YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nursel DURUEL..

Söyleşi: Gül PARLAK

Deneme: ŞAHİN TAŞ

Levent Karataş

Söyleşi: Bayram Sarı

2021 Dünya Öykü Günü Bildirisi

GÜLSER KUT-ARAT : 68 ve 78 KUŞAĞINDA AŞKA VE CİNSELLİĞE FEMİNİST BAKIŞ AÇILARI.

Öykü: Tayfun AK

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Şükrü ERBAŞ...

Öykü: Recep NAS

ŞİİR: NİHAT ZİYALAN - BALIKLAMA

Öykü: İlknur GÜNEYLİOĞLU - TÜRKİYE HARİKALAR DİYARINDA

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: YEKTA KOPAN...

Öykü: Ayten KAYA GÖRGÜN - KİMİNLE KONUŞTUĞUNU ANLADIM

M. Şehmus Güzel’den Ücretsiz E-kitap Uygulaması

Dilvin Yasa: Neden Ebeveynlerimizin Ölümlü Olduklarını Kabullenemiyoruz?

İlkay TUNA : MÜBADELE GERÇEĞİ ÇERÇEVESİNDE AREV ROMANI

DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nemika Tuğcu        

KÜÇEREKLER, EPİZODLAR, ANLAR: Levent KARATAŞ

ÖYKÜ: SENGIIN ERDENE (RAHİME SARIÇELİK ÇEVİRİSİYLE)

Öykü: Buket DÜZGEN

Öykü: Recep NAS

ŞİŞLİK

Parmaklarında başlayan bir şişlik, diz kapağına gelmiş dayanmıştı. Son iki gündür verdiği ağrı da cabası… Davul gibi, derler ya o türden bir şişlik, enikonu yatağa bağlamıştı. Ağrısını, acısını reklâm edip gezen şamatacılardan olmamıştı hiçbir zaman. Ama bu da dayanılır gibi değildi hani. Sağına dönüyor; olmuyor, soluna dönüyor; olmuyor… En sonu oturumuna gelmiş, bacaklarını iki yana ayırıp oturmuştu. Böyle daha mı rahat etmişti ne? İlaçların da bir faydası yoktu. “Eee n’olucak, hastane doktorları bakarlar mı insana. Paran olacak ki, gideceksin özel doktora da, şöyle rahat rahat anlatacaksın derdini; bi güzel muayene edecek seni…”

“Evet, sıradaki…”

Ikına sıkıla girmişti doktorun yanına. Doktor, önündeki kâğıt yığınından başını kaldırmadan, bildik soruyu yöneltmiş, ağzını açıp da şöyle rahat rahat bir derdini anlatmasına fırsat vermeden, “Aç bacağını da bi bakalım,” deyivermişti. İğrendiği bir yemeğin kokusu burnuna vurmuş gibi, kafasını hafiften bacağına doğru çevirmiş, tepeden bir bakışla bacağa şöyle bir göz atıp, hemşireye fısıltılı bir sesle anlayamadığı bir şeyler söylemiş, o da eline bir kâğıt parçası uzatmıştı,”

“Bu ilaçları kullan geçer, teyze,”

Kaç gündür kullanıyordu işte. Şişliğin inmeye hiç niyeti yoktu. Doktordan bu yana daha da mı artmıştı ne! Şişlik neyse ne de, ağrı vermese bir de! Hiç mi kalkamayacaktı yoksa yataktan! Yok, canım, geçerdi heral. Birkaç gün daha kullansındı ilaçları bakalım. Ya geçmezse? Ne yer ne içerlerdi sonra? Az buçuk damlayıp duruyordu oysa. Zamanında ödemiyorlardı, yeterli değildi, ama hiç değilse bir güvenceydi. Daha yaz yeni başlıyordu. Güzün başına dek sürerdi; çapasıydı, ot alımıydı, hasatıydı… Ne de aksi zamanda çıktı şu hastalık zıkkımı. Tam da tarlada, tapanda işin kaynadığı bir zamanda, olacak şey miydi bu!

Kaç gündür yük de çıkmıyordu. Akşama dek evde siflenip duruyordu Ali de. Bi atın kıçına bakıp duruyordu. Bin yılın başı komşudan, eşten dosttan, akrabadan bir iş çıkacak da üç kuruşa taşıyacak. Eline geçenin yarısı da sigarasına…    Gitse, başka iş baksaydı ya… Ona da laf söylenmezdi ki. Babası öldüğünden beri burnundan kıl aldırmaz olmuştu. Varsa kuşları, yoksa kuşları… Az mı yem yerlerdi!? Bir kilo buğday olmuş şu fiyat. Sonra atın yemiydi, samanıydı… Mübarek araba değildi ki, iş olmadığında koy, bir köşede dursun. Çalışmasa da yiyecekti o yemi, samanı. Allahtan büyük kız gidiyordu tarlaya da, onun getirdiklerini yiyip içiyorlardı. Kız evladı başka oluyordu… Yoo, Ali’sine de kıyamazdı; onun yeri ayrıydı. Kocası ölünce evin direği olmuştu. Kimi vardı ki Ali’sinden başka. Ele âleme evimin erkeği diye göğsünü gere gere göstereceği, gölgesine sığınacağı, karanlıklar içinde bir ışık aradığında gözlerinin parıltısına sığınacağı bir Ali’si vardı. Ketumdu, ağzından kerpetenle laf zor alınırdı, derdini açacak olsan ağzından “başlatmayın derdinden, kederinden. Ben zaten ölmüşüm”den başka laf çıkmazdı. Pek bi erkekti, tıpkı babacık. Evin içinde gölgesini gezdirirdi sade. Ama olsundu.  Ta Akşehirlerden Rıfat gelinceye kadar, kurbağanın gözü belerirdi. Kimin kapısına varsın da yardım dilensindi. Bir başına dul bir kadın. Neler söylemezlerdi ki hakkında… Hem Rıfat da zor geçindiriyordu evini. Bir de ona mı yük olsundu.

Kimseye yük olmak istemezdi. Bakmayın, şimdi hastaydı da, ondan böyle yatıp kalmıştı; gözleri kapıda böyle umarsız bakar olmuştu. Sağlığı yerinde olsaydı; gücü, kuvveti tam olsaydı, bakın nasıl çalışırdı… Nasıl koştururdu gün boyu… Burda böyle oturup, huysuz ihtiyarlar gibi sızlanıp durur muydu o zaman. Ama gelin görün ki şu kahrolası şişlik çivilemiş bırakmıştı yatağa. Bir yere kıpırdayamıyordu. Tam karşısındaki pencerenin öbür yanında, gün akşam oluncaya dek devinip duran sokağı izliyordu. Bir insan yüzüne, bir insan sesine hasret kalmıştı. Bu yazın sıcağında da kimseler geçmiyordu yoldan… Bir Tanrı kulu açmıyordu kapısını. Bir motor sesi duyduğunda konuşmasına ara veriyor, sese kulak kesiliyordu. İşçilerin dönüş saatine daha vardı, ama olsundu. Belki işi erken bitirirlerdi bugün. Motorun sesi bütün sesleri bastırıp da kulaklarında gittikçe yoğunlaştıkça umutlanıyor, gözlerinin içi parlıyor; ses uzaklaştıkça kolları iki yanına düşüyordu.

Hasibe birazdan gelirdi. Yüzünde günden güneşten, yaşamın hoyrat ellerinden izler, sabah öylece koyup gittiği evi derleyip toparlamaya koyulurdu. Yemektir, bulaşıktır, ertesi güne hazırlıktır; çok yoruluyordu kızcağız… Yorulsundu bakalım. Hele bir iyi olsundu, dinlendirirdi onu. Şunun şurasında kaç gün olmuştu ki yatağa düşeli… Dün bir bugün iki… Ellisinde yaşlı sayılmazdı ya insan! Bakma sen, hastanede, pörsümüş suratına bakmadan “teyze” dediğine hemşirenin. Daha gençti. Bir iki güne kalmaz, toparlardı kendini. Yılancık mı ne dedilerdi, doktordan dönüşte, yolda kadınlar? Ocağı varmış. Kan mı alıyorlarmış ne? Kaç gündür söyleyip duruyordu, “atı koş da beni bir götür,” diye Ali’ye, ama dinleyen kimdi. Kafasında bir yığın iş, sıram sıram sıralanmıştı; atın tersini dışarı atacak, ahıra çeki düzen verecek, arkadaşlarıyla kuş peşinde koşacak, gezecek tozacak. Bilmem daha neler neler… Sıra kendisine ne zaman gelir Allah bilir.   Hasibe’ye kalsa, vurup sırtına götürecekti de, zıkkım ocak çok uzaktaydı. Ta cehennemin dibi. Gelip yanına bi hal hatır etmeyen, “neyin var ana?” demeyen adam, tutar bir de ta bilmem nerelere götürür müydü? En çok da buna içerliyordu. Hayırsız olmaya hayırsız bir evlat değildi, ama bu olmazlanması niyeydi? Kaç gündür bacaklarının ağrısını mı düşünsündü, Ali’yi mi? Cahil işte! Kafasında ne yeller eserdi, kim bilsin? Hoş, çocukcağız da haklıydı. Babasından beri, koş Ali buraya, git Ali şuraya… İndi Ali, bindi Ali… O da bıkmıştı…

Hasibe de kıskanıyordu, “Ali’ne hiç toz kondurmuyon,” diye söylenip duruyordu, ama ne gelirdi ki elden… Kıskansındı bakalım. Onu da ayırt ettiği yoktu ya. Ne yapsındı, eksik etekti işte! Kolu her yere uzanmıyordu. Gecede gündüzde bir çarşı pazar işi çıksa, o mu koşturacaktı sanki. Bırak Ali de oncağız cahillik ediversindi bakalım. O da durulurdu zahir. Hepsi gelir geçerdi… Tek sağlıktan ayırmasındı Allah…

Günler gelip geçiyordu. Akşamlar oluyor, sabahlar oluyor, işçiler tarlalardan dönüyor, işler bitiyor, toprağa güzün kokusu siniyordu. Zaman bacaklarında bir yoğunluk olup birikiyordu…Bir kez daha gitti doktora, olmadı; bir kez daha ilaçlar değiştirildi, olmadı;ocağa gitti, kan aldırdı, olmadı!... Heral kötü hastalıktı. Ta Akşehirlerden Rıfat da çıkmış gelmişti, Ali de atı koşup ocaklara, doktorlara, hacıya, hocaya taşımıştı; hatta hastalığın iyice gemi azıya aldığı bir keresinde Hasibe sırtına vurup hastanenin yolunu tutmuştu, ama olmamıştı. Zehirli bir sarmaşık gümrah bir ağacın gövdesine dolanıyor, kollarını sarıyor, sardıkça sıkıyor; gün gün yaşamla bağlarını koparıyordu. Gözü kör olsundu, elde avuçta da yoktu ki üç beş kuruş, alsın götürsünler de Ankaralara, İstanbullara baktırsınlardı… Böyle umarsız beklemekten gayrı ne gelirdi ki elden. Er ya da geç, başa gelecek bir ölümdü… Hoş geldi safa geldi… Ama sırası mıydı? Daha Ali’sini everecek, Hasibe’sinin mürüvvetini görecekti. Gün gelecek Ali’si, gün gelecek Hasibe’si bakacaktı… Kurtulacaktı şu izbelilikten. Bakma Rıfat da bakardı ya, karısı olacak o mendebur, bırakmazdı. Bir ‘geçmiş olsun’u bile çok görmüştü. Çok görsündü, bakalım; çok görsünlerdi. Herkese verilen bir hayat değil miydi eni sonu! Kimi öyle yaşar, kimi böyle. Sonra varır, imamın kayığına kurulurdu. Sakıp Ağa bile öyle yapmamış mıydı? Şu her şeyi yerli yerine koymasına, şu zengin fakir demeden insanı insanla eşitlemesine bakınca ölümü düşlemiyor da değildi ya. Ama yine de zordu yaşamaktan vazgeçmek. Bir kuru başına olsa ne vardı ki ölmeye. Ali’si, Hasibe’si olmasa. Onları böyle bir başlarına koyup gitmek, varın biraz da siz karşı koyun hayata demek, sıcacık bir anne göğsünden, o gölgesiyle yarattığı güven ve huzur dolu dört duvar arasından onları mahrum etmek… Şu damı akan, duvarlarındaki badana üst üste vurulmaktan kabarmış, rutubetli iki göz odayı bile çok görürler de çıkarırlar mıydı onları evden. Öyle ya, kayını da olsa eloğluydu. Kocasının hatırına ses etmemişti, yoksulluklarına bakıp acımıştı belki, Alamanyalara koyup giderken sanki hanlar saraylar bağışlıyormuş gibi, sahte bir baba şefkatiyle tepeden tepeden konuşaraktan  “abi, sen otur gayrı, çoluğunla çocuğunla, hem babamızın ışığını da söndürmemiş oluruz böylece, bizim ne ihtiyacımız olacak bundan sonra, ha yazdan yaza gelirsek kalırız bir ay” dediydi. Demesine dediydi ya, çok sular aktı geçtiydi köprülerin altından. Herifim dediği, evinin direği yıkıldı gitti. Çocuklar büyüdü. Rıfat evlendi. Ali yetişti, koca adam oldu; bugün yarın çağırırlar askere. Hasibe desen ona keza. Osman hiç gelmez oldu akla. Kaç yıl oldu askerden döneli. O şehir senin bu şehir benim dolaşır durur, garibim. Nerde, ne yapar bilen duyan yok. Adam mı öldürdüydü hırsızlık mı yaptıydı? Karıncayı bile incitemez Osman, hak dediydi, hukuk dediydi, ekmek, iş dediydi. Ne vardı ki bunda? Herkesler demiyor muydu sanki? Komünist dediler, solcu dediler peşine düştüler, aldılar gittiler yaka paça. Kaç kez yalvardıydı Rıfat’a, yok mu bunun bir arkadaşı, eşi dostu. Var da bir sor. Yok mu bir adresi, bileni, göreni? Karakollarda, jandarmada yok mu bir kaydı bunun. Öldürüp atmadılar ya bir köşeye, kanara bir köpek gibi. Sade bir mektup iki yıl önce, gittiğinde gönderdiği, beni merak etmeyin, ben iyiyim, diye çiziktirivermişti. Hâlâ koynunda taşır. Okuması yazması olsa, düşse yollara, sorsa soruştursa. Ha bağışlasa da canını, yatağında bari göz kulak olsa, yol yordam gösterse kızına, kızanına. Nasıl akar sular yatağını bulmadan. Ali daha dünkü çocuk, ne bilir karşı koymayı. Bir at, bir araba. Başka bir iş bilmez ki. Kim düşer de önüne yol bel gösterir. Kim everir kim çıkarır. Hasibe desen öyle, bir eksik etek. Aklı hayra şerre ermez. Varır bir soysuzun eline düşerse, ne yapar, kim korur, kim kollar kötünün şerrinden…

Sözcükleri tükettikçe yaşamın yaprakları da soluyor, dökülüyordu. Tıpkı Güz Tanrısı’nın solduğu gibi doğayı, sayrılık da onun dalını, yaprağını soluyordu. Mevsim, çekip gitme mevsimiydi. Son bir yaprak kalmıştı direnen, Güz Tanrısı’nın hoyrat ellerine; o da bu sabaha karşı düştü dalından. Sarsarak uyandırdı Rıfat, Ali’yle Hasibe’yi. Boğazını yırtarak çıkan, hırıltılı bir sesle, “Annem öldü,” dedi. Hâlâ orada, öylece asılı duran anlamsız bir soru çıktı her ikisinin de ağzından: “Öldü mü!?...”