Hüseyin Erkan, Eğitimci/Yazar


DİKEN TARLASINDAN GÜL BAHÇESİNE (3)

  İş başa düşünce anladım ki, hiç de kolay değilmiş; diken tarlasını gül bahçesine dönüştürmek. Sonucu güzel olan hangi iş kolaydır ki?


                İş başa düşünce anladım ki, hiç de kolay değilmiş; diken tarlasını gül bahçesine dönüştürmek. Sonucu güzel olan hangi iş kolaydır ki?

                Ama Aksekili bir köylü çocuğuydum ben. Dört, beş yaşlarındayken, babam Aydın ve Manisa dolaylarında pamuk tarlalarında çapa yaparak kazandığı üç – beş kuruşu biriktirip Gödene köyünde evimizin bitişiğindeki yanmış yıkılmış viraneliği köy muhtarlığından satın almıştı.

                İyi, güzel de ot bile bitmeyen taşlı çakıllı ve oldukça dik bu yamaç neye yarardı? Ne gerek vardı; birikmiş tüm paramızı bu çöplük için harcamaya? Böyle mi düşünmüştüm acaba, 1940’lı yılların ortalarında, o zamanki küçücük aklımla ben!

                Oysa babam da çok sevinmişti; burayı alabildiğimize, ninem ve annem de… Demek ki, benim henüz bilmediğim bir şeyler biliyordu; onlar.

                Her sabah uyandığımda, elinde kazma, kürek o viranelikte çalışırken görüyordum babamı. Aylarca yıllarca çalıştıktan sonra, birbirine paralel beş sıra duvar örüp beş mandal elde etti, o dik yamaçtan. (Emek sonucu elde edilmiş, kazma ve çapayla ekip dikmeye yarayan minik tarlalara “mandal” denir bizim köyde.) Sonra erik, badem, elma, armut, kiraz, incir ve üzüm fidanları dikti. Kuzey sınırındaki duvar dibine de boydan boya kavak… Çeşmeden güğümle su getirerek sulayıp büyüttü onları.

                O babanın oğlu değil miydim ben? Yani Gödeneli Bıçığın Osman’ın oğlu

                Ya annem?.. Babamın emeğini sayı olarak 1 kabul edersek, anneminki en az 5…

                Herkesten önce kalkar, herkesten sonra yatardı. Yalnız ev ve ahır işleri değil, bağ, bahçe ve tarla işleri de hep O’na bakardı. Hamur yoğurmak ve çocuk doğurmaktan başka ekin ekmek ve biçmek de… Sapları sırtında taşıyıp harman yerine götürmek de… Dağlardan yakacak odun ve keçilerimiz için purç kesip getirmek de… Keçileri sağmak, yoğurt mayalamak, ayran çalkalayıp tereyağı ve keş yapmak da… Bulgur pişirip kurutmak, el değirmeninde çekip çorbalalık ve tarhana yapmak da… Yetiştirdiği sebze ve meyveleri toplayıp kışa hazırlamak da… Saymakla bitmez!

                Bir gün olsun, yakındığını duymadım; işlerinin çokluğundan. Komşu Menerge köyünden Hacı Veli’nin kızı Şefika’ydı O. Çalışmaktan zevk alan, zorluklardan yılmayan bir Anadolu köylü kadını… İki kız, iki oğlan dört çocuk büyüttü. Ekmeğini aşını çok yedik ama ne bir tokadını yedik, ne de bir zılgıtını…  Hiçbir annenin hakkı ödenmez ama hele de O’nunki, hele de O’nunki!..

                Öyle bir baba ve böyle bir ananın oğlu! Haydi, göster kendini bakalım, Hüseyin Erkan… Yurdun dört bucağında, 20 yıl okullarda öğretmenlik yapmaya da benzemez bu iş, Dilem Yayınevi’ni kurup “Genel Yönetmen” adıyla kaşe basıp imza atmaya da…

                Başlamak gerekiyordu; bir yerlerden. Haydi, deyip sıvadık kolları. “Başlamak, bitirmenin yarısıdır” diyerek…

                Bu diken tarlasının sınırını öğrenmeliydim önce. Tapusunu alıp gittim; Silivri Tapu Müdürlüğü’ne. İki harita mühendisi görevlendirdiler. Geldik, arazinin olduğu yere. Ellerinde aletler… Ölçtüler, biçtiler. “Sizin tarla şu sınırların içi” deyip kazıkları çakıp gittiler.

                Sıra geldi, bu sınırları gözle görülür bir duruma getirmeye. Kimi çiftliklerde görüp eleştirdiğim gibi, bahçemizi etrafını yüksek mi yüksek beton duvarlarla çevirecek değildim. Eşim Güler de hiç hoşlanmaz; o tür çirkinliklerden.

                Dikenli tel satan bir nalburla görüştüm. “Bu işi yapan bir ustamız var.” dedi. Bir hafta içinde bitti bu iş. Yaklaşık 50 metre genişliğinde 120 metre uzunluğunda bir dikdörtgen çıktı karşımıza.

                İçinde tek ağacı olmayan kupkuru bir arazi… Sağımız, solumuz da öyle; önümüz, arkamız da… Derde derman için, tarlalarına niçin bir tek ağaç dikmezdi; bu Trakyalılar?

                Ağaçlandırmalıydım bu araziyi hemen. Güzel, güzel de dikilen fidanlar su isterdi; değil mi? Su nerde? Su, toprağın altında… Çıkarmak gerek önce; artezyen denen yöntemle. Sorup soruşturarak bu tür işler yapan birini buldum. Gelip baktı; elinde bir aletle. “Tamam, yaparım. Tahminime göre 50 - 100 metre altta su.” dedi. Uygun gördüğü yere kurdu makinelerini ve başladı gürültüyle çalışmaya. Birkaç gün sonra, “Su tahminimden de yakında…” dedi. Gerçekten de iki gün sonra 30 metre derinlikte çıktı su. “Olsun, dedim; siz 50’ye kadar inin.”

                50 metreye inince, “Bizim işimiz tamam.” dediler. İyi de, su çıkmıyordu ki, toprağın üstüne. “Çıkmaz tabii, dediler. Buraya bir motor gerek.”

                Alıp geldim, dedikleri motoru. Bağladılar yerine ama çalışmıyor ki, çeksin suyu.

                “Elektrik nerde?” diye sordular.

                Anladım ki, arazinin çevresine dikenli tel çekip artezyen vurdurmakla bitmiyor iş.

                Haydi, elektrik idaresine! Gerekli işlemler yapıldı; imzalar atıldı; paralar yatırıldı. Birkaç gün içinde o iş de kotarıldı. Su motorunun fişini prize takınca, gürül gürül akmaya başladı su.

                Oh be!.. Su hayat!.. Su hayat!.. Su yoksa eğer, hiçbir şeyin tadı tuzu yok; her şey berbat… Siz bendeki sevinci görmeliydiniz o an. Fidan dikilebilirdi artık her yere, fidan!..

                Suyumuz, elektriğimiz var da, kim bakacak bu 6 dönüm araziye? İşimiz İstanbul’da… Yıl 12 ay, bir aile oturmalıydı burada. Sebze ekecek, fidan dikecek, sürecek, sürdürecek; sulayıp çapalayacak… İlaçlama ve budama da var tabii…

                İyi de bu aile nerde kalacak?

                Düşündüm ki, bizden önce, bahçıvana bir ev gerek. Sordum, soruşturdum. İki kilometre yakınımızdaki Kavaklı köyünde iyi bir usta buldum. Mehmet Usta

                “Yaparım hocam, kolay! Bakıcı için bir göz oda, değil mi? Sekiz – on günde tamam o iş.” demesin mi?

                “Olur mu Mehmet Usta? Karı – koca bir aile, çocukları da olur belki. En az iki oda, bir mutfak, bir banyo ve tuvalet…”

                “Ne!.. Bekçi evi mi istiyorsunuz siz benden, villa mı, köşk mü yoksa?”

                Yaz, kış 12 ay bir ailenin oturup yaşayacağı bir evdi; benim istediğim. Zor da olsa ikna ettim de ustayı, nereye yapacaktı bu evi?

                “Hocam, dedi; ben birçok çiftliğe bekçi evi de yaptım; villa da… Bekçi evi, çiftliğe giriş kapısının hemen yanında olur.”

                Düşündüm: Bizim çiftlik adayı arazimiz, köye giden toprak yol üzerinde…  Bahçeye giriş buradan olacak. Bir araba geçti mi, rüzgâr da güneyden esiyorsa, toz bulutu doğru bizim araziye… Bekçi evi çiftliğin giriş kapısına yakın olursa, bütün bir gün egzoz dumanı ve araba gürültüsü yetmezmiş gibi, yolun tüm tozunu da yiyecekti; o evde yaşayanlar.

                Böyle bir evim olsun ister miydim ben? Düşüncemi söyleyince:

                “Kusura bakma ama hocam; kirası yok; suyu, elektriği bedava… Üstelik yiyeceğim yazlık, kışlık sebze ve meyveyi de ben yetiştireceğim; altı dönüm çiftlikte. Ayrıca aylık maaşımı verecek ve sigortamı da yaptıracaksın; öyle mi? Üzmeyin kendinizi. Kimse gelmezse ben gelirim valla.” dedi.

                Gönlüm evet diyemedi. Bahçıvan evi için, tarlanın en arkasını gösterdim ben ustaya. Şöyle mi olsun, böyle mi diye tartışarak birlikte çizdik planını. Girişte, mutfağın önünde balkonu da bulunan tek katlı şirin bir ev çıktı ortaya.

                İyi de bu aile kışlık erzağını, kazmasını, küreğini ve gerekli araç gereçlerini nereye koyacaktı? Onu da düşünüp ekledik eve.

                Bitti mi? Bir aile arayalım mı artık, dersiniz?

                O kadar basit değilmiş bu iş; dur sen hele, dur sen hele!..  (Devam edecek)



YAZARLAR

  • Pazartesi 27.5 ° / 17.5 ° Dağınık bulutlar
  • Salı 27.1 ° / 17.3 ° Açık hava
  • Çarşamba 26.9 ° / 16.4 ° Bulutlar
  • BIST 100

    1.413%0,26
  • DOLAR

    9,2922% 0,34
  • EURO

    10,7679% 0,20
  • GRAM ALTIN

    526,38% -0,00
  • Ç. ALTIN

    868,527% -0,00