YAYFEN YAYINLARI ve ERDAL ÇAKICIOĞLU BULUŞMA

Söyleşi: Duygu TERİM

Eşyaların Ruhuna Dokunan Ressam: İmam Afsarian

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Asuman Kafaoğlu-Büke...

Yaşadığını Yazmak

çetele

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nedim GÜRSEL...

Söyleşi: Gül Parlak

ÖYKÜ: Recep NAS

Söyleşi: Adalet Temürtürkan

Ayşe Nilay Özkan : “SANA YALAN SÖYLEMİŞLER” DEN KALANLAR

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Remzi Karabulut...

Esra Sağlık: petrol ve papatya

Murat Cem Miman: TEKMİL FAVA

Buket DÜZGÜN-TAHTA ATLARI SÜRÜYOR ÇOCUKLUK

Levent Karataş-aşk tarifi

Gül Parlak, İclâl Nur ile “Kırlangıç Sabahı”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Zehra İPŞİROĞLU...

Öykü: Özcan Öztürk

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ÇİĞDEM SEZER...

Söyleşi: Gül PARLAK

Tuba Özkur Aksu ile Kurşuni Renkler Üzerine…

Öykü kitabı “Kurşuni Renkler” KeKeMe Yayınları’ndan çıkan Tuba Özkur Aksu, Ankaralı yazarların yakından tanıdığı, sevdiği bir isim. Fizik mühendisliğinin yanına yazar kimliğini başarıyla ekleyen Tuba Özkur Aksu’yla kısa süre önce çıkan kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sevgili Tuba, “Kurşuni Renkler” yeni çıktı. Öncelikle tebrik ediyorum. İlk kitabın bir romandı. Şimdi bir de öykü kitabın var artık. Henüz dumanı tüten heyecanını, hissettiklerini bizimle paylaşır mısın?

Önce inanamadım. Her kelimesini özenle seçtiğim iki yüz otuz bir sayfa karşımda derlenip toplanıp şekillenip neredeyse ete kemiğe bürünmüş olarak duruyordu. Kitabı elime aldığımda bebeğimi kucağıma almış gibi oldum. Bebekle kıyaslarsak biraz iletişim noksanlığı vardı tabii… Ama yine de bir an sanki bu kitap bana benziyor diye düşünmeden edemedim.

Kitapta, sıradan insanların sıra dışı öyküleriyle karşı karşıyayız. Görünenle görünmeyen iç içe. Bu büyülü öykülerin ortaya çıkışını, yazılış sürecini okurların merak edecektir. Biraz bahsedebilir misin?

Benim kafam çocukluktan beri böyle çalışır. İnsan kendinde farklı olanı pek ayrımsayamıyor. Çünkü ben böyle doğmuşum böyle görüyorum. Yanlışıyla doğrusuyla. Lise yıllarımda farklı espriler yapardım kimse gülmezdi mesela… Sonra sokak hayvanlarına külot giydirip sokakların kirlenmemesini planladım. Çoğunu şimdi unuttuğum tonlarca Zihni Sinir projelerim vardı. Her zaman haşerelerle yer değiştirirsek ne olurdu diye düşünüp onları öldürmekten çekindim. Düşünsene kocaman bir kara Fatma seni cılk diye eziyor.  Ben bir şeyleri başka bir şeylere benzetmeyi çok seviyorum. Mesela dut koyuna benzer, kar yağınca çamurla karışmış kar haşlanmış kestaneye benzer… Hatta insanları da birbirine çok benzetirim. Şöyle alıcı gözle etrafına baksan herkesin bir benzeri mutlaka var. Bir iş arkadaşım “Tuba, artık o şuna benziyor bu buna benziyor demekten vazgeç!” diyerek memnuniyetsizliğini belirtmişti. E böyle çiçek dürbününden dünyaya bakınca bu şekil yazıyorsun. Büyülü diye tanımlaman beni çok mutlu etti. Teşekkürler…

Sevgili Tuba, kitabında yer alan öykülerin adları da en az kitabın adı kadar okuyucuyu içine çeken, okumaya çağıran, davetkar adlar. “Olmaz Olmaz Deme Olmaz Olmaz, Bir Garip Hikaye, Heykel Adam” gibi öyküler adlarını nasıl buldu?

Lisedeki edebiyat öğretmenim kompozisyon yazdığımızda, koyduğumuz başlık güzel ve etkileyici değilse çok fazla not kırardı.

Üç sene aynı öğretmenle her hafta kompozisyon yazınca öykünün içeriğinden çok ismine odaklanıyorsun. Her şeyimi edebiyat öğretmenime borçluyum.

Öykülerinde, geçen zamanı, ayrılıkları ve hatta ölümü sihirli sözcüklerle fantastik bir dil kurarak dönüştürüp rahat okunur hale getirdiğini fark ettim. Sen ne dersin bu konuda?

Ben sevdiklerimi kaybetmekten çok korkarım. Yani obsesyon boyutunda. Bu korku istemsizce öykülerime yansıyor.

Kırmızı Sandalye isminde Çankaya Belediyesi’nin düzenlediği bir etkinlikte öykülerimi okuduktan sonra, izleyicilerden bir tanesi söz isteyip “Öykülerinizde neden hep ölüm teması var? Ölümden bu kadar korkmayın,” demişti. O zaman fark ettim ki bu tema öykülerimde fazlasıyla yer alıyor. Ben de bir anlamda kendime terapi uygulamış, bilinçaltımı boşaltmış oluyorum.

Bunu anlatma biçimime gelince yine kendimi ürkütmeden kıyısından köşesinden konuya bulaşmak.

Kitabında yer alan öykülerde, ilk bakışta göze çarpan iki unsur var. Karakterlerin içinde bulundukları durumda hissettikleri yalnızlık duygusu ve geçmişe duydukları özlem. Bu iki unsurun, mekâna, eşyaya sinmiş hali oldukça etkileyici. Bu etkiyi, yaratan nedir? İyi bir gözlem gücü olabilir mi? ya da?

Ben çok güzel bir çocukluk dönemi geçirdim. O günleri özlediğim doğrudur.

Yalnızlığa gelince, hepimiz için geçerli. Bir sancıyı iki kişi aynı anda çekebilir mi? Çekemez ancak hissedebilir.  Mesela benim kızım hasta oldu sancısını kendi çekti ben sadece üzülerek seyretmek zorunda kaldım. O halde yalnız doğduk yalnız öleceğiz. Biraz karamsar mı oldu ne?

İyi bir gözlemci olduğumu söyleyebilirim. (Ama senin kadar değil Gül’cüğüm)

Ya da kısmına gelince varoluşçuluk olabilir mi? Şu aralar varoluşculuğa taktım kafamı. Her ne kadar toplumsal olaylara karşı aşırı duyarlı olsam da bireyin yalnızlığından ya da bunalımlarından da bir o kadar etkileniyorum.

Sevgili Tuba, öykülerin dergilerde de yayınlandı. Kalemi işler halde tutmakta dergilerin önemli bir rolü var diye düşünüyorum. Bu konuda sen neler söylersin?

Tabii ben de katılıyorum sana bu konuda. Ancak bazı dergiler resmen kendi ekibini kurmuş, yeni yazarlara fırsat tanımıyor. Bu nedenle öykünü gönderip arkasından hiçbir cevap alamamak insanı incitiyor.

Kalemi işler tutmakta en önemli unsur bence atölyeler, dostlar ve değerli hocayı bulabilmek. Hocalarım ve dostlarım her aşamada benim yanımdaydı. Çok teşekkür ediyorum hepsine bu arada.

“Hani insan bazen biriyle aynı yere bakar, aynı şeyi görür ve konuşmadan göz göze gelir.” Bu satırlar, Çöp Ev adlı öykünden. Yazarla okurun göz göze gelmesi, anlatmak ve anlaşılmakla mümkündür dersek isabetli olur mu?

Olur tabii. Dur bakalım okuyucu ve ben göz göze gelebilecek miyiz? Bunu çok istiyorum. Bazı öykülerimde gizli anlatımlar var. Okuyucunun tepkisi ya da beğenisine göre anlaşılıp anlaşılmadığımı göreceğiz.
 

Öykü dilin hem naif ve ince hem de okuyucuya göz kırpan mizahla şekillenmiş. Tam kıvamında bir dil. Bu ölçüye ilişkin bize birkaç tarif verir misin?

İki ölçü espri, bir ölçü duygusallık ve bolca sevgi…

Şaka bir yana böyle düşünmene çok sevindim. Biliyorsun mizah içeren ürünler, genellikle edebiyatta eser muamelesi görmüyor. İnşallah ben de daha ilk kitapta bu değerlendirmelere maruz kalmam. Gerçi uysal yapıma rağmen bir o kadar da inatçıyım.

Ben bu yazı şeklini seviyorum. Böyle de devam etmek istiyorum. Duygusal bir insanım ve hayatın ağlayan yüzünü derinden hissedebiliyorum ancak insanın gülmeye layık olduğu kanısındayım. Ayrıca mizahla söylenen şeylerin daha vurgulu olacağını zannediyorum. Gülerek düşündürmek dediklerinden.

Öykülerini okuyanlar, ışık hızı, ses dalgası, akışkan molekül gibi fizik terimleriyle çokça karşılaşacaklar. Fizik bilgisi, öykücülüğüne bir yerden sızmış dersek hak verir misin?

Fizik Mühendisi olduğumdan olabilir mi? Mesela biraz önce bahsi geçen OLMAZ OLMAZ DEME OLMAZ OLMAZ öyküsündeki konu üniversite birinci sınıftan son sınıfa kadar başıma bela olan Mekanik dersinin içinden çıkıp şekillendi. Yani niye fizik okudum diye hep düşünürdüm de hiçbir cevap bulamazdım. İşte neden buymuş. Söylemek istediklerimi fizik aracılığıyla okuyucuya aktaracağım hiç aklıma gelmezdi. Fizik kuramsal bir bilim olduğu için elle tutulamayan düşüncelerin, anlatılmasına çok yardımcı oluyor. Bence felsefe, psikoloji, tarih ve mitolojinin yanı sıra matematik, fizik, kimya da edebiyatla yan yana yürüyor.

Sevgili Tuba, öykülerinin yolu açık olsun.

Çok teşekkürler Gül’cüğüm. Benim öykülerimin (yavrumun) elinden tutup okuyucuya biraz da olsa kendimi anlatabilmemi sağladığın için.