YAYFEN YAYINLARI ve ERDAL ÇAKICIOĞLU BULUŞMA

Söyleşi: Duygu TERİM

Eşyaların Ruhuna Dokunan Ressam: İmam Afsarian

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Asuman Kafaoğlu-Büke...

Yaşadığını Yazmak

çetele

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nedim GÜRSEL...

Söyleşi: Gül Parlak

ÖYKÜ: Recep NAS

Söyleşi: Adalet Temürtürkan

Ayşe Nilay Özkan : “SANA YALAN SÖYLEMİŞLER” DEN KALANLAR

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Remzi Karabulut...

Esra Sağlık: petrol ve papatya

Murat Cem Miman: TEKMİL FAVA

Buket DÜZGÜN-TAHTA ATLARI SÜRÜYOR ÇOCUKLUK

Levent Karataş-aşk tarifi

Gül Parlak, İclâl Nur ile “Kırlangıç Sabahı”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Zehra İPŞİROĞLU...

Öykü: Özcan Öztürk

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ÇİĞDEM SEZER...

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nursel DURUEL..

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK:

Türkiye'de, yazmak isteyenler nedense hep yabancı edebiyatçıları örnek alıyor, onların deneyimleri üzerinden bir fikir geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda “Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum”  olarak bir eksikliği giderme çabası içine girdik. Değerli edebiyatçılarımızın katılımıyla kapsamlı bir bellek oluşturmaya çalışacağız. Yazar adaylarına yol gösterici olacağına inanarak… Bu haftaki konuğumuz kıymetli yazarımız Nursel DURUEL...

Varlığını epeyce erken yaşlarda hissettiğim bir dürtü vardı içimde. Onun ne olduğunu kavrayabilecek, adını koyabilecek çağda değildim henüz. Anneme duyduğum taşkın sevgiyle, doğadaki canlı ve cansız varlıkların içimde uyandırdığı hayranlıkla, teşekkürle beslenip büyüyordu sanki.  Onun varlığını güçlü bir biçimde duyumsadığım anlarda ağlayacak gibi oluyordum. Acı, sevinç, merak… Hepsi iç içe. Çevremde gördüğüm her şeyi merak ediyordum:  İnsanları, türlü çeşit hayvanı, börtü böceği, dağları, taşları, bulutları, ağaçları, suları, her şeyi…  Kendimi de merak ediyordum. Annemin saçlarımı tararken  “iyi huylu kızım benim” diyerek kucakladığı çocukla yüzünü göremediğim içimdeki aynı çocuk muydu?  Büyüyünce nasıl biri olacaktım?  Sular seller gibi konuşabilecek miydim? İstediğim an görünmez olup bir odadan diğerine duvarı delmeden geçebilecek miydim? Haşhaş kozalaklarının içine sızıp kundaktaki bebekleri nasıl uyuttuğunu görebilecek miydim?  Kimseden izin almadan istediğim yere gidebilecek miydim? Ablalarım ikiz değildiler ama boyca ikiz gibiydiler, kendi aralarında konuşuyor, oynuyor eğlenebiliyorlardı. Benim neden ikiz kardeşim yoktu?   Kendi kendine aralıksız konuşan,  çevresinde gördüğü canlı cansız her şeyi merak eden, sorularla dolup taştığı halde sesi çıkmayan,  arada bir hırçınlaşan, evinden ailesinden ayrı düştüğünü hayal ederek gizli gizli ağlayan çocuk içimde kalmış ikizim miydi acaba? Hepsini olmasa da cevabını en çok merak ettiğim soruları büyüklere sorsam cevap alırdım belki ama soramıyordum. Hem nasıl sorulacağını bilemiyordum hem de büyüklerle böyle şeyler konuşulamaz sanıyordum. Asıl sebep ise çekingen bir çocuk olmamdı sanırım. Bir yanı sağlıklı, gürbüz, atak; bir yanı ürkek, çekingen…

Sevginin gürül gürül aktığı kalabalık bir aile ortamında büyüdüm. Annemle babamın benden söz ederken “iyi huylu, uslu bir çocuk ama fazlaca kırılgan” dediklerini anımsıyorum.  Bu yüzden geleceğim için endişe duyduklarını, ileride hayatın sıkıntılı, sorunlu yanlarıyla karşılaşırsam mücadele etmekte zorlanacağımı, fazla acı çekeceğimi söylüyorlardı. Bu tür açıklamalara kulak misafiri olmak ürkütüyordu beni ama aynı zamanda direnç tohumları serpiyordu yüreğime. Bazen dinlediğim masallardaki üstün güçlere sahip kişilerden biriyle özdeşlik kurarak meydan okuyordum geleceğe;   Bazen de masmavi gökyüzündeki beyaz bulut kümelerine karışıp kayarak gittiğim bir harikalar diyarı oluyordu gelecek. Öylesi ya da böylesi, iki durum da kabulümdü, yeter ki ailemden ayrı düşmeyeyim. Yalnız benim için değil, o dönemde sıkça anlatılan yaşanmış bazı olaylar yüzünden başka çocukların da en büyük endişelerinden biriydi sanırım evinden, ailesinden ayrı düşmek.

Babamın mesleği nedeniyle hareketli bir hayatımız vardı. Yaz aylarını babamın görev yeri olan kırsal yerleşimlerde geçiriyor, sonbaharda ikiye bölünüyorduk. Babam görev yerinde kalıyordu, annem ve biz çocuklar okul için en yakın kentte uygun fiyata bulunan kiralık bir eve taşınıyorduk. Hepimiz için zorlukları olan bir hayat biçimiydi bu ama değerini sonradan kavrayacağım kazanımları da vardı: Benim açımdan en önemli kazanım, nüfusun büyük çoğunluğunun köylerde yaşadığı o dönemdeki köy hayatını da, kent hayatını da birebir yaşayarak içeriden tanımak oldu. Babamın görev yeri değiştikçe farklı adetlerle, göreneklerle karşılaşıyorduk. Bugün çoğu kullanımda olmayan tarım ve mutfak araç gereçleriyle, bazıları artık antika sayılan ev ve giyim kuşam eşyasıyla; asıl önemlisi, dilin farklı renkleriyle, yerel söyleyiş özellikleriyle, unutulup giden sözcüklerle...

Yaz aylarında evimizde farklı bir atmosfer olurdu. Annemin İstanbul’da yaşayan kardeşleri,  başka yerlerdeki akrabaları genellikle yaz aylarında gelirlerdi bize. Onların gelişini dört gözle beklerdik.  Annem, dayım, teyzelerim güzel konuşan, anlatma yetenekleri yüksek insanlardı. Dile özen gösterme, başkalarının hakkına saygılı olma, kendi haklarını savunma gibi konularda hassas davranılması gerektiğini savunan insanlardı. Derin bir sevgiyle bağlı oldukları, daima özlemle andıkları hukukçu babalarından onlara geçen tek ve çok önemli mirastı bu.  Korunmasının, kollanmasının herkes için hayati bir öneme sahip olduğunu savunur, kendileri de öyle yaşamaya özen gösterirlerdi.

Annem, babam, teyzelerim, dayım sohbete daldıklarında, etraflarını sarmış olan biz çocuklar dinlemeye doyamaz, hiç susmasınlar isterdik. Anne tarafım İstanbul Türkçesiyle konuşurdu, babam doğup büyüdüğü göller yöresinin ağzıyla. Sohbet konularının yanı sıra söyleyiş özellikleri de etkiliyordu beni. Gece yatağa girdiğimde hiçbir zaman onlar gibi konuşamayacağımı düşünür hayıflanırdım. Bir yandan da kendimce sessiz denemeler yapardım: Yattığım odanın penceresinden görünen bir dağ vardı. Gün boyu ışığa göre renk değiştiren o dağı seyretmeye doyamıyordum. Hava karardıktan sonra görünmez oluyordu dağ.  Uyumadan önce onun belleğime yerleşmiş olan görüntüsüyle konuşmayı adet edinmiştim. Benim olduğum yerden nasıl göründüğünü, üzerindeki bulut kümelerinin ve onların gölgelerinin nasıl yer değiştirdiğini anlatıyordum ona. Kurduğum cümleleri, seçtiğim sözcükleri beğenmiyor, yeni baştan girişiyordum anlatmaya. Her seferinde daha başka sözcüklerle, daha farklı kurulmuş cümlelerle… Aslında kâğıt kalem kullanmadan yazma denemesi yapmaktı bu, yazıya geçirmeden yazmak… Dağla sessiz konuşmalar sürerken devreye diğer pencereden görünen kayalıklar, ağaçlar; kırlarda yürürken gördüğüm başka manzaralar, başka insanlar, başka hayat biçimleri girmeye başladı. Elbette yine sessiz ve kâğıtsız, kalemsiz…

Bu süreçte bir yandan da okumaya dalmıştım. Öyle düzenli tertipli okumalar değil, elime ne geçerse… Bulunduğumuz yere gazete bile düzenli gelmiyordu. Evde, yakın çevrede ne varsa onları okuyordum. Milli Eğitim Dünya Klasikleri dizisinden bazı kitaplarla masal kitapları, gazete gelmişse tefrika edilmekte olan romanın o günkü parçasıyla eskiden kalma bir dergi vb… Bu tür karmakarışık okumaların zararlı olduğu söylenir. Ben pek zararını görmedim. O karmaşanın içinde iyi olanı, nitelikli olanı kendi başıma keşfedebilme yetisi kazandırıyordu sanki bana bu düzensiz okumalar. Peki, altta hiç destek olmasa kendi başıma bulabilir miydim iyi ve güzel olanı? Bundan emin değilim. Görünmeyen, doğrudan müdahale etmeyen destek evdeki atmosferdi sanırım. Büyüklerin kendi aralarında konuşurlarken, hayatın çeşitli alanlarına ilişkin değerlendirmeler yaparken beğeni bağlamında ortaya koydukları farklı görüşlerin de büyük payı vardı mutlaka iyi ve güzel olana yönelmemde.  Söylediklerinin sözde kalmayıp davranışlarına sinmiş olmasının uyandırdığı güven duygusunun da.

Okumak iyiydi, güzeldi ama aklıma fena halde takılan bazı sorular vardı: Okuduklarımı yazan insanlar nasıl yazıyorlardı? Neler olup bitiyordu onların kafasında? Nasıl uyduruyorlardı onca şeyi? Bunu da kimseye soramadığım için kendi kafamda bir yazar tipi yaratmıştım.  Tolstoy’a benzeyen sakallı, yaşlı bir adamdı yazarım. Büyük olasılıkla kim olduğunu bilmeden böyle bir resmini görmüş olmalıyım Tolstoy’un. Kendimce bir günlük program düzeni oluşturmuştum. Şöyle işleyecekti programım:  Sabahları erkenden kalkacağım, yazarımın çalışma masasını düzenleyeceğim, kurşun kalemlerini açacağım, kâğıtlarını desteleyip düzgünce yerleştireceğim ama o beni hiç görmeyecek, kim olduğumu bilmeyecek. Yazarım masaya oturup tam çalışmaya başladığı anda gizlice beynine sızacağım; nasıl düşündüğünü, neler düşündüğünü, nasıl yazdığını anlamaya, yazdıklarını anında görmeye çalışacağım. Evet, bunları yapacağım ama yazarıma asla zarar vermeyeceğim, onun beyninde gördüklerimi kimseye anlatmayacağım. Kendime verdiğim bu söze daima sadık kalacağım. Aksi halde yazarıma ihanet etmiş olurum, onun sırlarını kendisinden izin almadan açıklamış olurum.  Kendisi istediği zaman yazdıklarını herkese gösterebilir zaten. İsterse nasıl yazdığını da anlatabilir.

Bulunduğumuz kırsal alanda arkadaşsız kaldığım, yalnızlıktan iyice bunaldığım ıssız yaz günlerinde can sıkıntısına karşı bir çeşit koruyucuydu sanki bu hayal, bir savunma yöntemi, nereye uzanacağını, neye yarayacağını bilemeyeceğim bir yöneliş… Okuduklarıma paralel olarak farklılaşıyor, yeni yüzlere bürünüyor, düşünmeye yöneltiyordu beni. Okuduklarımı onun aracılığıyla daha iyi kavrıyordum sanki.  Hayal dünyasıyla somut gerçeklik arasında çok kanallı akışı sağlayan bir köprü işlevi görmüş olmalı o hayal. Çocuklukta kurduğum hayallerin çoğu uçup gittiği halde onu tüm ayrıntılarıyla hatırlıyorum.

Yazmaya, daha doğrusu yazı denemeleri yapmaya lisede başladım. İyi birer okur olan, aynı zamanda yazmayı seven küçük bir arkadaş grubumuz vardı. Kimi şiirle uğraşıyordu, kimi deneme yazıyordu. Lider konumundaki arkadaşımız sonraki yıllarda Türk tiyatrosuna Zengin Mutfağı ve Asiye Nasıl Kurtulur Kurtulur?  gibi epik oyunlar kazandıracak olan Vasıf Öngören’di.  Yazılanları sıcağı sıcağına okuyor, tartışıyorduk. Ben de yazıyordum ama ortaya çıkarmıyordum. Yazıp bir kenara koyduklarımı, aradan uzun zamanlar geçtikten sonra okuduğumda öyküye yakın olduklarını gördüm ve öyküde karar kıldım.

Yazmaktan zevk aldığım için yazıyordum. Yazarken daha iyi düşünebildiğim için yazmak istiyordum. Kendimi, çevremi, hayatı yazarak daha iyi kavrayabileceğimi düşündüğüm için yazıyordum; başka beklentim yoktu.  Yazıyla ilişkim yıllarca böyle sürdü, yani yayımlamayı aklımdan hiç geçirmeden. Bu tutum 1970’li yılların sonuna doğru sarsıntı geçirmeye başladı; 1979’da delindi:

“Geyikler Annem ve Almanya” başlıklı öykümü Türk Dili Dergisi’ne göndermiş ve gönderdiğim anda pişman olmuştum. Kendi irademle gönderdiğim öyküyü makul bir açıklama yapmadan geri çekemeyeceğime göre en iyisi unutmaktı. Dikkatim tümüyle yapmakta olduğum radyo programlarına yönelik olduğundan unutmakta zorlanmamıştım.

Dört prodüktörün paylaştığı çalışma odamızda tek telefon vardı; çok sık çalan telefonu o sırada en yakında kim varsa açar,  aranan arkadaşa uzatırdı ahizeyi;  o tarihlerde şimdiki gibi kolay değildi telefon bağlantısı kurmak. Bir yeri, bir kişiyi aramak için uzun süre çevir sesi beklemek gerekirdi. İş yetiştirme kaygısıyla koşturup durduğum günlerden birinde telefonu açan arkadaş ahizeyi “Ankara’dan aranıyorsun” diyerek bana uzattığında biraz gerildiğimi hatırlıyorum.  Yayın için Ankara’ya gönderilen programlar akla gelmeyecek nedenlerle denetime takılıyordu bazen. Herkes huzursuzdu, tekinsiz zamanlardı çünkü. Telefonun öbür ucundaki kişi yumuşacık bir ses tonu ve son derece nazik bir üslupla konuşmaya başlayınca şaşırıp kaldım:

“Merhaba Nursel Hanım, Ben Fakir Baykurt, Türk Dili Dergisi’nin yayın kurulundayım.  Sizi kutluyorum. Öykünüzü çok beğendik, hemen basıyoruz; derginin bu sayısını (Eylül 1979 ) alınca görürsünüz zaten”.

Heyecanlanmıştım, teşekkür etmek dışında ne diyeceğimi bilemedim,  tutulup kaldım. Fakir Baykurt’un okuruydum elbette. Pek çok yazar programlarıma konuk olduğu halde onunla yan yana gelme olanağı bulamamıştım.  O sırada Türk Dili Dergisi’nin yayın kurulunda olduğunu da bilmiyordum.  Bu telefon konuşmasından kısa bir süre sonra Almanya’ya gittiğini duydum. Ülkesinden ayrılmak zorunda kalan, daha doğrusu maruz kaldığı ağır baskılar yüzünden başka çaresi kalmayan bu değerli yazarımıza gerektiği gibi teşekkür edememiş olmak, onunla bir kez olsun program yapma olanağı yakalayamamış olmak ukde olarak kaldı içimde.

1980’de ülkemizdeki ödüllere bir yenisi eklenmişti:  Akademi Kitabevi Ödülleri. Farklı alanlarda verilmek üzere kurulmuş olan bu ödüle şiir ve öykü dallarında katılmak isteyenlerden basılı kitap değil, dosya isteniyordu. Amaç, dönemin zor koşulları nedeniyle kabuğuna çekilme eğiliminde olan  yayın hayatını canlandırmak, edebiyata yeni yazarlar, yeni kitaplar kazandırmaktı.  Benim elimde hazıra yakın bir öykü dosyası vardı zaten, onu gözden geçirip yolladım. Yayımlanan ilk öykümün adını taşıyan o dosya, öykü dalında birinci seçildi. 1982’de Adam Yayınları tarafından kitap olarak basıldı, 1983’te Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer görüldü.  İkinci öykü kitabım Yazılı Kaya, on yıl sonra çıktı.  O kitaptaki “Burgaç” başlıklı öykü de Yunus Nadi Ödülleri yayımlanmamış öykü dalında ödül almıştı.

 

Yeterli ışık varsa her yerde, her zaman, her koşulda okurum. Geçmişte ağaç tepesinde okumuşluğum da vardır; eşimle (Üstün Duruel) birlikte gittiğim eski Spor Sergi Sarayı’ndaki (Şimdi Lütfü Kırdar Kongre Merkezi ) basket maçlarında da… Kara, hava, deniz her türlü yolculukta, kuyrukta sıra beklenmesi gereken her yerde şartların elverdiği ölçüde okurum. Her kitap ya da her türlü yazılı malzeme her yerde her koşulda okunamaz kuşkusuz. Bu yalnız içerikle ilgili bir mesele değil, İçeriğin yanı sıra, belki ondan da önce, kitabın ya da yazılı, basılı malzeme her ne ise onun fiziksel yapısının da taşınmaya uygun alması gerekir. Eni, boyu, ağırlığı taşımaya uygun olmayan kallavi bir kitapla, bir klasörle vb. uçağa binmeyi yahut onu kısa süreli bir tatilde yanında bulundurmayı kimse istemez herhalde. Zorunlu hallerde başka çareler düşünmek gerekir.

Okumaya ilişkin anı dağarcığım epeyce yüklü, bu yüzden fazla girmemeye çalışacağım o konuya. Okumak da yazmak da insanın kişisel alanlarına ilişkin sıralamanın başlarında yer alır bence. Dolayısıyla hem okurken hem yazarken yalnız olmayı tercih ederim. Yalnız ve mümkünse kendi ortamımda… Ancak her zaman mümkün değildir bu. Evimizde bile okuma alışkanlıklarımızla taban tabana zıt durumlar çıkabilir ortaya. Mesela uzun süreliğine gelmiş yatılı misafirleriniz varsa ve bir yandan onların rahatını sağlamak için düzenleme yaparken bir yandan da yetiştirmek zorunda olduğunuz bir iş için okumanız gerekiyorsa ne yapacaksınız?  Geçmişte bizim evde böyle durumlar sıkça yaşandığından gece yarısından sonra mutfak tezgâhında ya da tuvalette, kapalı klozet kapağı üstünde oturup okuduğum zamanlar az değildir.

Evdeysem ve yalnızsam, okumaya daldığım zaman beni gören, duyan biri olursa deli olduğumu  zannedebilir. İyice daldığımda satırların arkasındaki yazar sanki yanımdaymış gibi sesli tepki vermeye, konuşmaya başlarım çünkü.  Bu yüzden topluluk içinde (trende, vapurda, kafede vb.) okuyacaksam fazla dalmamaya çalışırım. Okurken elimde yumuşak uçlu bir kurşun kalem olmazsa rahat edemem. Satır altı çizmek,  tekrar bakmak istediğim yerleri işaretlemek için olmazsa olmaz kapsamına giren ihtiyaçlardan biridir benim için kurşun kalem. O kalem aynı zamanda farklı amaçlı okumalar sonucu oluşmuş bir deformasyon yüzünden elimdedir: Yazının içeriği ne olursa olsun- edebiyat içi veya dışı- yazılı olan neye baksam, eğer yazım hatası varsa düzeltmeden edemem. Düzeltmezsem içim rahat etmez çünkü. Yakınlarımdan sıkça uyarı aldığım halde vazgeçemediğim bir alışkanlıktır bu. Aslında onlar da benden pek farklı değildirler ama çok gerekli değilse zaman kaybettiğimi düşündükleri için endişe duyarlar benim adıma. Öte yandan şaka yollu tehditlerin, takılmaların bahanesidir kalem:  Herhangi bir nedenle onların da dinlemesini istediğim bir yazı okuyacaksam, daha okumaya başlamadan gelir uyarı: Kalemi bırak!..

Kalemlerin yeri ayrıdır bende, özellikle kızımın farklı zamanlarda, çeşitli bahanelerle hediye ettiği kurşun kalemlerin.  Kitap ayraçlarının yeri de öyle. Okurken kalem elimden düşmez, ayraç ise çoğu kez çiçek muamelesi görür. Onları estetik birer nesne olarak severim ama nadiren kullanırım. Okurken kaldığım yeri ya da önemli bulduğum bir cümleyi, bir paragrafı aradan çok uzun zaman geçmiş olsa bile kendim bulmak isterim. Dikdörtgen bir cam kavanozda biriken ayraçları zaman zaman gözden geçirmek hoşuma gider. İçlerinden çıktıkları kitaplarla ilgili anı tazelemektir onlara bakmak.

Evdeki okumalar kalın çizgileriyle böyle. İş hayatı söz konusu olduğunda durum daha farklı, her şeyden önce çalıştığı yerin koşullarına adapte olması gerekiyor kişinin.  Bu açıdan şanslı sayılırım,   temelinde okuma-yazma olan işlerde çalıştım hep.  İçlerinde en uzun süreni TRT İstanbul Radyosu Kültür Yayınları Şubesi’ndeki Prodüktörlüğümdür. Böyle ortamlarda sizinkiyle çalışma arkadaşlarınızın ihtiyacı kendiliğinden çakışıyor zaten. Gerektiğinde herkesin kendi içine çekilmesi, okuması yazması mümkün olabiliyor. İhtiyaç duyduğunuzda fikir alabileceğiniz, yardımını isteyebileceğiniz kişilerle aynı ortamı paylaşmak, işinize dört elle sarılmanızı, işi yalnız iş olarak değil, seçilmiş hayat biçimi olarak kabul etmenizi sağlıyor; elinizden gelenin en iyisini yapmak için uğraşıyorsunuz.  Herkesin sevdiği işi yapabilmesini sağlayacak düzenlemeler olsa, buna olanak verilse her açıdan daha farklı bir toplum olurduk kuşkusuz.

Farklı koşullara uyum sağlayabilen,  kendisine ve çevresine fazla sorun çıkarmayan bir okur sayabilirim kendimi ama iş yazmaya gelince durum değişir. Kahvede, lokalde, çay bahçesinde vb. yazabilenlere her zaman gıpta ettim.  Ne yazık ki öyle biri değilim. Yazarken mutlaka yalnız olmak isterim. Gün içinde yalnızlığı, sessizliği sağlamak pek kolay olmadığından genellikle gece geç saatlerde otururum yazı masasına; herkes yattıktan el ayak çekildikten sonra. İlk yazı denemelerini yaptığım lise günlerinden beri süregelen bir alışkanlık bu.  TRT’de prodüktör olarak çalıştığım yıllarda da programlarımı geceleri evde ince uçlu kalemlerle yazar, sabah daktiloda en az 3 nüsha olmak üzere temize çekerdim. Daha fazla kopyaya ihtiyaç varsa en baştan ona göre karbon kağıdı kullanmak gerekirdi. Prodüksiyon ve diğer işler gün içinde yapılırdı.

Çalıştığım diğer işyerlerinden birinde masamın arkadaşlarla paylaşılan bir odada değil,  iyi izole edilmiş balkonda olmasını tercih etmiştim. Önce yadırganan bu durum sonra başkalarına da çekici gelmeye başlamıştı.

Çok sayıda kişiyle kimi kez büyük, kimi kez küçük mekânları paylaşarak çalıştığım da oldu. İşin niteliği gönlünüze ve kafanıza göreyse; yaptığınız işten zevk alıyor, arkadaşlarınızla iyi anlaşıyorsanız  mekânın fiziksel özellikleri silinip gidiyor. Yaptığınız iş ve dostluklar kalıyor geriye. Çalışma hayatının önemli bir bölümünü benim gibi 20. Yüzyılda geçirmiş olanlar için daktilo vazgeçilemez bir araçtı. Bilgisayar çıktıktan sonra f klavyeli iki daktilomu,  kopya için kullandığımız karbon kağıtları, daktilo şeritlerini uygun bir yere kaldırdım. Onlarla birlikte dolmakalemlerden bazılarını, divitleri, mürekkep hokkalarını, papye denen (Fransızcadan alınan bir sözcük bu)  uçuk pembe ya da açık sarı kurutma kağıtlarını da…

Uzunca bir zamandır kurşun kalem, tükenmez kalem, A-4 Beyaz kâğıt, bulabilirsem aynı boyutta saman kâğıt gibi yazı gereçlerinin yanı sıra bilgisayar ve onun uzantıları var hayatımda. Doğal olarak bilgisayarda da F klavyeyi tercih ediyorum. Çeşitleri sürekli artan kırtasiye ürünlerini çok severim ama yeterince iyi değerlendiremem. Öyle olduğu halde her sonbaharda okullar açılırken çocuklarla birlikte ben de okula başlayacakmışım gibi kırtasiye alma hevesine kapılırım.

Türü ne olursa olsun, yazılacak metin zihinde ayrıntılı olarak kurulmuş olsa bile yazıya geçirildiği sırada az ya da çok değişime uğrar. Yazma sürecinin kimi sürprizleri olmasa ‘yazmak’ denen eylem hep aynı çekicilikte mi olurdu, bilmiyorum. Gündelik yaşamın rutin yazılarında değil de yaratıcılığı harekete geçiren sanatsal, bilimsel çalışmalara ilişkin yazma süreçlerinde bazen yazmakta olan kişinin kendisine de sürpriz olan, kontrolü dışında yaşanan durumlar ortaya çıkabiliyor. Okuduğumuz metnin türü ne olursa olsun, onun niteliğini belirleyen ve iyi bir okurun fark etmekte zorlanmayacağı bilgi, birikim, zevk gibi etmenlere, daha derinlerden gelen, yazarının da öngörmediği başka etmenler katılabiliyor çünkü. Örneğin, “Geyikler Annem ve Almanya” başlıklı öyküyü gece yarısından sonra yazmış, öyküdeki küçük kızın yaşadığı sorunlar üzerine düşünürken fazlaca gerildiğim için salim kafayla okumak üzere dolaba kaldırmıştım öyküyü.  Yayımlandıktan sonra o öykü hakkındaki ilk değerlendirmelerden birine Profesör Mehmet Kaplan’ın Hikâye Tahlilleri kitabında rastlamıştım.  Jung’a atıfta bulunarak arketiplerden, insanlığın ortak bilinçaltından bahsediyor ve geyiğin bir arketip olduğunu söylüyordu Prof. Kaplan.  Zaman içinde başka inceleme yazılarında da benzer saptamalar gördüm.  Esas söylemek istediğim şey şu: Yalnız okurlar değil, yazarların kendileri de yararlanıyor inceleme, değerlendirme yazılarından, eleştirilerden.  Bu konuda hem okur hem yazar olarak,  farklı kuşaklardan yerli yabancı, hayatta ya da ölmüş çok sayıda yazara, eleştirmene, düşün insanına teşekkür borcum var.

Yazarın ilk eleştirmeni kendisidir bence, daha doğrusu kendisi olmalıdır. Yetenek elbette önemlidir ama tek başına yetmez. Yazdığı metinle arasına mesafe koyamayan, ona dışarıdan bakmayı başaramayan kişi başkalarının yaptığı eleştiriyi de yerli yerine oturtamıyor, dolayısıyla yararlanamıyor eleştiriden. Üzücü bir durum bu elbette.

Yazarken kendimle sık sık çatışmaya girerim. Bu yüzden gereğinden fazla zaman kaybettiğim olur. Zaman kaybı iyi bir şey değil kuşkusuz, ancak zevkli bir yanı olduğu da inkâr edilemez. Belki de içinde çeşitli karşıtlıklar barındırdığı için çekici geliyor bana yazma süreçleri. Evet, tek süreç değil, her yazarın çalışma tarzına göre biçimlenecek, son nokta konuncaya kadar sürecek olan uzun ve tek süreç içinde yer alan çeşitli süreçler… Yazılmakta olan metnin türüne, yapısına, yazarının yaklaşımına göre farklılık gösteren süreçler.

Başlangıç noktası her yazarda farklı olduğu gibi aynı yazarın farklı zamanlardaki yazma deneyimlerinde de fark olabilir. Benim için başlangıç noktası çok önemlidir. Daha doğrusu beni yazmaya iten çekirdek, tohum önemlidir. Bu bir imge de olabilir, bir düşünce ya da gözlem de.  Kimi kez gündelik yaşamın içinde kendiliğindenmiş gibi oluşur o tohum, kimi kez şiirden; edebiyatın başka türlerinden,  başka sanatlardan gelir. Doğadan, farklı bilim dallarındaki çalışmalardan, buluşlardan da… Zihin açıcı sağlam bir metin okumak, hangi sanat dalı olursa olsun özgün bir yapıtla karşılaşmak heyecanlandırır beni. Uzun süre onunla soluk alıp veririm, ama onun etkisiyle sıcağı sıcağına kaleme sarılmam. Aksi halde onu tüm varlığımla algılama olanağını zedelemiş olurum.

Güçlü bir sanat eserinden gelen etki,  kimi kez farkında olmadığımız bir ortaklığın işaretidir ve yazarın kendisini daha iyi tanımasına olanak sağlar ya da farkında olmadığı bir yönünü ortaya çıkarır. Bu tür karşılaşmaların yarattığı sonuçlar her yazarda farklı olabilir. Kimilerinde taklitçi duruma düşme endişesi nedeniyle engelleyici bir etki yaratır. Kimilerini ise daha atak olmaya yöneltir. Kısaca yazarın kendisiyle ilişkisine, birikimine, yeteneğine, sahip olduğu etik ve estetik değerlere göre değişkenlik gösteren bir durumdur bu.

Her insanın kendisi hakkında bir fikri vardır. Kimileri çok iddialıdır bu konuda. Kendilerini çok iyi tanıdıklarından emindirler. Beklenmedik durumlarda,  anlarda nasıl tepki vereceklerini önceden biliyorlardır sanki. Genellikle önceki deneyimlerimizi gözden geçirerek cevap vermeye çalışırız. Gelmek istediğim nokta şu: Yazarlığım hakkında açıklama yapmam istendiğinde ilk kez soruluyormuş gibi tutukluk yaşıyorum. Ya da bir ezberi tekrarlıyormuş gibi yabancılaşıyorum kendime. Oysa farklı kuşaklardan pek çok yazara, şaire, eleştirmene, çevirmene ben de benzer sorular sordum yıllarca.  Sular seller gibi cevap verenlere gıpta ettim,  konuşmaktan rahatsızlık duyanları, tutuk davrananları ise türdeş olduğumuz varsayımıyla rahatlatmaya çalıştım.  İnsan yaşı ilerledikçe kendisinden, yapıp ettiklerinden, sevdiği, sevmediği şeylerden söz ederken biraz daha az rahatsızlık duyuyor galiba. Sorularınızı cevaplarken bunu fark ettim.

Dönelim asıl konumuza: Özgün sanat eserleri tek ve biriciktirler. İnsanın ihtiyaçlarından, yaratıcı doğasından kök alarak doğan sanatlar, zaman içinde çeşitli aşamalardan geçerek,  değişerek, farklılaşarak kimi kez eksilerek, çoğu kez artarak, uzanıyor uzak geçmişlerden günümüze. Bazıları unutulup gidiyor, yerlerini yeni ihtiyaçların yarattığı başka sanatlar alıyor, Her birinin varlık nedeni, yapısı, yolculuğu farklı, ama kaynağı ve itici güç aynı: İnsanın yaratıcı doğası, sonu gelmez arayışları. .  İnsan yaşadığı çevreyi değiştirirken kendisi de değişiyor. Bu sarmal geçmişten geleceğe doğru uzanıp gidiyor. Bir söz sanatı olan edebiyatın yazılı hale gelmesi, içinde farklı türler barındırması, günümüzde tekrar söze ve işarete doğru kayması vb...  Bütün sanat dalları gelişiyorlar, zaman içinde değişerek gelişerek aynı amaçta buluşuyorlar.

Okuduğum kitapları konuşmak, paylaşmak oldum olası hoşuma gider. Kitap armağan etmek de hoşuma gider, ama okuduğum kitabı kimseye veremez yenisini alıp armağan ederim. Okuduğum kitaba, elimdeki nüshaya bağlanırım çünkü. Sebebi çok açık: Sayfa kenarlarına alınan notlar, işaretler… Onları bir başkasının görecek olması tedirgin eder beni. Böyle söyleyince saklanması gereken bir şeyler varmış sanılıyor. Hayır, okumak özellikle de yazmak insanın en özel alanıdır bence.                                           

Her okuma, her yazma kendine özgü koşulları ve uzantıları olan birer serüvendir ama ortak yanları da vardır.  Edindiğimiz bazı alışkanlıklar,  serüvenin başat özellikleri kişinin yaşına, bulunduğu ortama, zamana göre değişiyor. Okumaya ilişkin en eski anılara daldığımda kendimi kırsal alanlarda geçen uzun yaz günlerinde buluyorum. Şu anda da öyle oldu. Evin alt katındaki serin odanın derin pencere girintisi benim okuma mekânımdı. Aynı zamanda oyun yerim. Okuduğum kitapların birbirlerine hiç benzemeyen kahramanlarını hayalimde canlandırarak oraya davet ediyordum. Başlarından geçen olaylar, yaşadıkları yerler, zamanlar büyük bir merak uyandırıyordu bende. Merak arttıkça okuduğum kitaplar çeşitlendi, farklı okuma kanalları açılmaya başladı.

Okumak ve yazmak iki ayrı eylem olmakla birlikte aralarında güçlü bağlar var. Okumadan yazar olunmuyor.

(Bu başlığın oluşturulmasında F. Hüsnü Dağlarca’nın “Yapıtlarımla Konuşmalarım”ı etkili olmuştur.)

Kendi yazdıklarımla olduğundan daha sık başka edebiyatçıların yazdıklarıyla, en çok da öyküleriyle konuşan biriyim. Bu hem kişisel bir tercih hem işimin önemli bir parçası olduğu için yıllarca başka yazarların öyküleriyle ya da o öykülerden dolayı yazarlarıyla konuşma olanağı buldum.  Bu konuşmalar çoğu kez radyoda, bir süre televizyonda, arada bir basılı yayın organlarında gerçekleştiği için okurlarla öyküler aracılığıyla birlikte olduk. Ayrıca seçici kurul üyeleri arasında bulunduğum bazı öykü ödüllerinde adayların gönderdiği kitapları okurken öykülerle iç konuşma halinde süren değerlendirme çabaları, jüri toplantılarında diğer üyelerle ortak karara varıncaya kadar çoklu konuşmalar halinde sürüyor.

Öykülerimle genellikle yazılmakta oldukları sırada cebelleşerek konuştuğum için doğumları, benden kurtulmaları pek kolay olmadı; ama doğduktan sonra alıp başlarını gittiler. Haklarında yazılanlar yüklüce bir dosya oluşturduğu, bazı liselerde etkinlik konusu,  bazı üniversitelerin ilgili bölümlerinde tez konusu olduğu için ülkemizdeki okurlarıyla ilişkileri hakkında bilgilendirilmiş oluyorum.  Çevrildikleri dillerde (Makedonca, Almanca, İngilizce, Fransızca, Yunanca, Arapça, Japonca) nasıl bir serüvenleri olduğu hakkında bildiklerim ise doğal olarak daha sınırlı. Yayımlanma tarihlerinden bu yana benimle yapılan söyleşilerde öykülere ilişkin sorulara elimden geldiğince ayrıntılı cevaplar vermeye çalıştım. Emek verdiğim diğer alanlardan biyografi türündeki kitaplar ve onlarla ilintili derlemeler ise ilgili çevreler dışındaki okurlara yeterince ulaşmadı.  Hazırladığım antolojilerin okurlara ilişkisi ise çok daha canlı, hareketli. Bana ayırdığınız yeri izninizle bu kitaplarla konuşarak değerlendirmek istiyorum:

Biyografiler:

Cemal Süreya- Şairin Hayatı Şiire Dahil,

İki yazarlı bir kitapsın sen, hayata en verimli çağında veda eden arkadaşım Feyza Perinçek’le birlikte yazdık seni. Asıl yazarının ise hayat ve hayatı şiire dahil olan şair olduğunu söylemek gerekir. Feyza’yla birlikte o hayatın ilmeklerini birbirine ulamak için kılı kırk yararak beş yıl süren titiz bir çalışma sonucunda ortaya çıkardık seni. Yazmaya nasıl karar verdiğimiz, nasıl çalıştığımız, nasıl bir yöntem izlediğimiz önsözde ana çizgileriyle belirtildiği için sözü fazla uzatmak istemiyorum. İlk baskın 1995’de Kaynak Yayınları tarafından yapıldı, daha sonra Can Yayınları’na geçtin;  C.Süreya’nın yeni baskıları yapılan şiir kitaplarıyla birlikte orada devam ediyor yolculuğun. Şunları da eklemek zorundayım: Özgün, güvenilir bir biyografi olduğun defalarca söylendi.  Sadece dipnotlarına bakanlar bile görüyor bunu.  Değerli yazar Selim İleri’nin kaleme aldığı kısa ve öz arka kapak yazısını Feyza da görsün ve benim gibi gönensin isterdim.  Ancak, yayımlandığın tarihten bu yana senin nasıl talan edildiğini görmediği için memnun oluyorum onun adına.  Evet, alıntı değil, talan…Bizim onca emek vererek yazdığımız sayfalarını, dipnot verme namusuna sahip olmadıkları için kendi düzeylerine indirerek kullananlar;  bizim yaklaşımımızla taban tabana zıt bir tutumla,  popülerlik peşinde koşan zevksizler tarafından talan edildin. Bu tür talanların tek kurbanı sen değilsin, Ne yazık ki bir çeşit salgın haline gelmiş bu ilkesizlik, zevksizlik.

Muzaffer Aksoy / Bilime Adanmış Bir Ömür

2005’te Türkiye Bilimler Akademisi Yayınları arasında çıkan bir kitapsın. Akademinin onur üyeleri için yazılmasını kararlaştırdığı kitaplardan biri olarak yayımlandın.  Bilim insanlarına duyduğum saygının, teşekkürün içten bir ifadesi olarak yazmaya çalıştım seni. Çalışmalarına çok şey borçlu olduğumuz bilim insanlarına, dolayısıyla bilim alanına ilgiyi artırma umudu oldu ben motive eden. Sanat ve bilim insanlığın gelişmesinde büyük payları olan ikiz kardeştirler. Arama, bulma, keşfetme ve hepsinin temelinde duran, insanı harekete geçiren merak duygusu…  Hepsi çok önemli ama bu kadar değil, insanlara, başka canlılara, doğaya  yararlı olma isteği de katılıyor arayıştaki itici güçlere. Prof. Dr Muzaffer Aksoy, Akdeniz Anemisini bulan, işçi sağlığı konusunda ısrarlı çalışmalar yapan bir üniversite hocasıydı. Son derece sade bir yaşamı vardı, Hematoloji alanında uluslararası üne sahipti. Seni, yani bilime adanmış bir ömrü yazmak için çalışmaya başladığımda kendisi hayatta değildi.

 Nimet Özgüç- Tahsin Özgüç / Cumhuriyetin Çocukları, Arkeolojinin Büyükleri

2011’de sen de Türkiye Bilimler Akademisi Yayınları arasında çıktın. Türkiye’de yetişen ilk arkeologlar kuşağından Nimet ve Tahsin Özgüç çiftinin uzun, verimli hayatlarını yazmaya hazırlandığım sırada Prof. Tahsin Özgüç’ün hastalandığı haberi geldi,  bir süre sonra da ölüm haberi. Özgüç çifti de Muzaffer Aksoy gibi Türkiye Bilimler Akademisinin onur üyeleri arasındaydılar. Başlamadan  sonlanmış görünen bir çalışmaydın sen. Aylar sonra Prof.  Nimet Özgüç’ün bana telefon edip kitap projesinin gerçekleşmesini istediğini, kendisinin yardımcı olacağını söylemesi üzerine yeniden canlandın. Yazılman uzun bir zaman aldı. Gerek seni, gerek senden önceki Cemal Süreya ve Muzaffer Aksoy biyografilerini yazmış olmak, beni gönendirdi, onur verdi; aynı zamanda bir eksiklik duygusu yarattı.  Aynı hayatlar tekrar tekrar yazılsa eksikler giderilebilir mi acaba?

Kendileriyle konuşmamı bekleyen iki büyük, iki küçük antoloji, bir derleme kitap ve bir kitapçık var  sırada, ama hepsiyle konuşmayacağım.  O kadar konuşma sığmaz çünkü buraya. Yalnız  İnsanlar İçinde Bir İnsan/  Sait Faik Hikâye Armağanı Antolojisi  ve  Genç Olmak başlıklı iki ciltlik antolojiyle konuşsam  bile yetmez yer.  En iyisi okurları antolojilerle baş başa bırakmak