Hatıralar güneş gibi sıcaktı. Gerçeğe dönüş olmasa her canlı ömür boyu mesut bir hayat yaşardı onlarla. Zira kaç gece keskin ayazlarda onlara sarılmıştım da uyumuştum. Tatlı hayallerin sonsuz bozkırında yaşamak; peşin almak gibi sükûtu... İşte böyleydi anılar.
Hayaller ve tatlı anılar; iki sihir, iki sevda…
Kol kola girmiş arbede ikliminde bedeni yaşanılan zamandan farklı bir zamana ışınlayan iki gök cismi, iki kanatlı tay. Tay’ın kanatları, uçurtmaların saçları; yüreği bahar; aşkı özgürlük; elleri, karanlıkların kalbini parçalayan cadısüpürgesi…
Anılar ve türkülerimizin, şarkılarımızın göğsüne yuva yapmış hayaller, hayallerimiz; gözümüzü kapayıp içine daldığımız sıcak yatak, yıldızlara kadar uzanana mavi bir düş, Ay saçlı yârimiz…
“Araya dağlar girdi mi her şey buz gibi bir mevsimin koynunda kamp ateşi yakardı, unuturdum geçmişi. Öyle düşünüyordum, öyle olmak zorundaydı. Bu kadar ağır bir yükün altında yaşayabilmem mümkün değildi. Geçmişi tamamen silmek zorundaydım. Gitmeliydim bu şehirden, hem de bir an önce.”
Yer ve gök sensin, yağmur-rüzgâr sensin, kalem-kitap sensin, hem baharsın hem çiçeksin. Şair ve şiirsin. Aslı, Leyla masal, sen gerçeksin… Hangi sevgili senin eline su dökebilir?
Peki, kaybettiğimiz sevdiklerimizi unutmak onlara ihanet etmek değil miydi? Ne yapmaya çalışıyordum ben? Anıların kucağında sevdiklerinle yaşamak daha mantıklı değil mi?
İsterseniz dünyanın diğer ucuna gidin değişen hiç bir şey yok! Anladım. İçimizde öyle bir dünya var ki arş ’tan büyük. İçinde yaşadığımız dünya, içimizdeki dünyanın yanında noktadan ibaret.
Ve yaraların neredeyse kalbin de oradan yanarmış.
Ağaca, kuşa, kuzuya, göğe kalbinle bak.
Hatta kalbine bak insanların.
Tanımadığın çocukların yıkılan umutları için de dök gözyaşlarını.
Sevdanın güzelliği yansır gözlerine.
Saçların dalgalansın istiyorsan rüzgârda,
bırak martı sesleri konsun sokaklarına anılarının.
Her şeyden önce
Bir iyilik yap kendine
Özgür bırak ruhunu. Gül bahçesi de sensin, bahçıvan da…

