Yılmaz AYDOĞAN / BÖYLE GİTMEZ!


MİLLİ DEVLETTEN RANTİYE DEVLETE

BAŞLARKEN


BAŞLARKEN

29 Ekim 2021 tarihinde Cumhuriyetimizin 98’inci yılını kutlayacağız.

Bu yazı serisinde geçen doksan sekiz yılda uygulanan siyasi, ekonomik ve sosyal politikaları gözden geçirerek ülkemizin nereden nereye geldiğine bakmayı amaçladım.

Yazı bütünü içerisinde Fransızca kökenli “politika” yerine daha eski kullanımı olan Arapça asıllı “siyaset” sözcüğünü kullanmaya çalıştım.

Cumhuriyet tarihimizi

Atatürk Dönemi: Tam Bağımsız Milli Siyaset

İnönü Dönemi: Tam Bağımsızlığın Terki

Menderes Dönemi: Küçük Amerika Olacağız

Demirel ve Ecevit Dönemi: Amerikan Taleplerine Direnişler

12 Eylül ve Özal Dönemi: Tam Teslimiyet

Erdoğan Dönemi: Milli Devletten Rantiye Devlete

Başlıkları altında kümeledim. Yazı içerisine ayrıca, “Atatürk Öldürüldü mü?” ve “Ülkemizde Etkin Siyasetçi Portreleri” adlı iki bölüm daha koydum. Ardından da çözüm önerisi olarak, “Milli Muhalefet Olmadan Milli Siyaset Olmaz”, “Katılımcı Demokrasi Olmadan Hiç Olmaz” ve “Bitirirken” adlı bölümlerde görüş ve önerilerimi paylaşmak istedim.

Sonuçta iyi bir çalışma çıktığını sanıyorum.

 

ATATÜRK DÖNEMİ: TAM BAĞIMSIZ MİLLİ SİYASET

Atatürk, egemenliğin kayıtsız şartsız halkın olacağı ‘yeni bir devlet’ kurmayı tasarlıyordu. Bu ise kayıtsız şartsız tam bağımsız bir devlet kurulması ile sağlanabilirdi.

Atatürk bağımsızlığı, “tam bağımsızlık (istiklali tam)” olarak ele alır ve konuyu şöyle tanımlar: “İstiklâl-i tam denildiği zaman tabii ki siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, her hususta istiklâl-i tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklalden mahrumiyet millet ve memleketin hakiki manasıyla bütün istiklalinin mahrumiyeti demektir.”

Eskiden emperyalist ülkeler az gelişmiş ülkeye el koyar, oradaki hammaddeleri ucuz tarafından kapatıp, bunlardan ürettiği mamul maddeleri aynı ülkeye oldukça pahalıya satardı. Sonraları bu yöntem eskidi. “Mamul madde ihracı” yerine “sermaye ihracı” yeğlenir oldu. Hele de elektronik ve dijital devrimden sonra gelişmiş ülkeler, modası geçmiş endüstrilerin çevre ülkelerde de kurulmasını özendirmeye başladılar. Böylelikle modası geçmiş teknolojilerine pazar bulmaya başladılar. 1970’li yıllarda Türkiye’de üretilen Renault12 ile Fiat124 model otonun, 1980’lerde Mısır’da, 2000’li yıllarda Hindistan’da üretildiğini görebilirsiniz.

Zamanla, “hammadde” ithali yerine “ucuz emek” ithalini yeğlemeye başladılar. 1960 sonrası Tunuslu, Türk ve Yugoslav işçiler sırf bu sebeple Almanya ve Fransa’ya dolduruldular. Bu yabancı işçi kullanma yöntemi bir zaman sonra “işçinin ithali yerine kendi ülkesinde çalıştırılması” şekline döndü. Çin ve diğer Uzakdoğu ülkelerindeki her türlü insani şartlardan uzak atölyelerde Avrupalı firmalar için fason üretimler yapıldı ve halen de yapılmaktadır.

Modası geçmemiş tek gerçek, emperyalist sistemin denetimi altındaki ülkeye ancak kendisi tarafından verilen ölçüde gelişme imkânı tanınmış olmasıdır. F16 savaş uçakları 1986 sonrası Türkiye’de üretilmiş olsa da onun “motoru ve elektronik yazılımları” Amerika’dan gelmeye devam ettiğinden emperyalist el, motor sevkini kestiğinde senin üretimin de otomatik olarak sonlanıyordu.

Eğer sanayileşmen kamu kurumları öncülüğünde yürütülmüşse devamlılık sağlanabilmiştir. Değilse çarkların devamlılığı yabancının elinde demektir. İşte o yüzden son otuz yılda, “Türkiye diklenemesin, ayakları üzerinde duramasın,” diye elimizdeki tüm kamu tesisleri özelleştirme adı altında elden çıkartılmıştır. …

Büyük Nutkunda bağımsızlık için: “Temel ilke Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun,  bağımsızlıktan mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz. Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden yoksunluğu, beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağı dereceye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez. Halbuki Türk'ün haysiyeti, izzetinefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Bundan ötürü, ya bağımsızlık ya ölüm!” diyen Atatürk, kurduğu devletin tam bağımsızlığı için gerekli tüm tedbirleri almış ve uygulama ile de göstermiştir.

“Bugünkü savaşımlarımızın gayesi tam bağımsızlıktır. Bağımsızlığın tamlığı ise ancak mali bağımsızlıkla mümkündür. Bir ülkenin maliyesi bağımsızlıktan mahrum olunca o devletin bütün hayat kollarında bağımsızlık felce uğramıştır. Mali bağımsızlığın korunması için ilk şart bütçenin ekonomik yapı ile uygun ve denk olmasıdır. Binaenaleyh devlet bünyesini yaşatmak için dışarıya müracaat etmeksizin ülkenin gelir kaynaklarıyla idare edilmesi çare ve tedbirlerini bulmak lazım ve mümkündür. …” (1 Mart 1922)

“Güzel vatanımızı yoksulluğa, ülkeyi yıkıntıya sürükleyen çeşitli sebepler içinde en kuvvetli ve en önemlisi iktisadi hayatımızda bağımsızlıktan yoksunluğumuzdur. …. Artık bugün milletimiz hayat noktasının nerede olduğunu pek güzel anlamıştır.”

Evet, millet anlamıştı ama yönetenlerin anlamadığı zaman içerisinde görüldü. ...

Özellikle Menderes, Demirel ve Özal dönemleri bütçenin göstermelik kaldığı, bütçe dışı harcamaların kabardığı, dış ticaretin açık verdiği, paramızın değer kaybettiği, iç ve dış borcun ekonomi üzerinde kambur oluşturduğu dönemlerdir.  Erdoğan dönemi ise ekonomik ve mali bağımsızlığın iyice kaybedildiği, milli varlıkların özelleştirme adı altında yabancılara ve yerli ortaklarına peşkeş çekildiği, vatandaşın yerli-yabancı şirketler ve müteahhitlerce soyulduğu, gelir dağılımının bozulduğu, yoksulluğun arttığı, yolsuzluğun hayatın normali haline geldiği; dış borç oranının Osmanlı’nın iflas ettiği 1876 yılındaki oranlara ulaştığı, paramızın pul(!) olduğu dönem olmuştur.

Atatürk zamanında denk bütçe politikası uygulanmış, 15 yıllık dönemde bütçe sadece 1924-25 mali yılında “öşür vergisinin kaldırılması”, 1931-32 mali yılında “Duyunu Umumiye borç ödemesi” ve 1934-35 mali yılında da “kamu yatırımlarının finansmanı” sebebiyle açık, onun dışında hep fazla vermiştir. 

Atatürk Dönemine bir karne vermek istesek aşağıdaki açıklamaları yapmamız gerekir:

15 yıllık ortalama ekonomik büyüme oranı %7,5’tir. Türkiye Cumhuriyeti 1960-1970 arası dönem hariç bir daha bu oranı yakalayabilmiş değildir. Milli gelir 565 milyon dolardan 1 miyar, 496 milyon dolara ulaşmıştır. Osmanlı’dan devreden, (bugünkü $ alım değeri ile hesaplandığında) 138 milyar $’a denk dış borç, 57,8 milyar $ iç borç ve 48,222 milyar $ değerinde Tekâlif-i Milliye borcu ödenmiş; yeni yatırımlar ve devletleştirme çalışmaları amacıyla ABD, Sovyetler Birliği ve İngiltere’den toplamda 24 milyon dolar yeni borç alınmıştır. ABD Dolar kuru 1,88 ₺’den 1.26 ₺’ye düşmüş olup TL’nin değer kazandığı tek dönemdir bu dönem.

Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası saygınlığı o derece artmıştı ki 1920 yılında, “Yeryüzünde devletlerarası ilişkilerde yaşanabilecek sorunları barışçı yollarla çözmek,” amacıyla kurulan Milletler Cemiyeti’ne her ülke kendisi başvurup üyeliğe kabulünü beklerken Atatürk, “Ancak davet edilmesi halinde bu birliğe katılabileceğini,” bildirmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Milletler Cemiyeti Genel Kurulu’nun 1932 tarihli daveti üzerine katılmıştır.

Atatürk, uçurumun kenarına getirilmiş milleti, tam bağımsız, barış içerisinde, özgüveni yüksek ve dünya milletler topluluğunun saygın bir üyesi haline getirmiştir.

 



YAZARLAR

  • Çarşamba 7.5 ° / -0.3 ° kırık bulutlar
  • Perşembe 7.1 ° / 0.4 ° Bulutlar
  • Cuma 9.3 ° / 5.5 ° Dağınık bulutlar
  • BIST 100

    2.042%3,14
  • DOLAR

    13,4142% -0,85
  • EURO

    15,2863% -0,20
  • GRAM ALTIN

    794,99% 0,70
  • Ç. ALTIN

    1311,7335% 0,70