Hüseyin Erkan, Eğitimci/Yazar


DİKEN TARLASINDAN GÜL BAHÇESİNE (1)

1980’li yılların ortalarıydı. Silivri’nin Semizkumlar semtinde çok iyi planlanmış bir sitede “denize nâzır” beş odalı yazlık bir villamız vardı. Ayrıca güler yüzlü, kibar komşularımız…


                1980’li yılların ortalarıydı. Silivri’nin Semizkumlar semtinde çok iyi planlanmış bir sitede “denize nâzır” beş odalı yazlık bir villamız vardı. Ayrıca güler yüzlü, kibar komşularımız…

                Kızımız Dilem Gözde, 10 yaşlarındaydı henüz. Yaşıtı kızlarla, oğlanlarla öyle mutlu bir arkadaşlığı vardı ki!.. Günlerden bir gün, eşim Güler, ortada gözle görülür hiçbir neden yokken:

                “Hüseyin, ben bu siteden sıkıldım.” demesin mi?

                Doğrusu ya, şaka yapıyor sandım önce. “Neden?” diye sorunca:

                “Ben bir çiftlik istiyorum.” deyip iyice şaşırttı; bu kez. Sınamak mı istiyordu; acaba beni?

                Öyle ya, her ne kadar, çocukluğu ve gençliği yazları Erdek’te anneannesi ve dedesiyle birlikte geçmişse de, benim gibi köylü çocuğu değil, bir İstanbul kızıydı O. Bu nezih siteyi, sevdiği komşuları bırakabilir miydi? Birkaç yıl önce, bu villayı alabilmek için gece gündüz çalışarak “Provasız Giyim Kalıpları”nı yaratan Güler Erkan değil miydi, şu an benim karşımdaki?

                Böyle bir şey geçseydi bile aklımdan, asla öneremezdim ben.

                Hani, söyleyebilsem, şöyle bir yanıt alacağımdan emindim:

                 “Deli misin sen Hüseyin? Burada bir yazlığımız olsun diye, yıllarca ne hayaller kurdum, ne sıkıntılara katlandım ben! Şu masmavi denizi, şu altın renkli kumu, böylesine güzel bu siteyi bir daha nerede bulabiliriz ki? Dubleks villamız ise ayrıca güzel. Üç balkonu olan geniş bir salon, ortasında şirin bir süs havuzu… Doğuya da bakıyor, batıya da, güneye de… Çok büyük olmasa bile bahçesi de var. Bahçede kuyusu da… Sen şimdi diyorsun ki, bütün bu güzellikleri bırakıp gidelim. Niye? Deli miyim ben? Yok efendim, çiftliğimizde daha mutlu olurmuşuz da, taze yumurta yermişiz de… Hadi canım sen de!..”

                Haksızsın, diyebilir misiniz siz, böyle söyleyen eşinize? Yazıyı bilgisayara geçiren kızım parantez açıp bir şeyler yazmış. Ne diyor, bir bakalım:

                “Ne güzeldi babacığım, içinde altın renkli Japon balıklarının yüzdüğü salondaki o havuz, bahçemizdeki ağaçlar ve meyveleri!..  Can eriği vardı; bir de koyu mor erik… İkisi de harikaydı! Bir de elma ağacımız vardı. Ah o zavallı şeftali ağacını düşündükçe gözlerim doluyor hâlâ.  Yan komşu öldürmüştü; sanırım onu. Yaprakları balkonuna dökülüyor; diye. Zalim adam! Adı, Ergün müydü ne? Bir gemi seyahatinde tanışmıştık sanırım. Eşinin adı da Serpil’di sanırım. Benden baya büyük iki kızları vardı: Aysun ve Aytaç… Sizin sayenizde geldiler o siteye ama ağacımızı zehirlediler!)

                Bu aradan sonra, devam edelim yine:

                İşte bakın ki, benim düşüncelerimi, eşim söylüyordu bana:

                “İşte ben bu rahatlıktan sıkıldım canım! Motor sesi ve araba kornasıyla değil, horoz sesiyle uyanmak istiyorum. Pencere ve balkonumdan bakınca lüks villalar değil ağaç görmek, yeşil görmek istiyorum. Salata yapmadan önce domates, biber ve maydanozu bahçemden kendim toplamak istiyorum. Deniz olmasa da olur ama küçük de olsa kendimize ait bir yüzme havuzumuz olsun. Ve en çok da şunu özlüyorum: Çıplak ayakla, çimleri sulamak… Bu, düşlerime giriyor, bazen.”

                Anladım ki o an, şaka yapmıyordu; aksine çok ciddiydi Güler Erkan.

                Sizi bilmem de, eşimle tanıştığımdan bu yana, O’nun her arzusu, önemli olmuştur; benim için.

Sanmayın ki, kılıbık olduğumdan… Siz öyle de düşünebilirsiniz. Hayır, hayır, kızmam! Eşimin sevindiği her şey, beni daha çok sevindirir ve O’nu mutlu eden her şey bana daha çok mutluluk verir de ondan.

                Eşimi anlamaya çalışarak dikkatle dinledikten sonra, “Haklısın tatlım” deyip sevinçle onayladım bu öneriyi. Kararımızı öğrenince komşular, “Şaka yapıyorsunuz.” deyip inanmadılar.

                Bu amaçla Çatalca, Çerkezköy, Büyükçekmece ve Kumburgaz köylerini dolaştık; on gün kadar. Bizim ölçümüz ve olanaklarımıza uygun bir yer bulamadık. Vazgeçmedik ama aramaktan.

                Uzaklara gitmeye hiç gerek yokmuş meğer. Silivri’ye sadece 3 km uzaklıkta bulunan Kavaklı köyüne giden yola cepheli altı dönüm dikenli bir araziyi gösterdiler. “Tamam, işte aradığım bu!” deyiverdi; eşim.hemen:

                “Köye de yakın, E-5 anayola da, Silivri’ye de… Ayrıca caddeye de cephesi var… Üstelik ne büyük, ne de küçük… Altı dönüm, tam bize göre. Fiyatta anlaşabilirsek eğer, daha ne?”

                İnsanın böyle akıllı bir eşi olması ne güzel! Eş değil, sanki bu işler için yetiştirilmiş uzman. Emin olun, çok paralar ödeyip özel olarak seçseniz, bulamazsınız; böyle bir danışman.

                İzin verin, biraz da kendimle övüneyim canım! Öğretmen olarak atandığım 1961’den, 1973’e kadar, tam 12 yıl, niçin bekâr kaldım ki? En doğudan en batıya kadar, aradım arkadaş, aradım ben!

                Diyarbakır/Dicle, Ankara/Hasanoğlan, Kars/Arpaçay, Ağrı, Edirne/Keşan… Dile kolay, tam 12 yıl… Neydi beni düşündüren, oyalayan?

                “Bekleyen derviş, muradına erermiş.” derler ya, dervişlikle hiç ilgim olmamasına karşın, ben de erdim sonunda muradıma. Bu kadarcık övüncü de çok görmezsiniz, umarım, bana!

                Gelelim, yine asıl konuya:

                Arazinin sahibi, Silivri Devlet Hastanesi’nde sağlık memuruymuş. Hemen gidip bulduk kendisini.

                “Ben satmak istiyorum ama…” dedi, “Yüzde ellisi ablamın. O Büyükçekmece’de… Ne der, bilmem.”

                Cep telefonu ne gezer, o günlerde! “Demir tavında dövülür!”; diye düşünüp “Gel, birlikte gidelim.” deyip onu da alıp gittik, Büyükçekmeceye.

                “Evet, paraya ihtiyacım var benim de. Satalım kardeşim.” deyince abla; sevindik. Mevsim yaz. Hava sıcak mı sıcak!.. Denize karşı bir çay bahçesine gittik hep birlikte. Hem soğuk ve sıcak bir şeyler içtik; hem fiyatı konuşup anlaştık.

                Hiç uzatmadık arayı, ertesi gün gidip tapuyu aldık.

                En önemli konuyu halletmiştik böylece ama uzunca bir süre uykuya daldık.

                Birkaçi yıl sonra, “Gel, bir gidip bakalım; şu bizim diken tarlasına” deyip girdik; Kavaklı köyüne giden yola. Üstünde bir tabela, bir işaret yok ya, “Neresiydi bizim tarla?” diye bakarken sağa sola, o da ne? Bizim diye tahmin ettiğimiz yerde, birçok insan, harıl harıl faaliyette.

                “Biz sahip çıkmazsak malımıza, sahip çıkan olur işte!” deyip endişeyle gittik; çalışanların yanına:

                “Kolay gelsin arkadaşlar! Nedir bu yaptığınız?” diye sordum. Teşekkür edip çalışmaya devam ederlerken, içlerinden temiz giyimli biri gelip:

                 “Hoş geldiniz, buyurun; bir arzunuz mu vardı?” dedi.

                Öfkeme yenik düşüp yanlışlık yapmamak için, kendimi tanıtmanın doğru olacağını düşünüp adımı söyler söylemez:

                “Aa!.. Yan parselin sahibi Hüseyin Erkan, öyle mi? Merak ediyordum sizi. Ben de Hanefi… Kilisli Hanefi…” deyince, iyi ki acele edip taşa vurmadık baltayı; diye sevindim.

                Yeni almışlar, bu beş dönüm parseli. Ve hemen bir ev yapmak için çalışmaya başlamışlar. Ecza depoları varmış. Damadı mühendis, kızı mimarmış.

                “Ne olur, siz de gelin Hüseyin Bey; komşu olalım burada.” dedi.          

                Doğrusu ya, candan bir arkadaştı; Kilisli Hanefi bey. Hoşumuza gitti; bu samimi yaklaşımı. Böyle bir komşumuz olacağına göre, neden gelmeyecekmişiz?

                Başımız kel miydi bizim?

                                                (İzninizle, devamını gelecek haftaya bırakalım; bu gerçek öykümüzün.)



YAZARLAR

  • Pazartesi 27.5 ° / 17.5 ° Dağınık bulutlar
  • Salı 27.1 ° / 17.3 ° Açık hava
  • Çarşamba 26.9 ° / 16.4 ° Bulutlar
  • BIST 100

    1.413%0,26
  • DOLAR

    9,2922% 0,34
  • EURO

    10,7679% 0,20
  • GRAM ALTIN

    526,38% -0,00
  • Ç. ALTIN

    868,527% -0,00