslerine bağlı olmayıp, olayların öngörülebilir ve düzenli bir şekilde gerçekleştiği bir yer olarak düşünülmeye başlandı. Bu aşamada, gerek yaşadığımız dünyayı, gerekse o dünyaya bakışımızı şekillendirmekteki rolü oldukça önemli olan bilimin tam olarak ortaya çıktığı söylenemez. Çünkü bilim doğal bir düşünüş şekli değildir. Dahası, bilimin doğallığıyla ilgili tartışmada, bilim dışı düşüncenin günümüz dünyasındaki yaygınlığı da göz önünde tutulursa, bunun çok kolay bir şey olmadığı görülür. Bilim sağduyuya özgü  bir şey değildir. Öyle ki, bilime dayalı görüşlerin çoğunun, daha başlangıç aşamasında bile, sağduyuyla karşıtlık içinde olduğu söylenebilir. İnsanın olağan sağduyusuna göre, Güneş doğar, dünyanın üzerinde bir yay çizer,  sonra batar. Gözlemlerimiz bize, Güneşin Dünya çevresinde döndüğünü gösterir. Akıl sahibi birisinin, bunun başka türlü olabileceğini düşünmesine gerek olmadığı sanılır. İlkel kozmolojilerin (Uzay bilimi) çoğu, evrenin bir yarımküre olduğu varsayımı üzerine kurulmuştu. Dünya, üzerinde yarım küre biçiminde bir gökyüzünün olduğu, bir düzlem olarak düşünülürdü. Diğer taraftan, Güneş’e ya da hareketlerine dair herhangi bir bilimsel açıklamaya sahip değillerdi. 17'ci yüzyıla gelinceye kadar insanlar hep kendi sağduyularına güvenmişler, kendi mantıklarının dünyayı anlamaya yeterli olduğunu sanmışlardır (Bynum, 2015; Greory, 2015).



YAZARLAR

  • Salı 32.7 ° / 21.1 ° Açık hava
  • Çarşamba 31.8 ° / 21.3 ° Açık hava
  • Perşembe 33.3 ° / 21.1 ° Bulutlar
  • BIST 100

    1.384%-0,57
  • DOLAR

    8,8742% 0,65
  • EURO

    10,3815% 0,61
  • GRAM ALTIN

    495,40% -0,16
  • Ç. ALTIN

    817,41% -0,16