YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nursel DURUEL..

Söyleşi: Gül PARLAK

Deneme: ŞAHİN TAŞ

Levent Karataş

Söyleşi: Bayram Sarı

2021 Dünya Öykü Günü Bildirisi

GÜLSER KUT-ARAT : 68 ve 78 KUŞAĞINDA AŞKA VE CİNSELLİĞE FEMİNİST BAKIŞ AÇILARI.

Öykü: Tayfun AK

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Şükrü ERBAŞ...

Öykü: Recep NAS

ŞİİR: NİHAT ZİYALAN - BALIKLAMA

Öykü: İlknur GÜNEYLİOĞLU - TÜRKİYE HARİKALAR DİYARINDA

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: YEKTA KOPAN...

Öykü: Ayten KAYA GÖRGÜN - KİMİNLE KONUŞTUĞUNU ANLADIM

M. Şehmus Güzel’den Ücretsiz E-kitap Uygulaması

Dilvin Yasa: Neden Ebeveynlerimizin Ölümlü Olduklarını Kabullenemiyoruz?

İlkay TUNA : MÜBADELE GERÇEĞİ ÇERÇEVESİNDE AREV ROMANI

DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nemika Tuğcu        

KÜÇEREKLER, EPİZODLAR, ANLAR: Levent KARATAŞ

ÖYKÜ: SENGIIN ERDENE (RAHİME SARIÇELİK ÇEVİRİSİYLE)

Öykü: Buket DÜZGEN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: YEKTA KOPAN...

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: YEKTA KOPAN...

Türkiye'de, yazmak isteyenler nedense hep yabancı edebiyatçıları örnek alıyor, onların deneyimleri üzerinden bir fikir geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda “Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum”  olarak bir eksikliği giderme çabası içine girdik. Değerli edebiyatçılarımızın katılımıyla kapsamlı bir bellek oluşturmaya çalışacağız. Yazar adaylarına yol gösterici olacağına inanarak… Bu haftaki konuğumuz kıymetli yazarımız Yekta KOPAN...

Harflerle tanıştığım günden beri anlamak ve anlatmak için yazdım. Ama bilinçli bir tercih olarak yazarlık kararını vermem ergenliğime denk düşer. On dört – on beş yaşlarımda, hayatımın merkezinde her zaman yazının olacağına karar vermiştim. Ankara’da yaşadığım o yıllarda hem yaşadığım şehirde hem de İstanbul’da çıkan dergilere şiirler, öyküler, denemeler yollardım. Sonra da aylarca yayınlanmasını beklerdim. Her ay başında, Kızılay’daki büyük kitapçılara gidip o dergileri alışımı, eve kadar beklemeden bir bankta oturup sayfaların arasında yazımı arayışımı çok net hatırlıyorum. Her yolladığım yazı yayınlanmıyordu elbette. Ama bir gün bile vazgeçmedim ya da umutsuzluğa kapılmadım. Yayınlanmayan yazıyı başka bir yere yollamaz, doğrudan çöpe atardım ve yeni bir yazıya otururdum. Her yeni yazı heyecanlı, kaygılı, meraklı bir bekleyiş sürecini beraberinde getirirdi. O sürecin sıkıntısını hissetmemenin tek yolu da daha çok çalışmak, daha çok okumaktı. Her zaman okurluğumun yazarlığımdan daha verimli olmasını önemsedim. Kitap okunan bir ailede büyüdüm. Özellikle dedemin ve ablamın okuma yolculuğuma katkısı büyüktür. Okul yıllarında kitaplardan konuşabildiğim bir arkadaşım oldu, bunun değeri ve katkısı tartışılmaz. Zaman içinde, kendimi buldukça çevremi de kitapseverlerden oluşturdum. Aslında bu planlanarak olan bir şey değil, siz neyseniz çevreniz de öyle oluşuyor sanırım. Ama bütün bu koşullar benim yazma eylemiyle daha derinlikli bir ilişki kurmamı da sağladı. Bir de hep öğrenci olmayı tercih ettim, öğrenecek çok şey olduğunu hiç aklımdan çıkarmadım.

Çalışma düzenim yıllar içinde hep farklılıklar gösterdi. Yaşınız, fiziksel koşullarınız, hayat yolculuğunuz belirliyor o düzeni. En azından ben de öyle oldu. Uzun yıllar geceleri çalışmayı tercih ettim ama sonra o da değişti. Belli dönemlerde belli takıntıları olabiliyor insanın; örneğin bir zamanlar durmadan kahve içerdim yazarken. Şimdi hiç aramıyorum. Aslında şöyle demek daha doğru olacak; çalışma düzenimi üzerinde çalıştığım metin belirler. Araştırma, ön okuma, not alma, taslak oluşturma, grafik çalışma, düzeltme süreçleri hep farklıdır. Aynı şekilde kurmaca bir metne çalışmakla örneğin bir gazete yazısına çalışmak da farklıdır. Yıllar içinde, her an her yerde çalışabilen biri oldum, özel beklentilerim yok. Zaten dedim ya, çalışma düzeni ile ilgili kararları yazının kendisi veriyor.

(Bu başlığın oluşturulmasında F. Hüsnü Dağlarca’nın “Yapıtlarımla Konuşmalarım”ı etkili olmuştur.)

Ne yalan söyleyeyim, kitaplarımdan biriyle sohbet etmek düşüncem hiç olmadı. Hatta kitaplaşmamış yazılarımla da… Ben her zaman o yazıların, öykülerin, romanların benden çıktıktan sonra okurlarla yaptıkları sohbetleri, onların zihninde buldukları karşılıkları önemsedim. Okurun zihnine güvendim. Yazarken de yayımlattıktan sonra da… Ama son zamanlarda “Sarmaşık” isimli öyküm üzerine çokça söyleşi yaptığım için onunla ilgili bir not düşebilirim buraya. Bu öykü kısa bir süre önce bir çizgi roman olarak yayımlandı. Söyleşilerde de en çok bu öyküdeki “baba-oğul” meselesi üstüne sorular soruldu. “Sarmaşık” 2008 yılında babamı kaybettikten sonra yazdığım bir öykü. O süreçte, yasımla yüzleşmemi sağlayan bir yazma sürecinin sonucu. Bu süreç, sadece baba-oğul meselesinin siyah-beyaz yönlerini değil, gri alanını da görmemi sağladı. Bu konuya hep bir iktidar alanı mücadelesi olarak bakarken, Sarmaşık’la birlikte konunun bütün uçlarına gitmeye ve eşit mesafede durmaya çalıştım. Yasın bütün evrelerini bu öykünün yazılışı sürecinde yaşadım. Kurmacanın dünyasını oluştururken kendime en çok baktığım az sayıdaki öyküden biridir “Sarmaşık”. Ama benim için önemli olan, kişisel yolculuğumun yansımalarını anlatmak değil, bu öyküyü okuyanların zihnindeki “baba-oğul” meselesinin yansımalarını duymaktır.