YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nursel DURUEL..

Söyleşi: Gül PARLAK

Deneme: ŞAHİN TAŞ

Levent Karataş

Söyleşi: Bayram Sarı

2021 Dünya Öykü Günü Bildirisi

GÜLSER KUT-ARAT : 68 ve 78 KUŞAĞINDA AŞKA VE CİNSELLİĞE FEMİNİST BAKIŞ AÇILARI.

Öykü: Tayfun AK

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Şükrü ERBAŞ...

Öykü: Recep NAS

ŞİİR: NİHAT ZİYALAN - BALIKLAMA

Öykü: İlknur GÜNEYLİOĞLU - TÜRKİYE HARİKALAR DİYARINDA

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: YEKTA KOPAN...

Öykü: Ayten KAYA GÖRGÜN - KİMİNLE KONUŞTUĞUNU ANLADIM

M. Şehmus Güzel’den Ücretsiz E-kitap Uygulaması

Dilvin Yasa: Neden Ebeveynlerimizin Ölümlü Olduklarını Kabullenemiyoruz?

İlkay TUNA : MÜBADELE GERÇEĞİ ÇERÇEVESİNDE AREV ROMANI

DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nemika Tuğcu        

KÜÇEREKLER, EPİZODLAR, ANLAR: Levent KARATAŞ

ÖYKÜ: SENGIIN ERDENE (RAHİME SARIÇELİK ÇEVİRİSİYLE)

Öykü: Buket DÜZGEN

Levent Karataş

KÜÇEREKLER, EPİZODLAR, ANLAR

Güzel Cumartesi
 

Bandonun geçtiği Cumhuriyet Meydanı. Şabat. Kış. Kırmızı Brejnev otobüsü, saat 10 ve cumartesi; Güzel Cumartesi.

Şimdi ve eskiden, pijamalarımdan utandığım günler kadar eskiden; iki Cumartesi efsanem,  iki Güzel Cumartesi efsanesi vardı. İlki 7 ok Cumhuriyetçi dayımın alaca Asya Lokantası'na gittiği Cumartesi. İkincisi düpedüz Cumartesi. Çiçek dürbünü ve salyangoz sattığım ilk gençlik Cumartesileri. Günün sonunda âşık olduğum Güzel Cumartesi.


Bahçeli Lokanta
 

“Bahçeli Lokanta" şiirini yazamadım. Lokantanın Hüsmen Usta kılıklı ahçısını. Dünyanın en komik şeyiydi çünkü benim için. Yıldız'ın Neşet Ertaş'ın “Zülüf Dökülmüş Yüze" türküsünü yorumladığı oyun günleriydi. Öğle bile değildi ikinci dubleyi bitirirken. Ağır yaralarım vardı çünkü.
Yıllar sonra gittim Beşiktaş’a. Hah, bak; bu çarşı meyhanesinde öğle rakısı içmiştim. Ağlamıştım yine. Bu izleri düşünmeye vaktim bile olmadı aslında sevgilim. Eski tıraş olduğum küçük berber dükkânı yoktu. Onu düşündüm evet; meydandaki ‘pub”da biramı içerken. Çarşılarında kaybolduğum, yokuşlarında hohladığım Beşiktaş'la yüzleşemedim, o gün. Ama bir şeyi net hatırladım, hatırlıyordum. Sana çarşıda: “Behçet Necatigil de bu çarşıdan elinde filelerle dönmüştür, evine” dediğimi. Gülüştüğümüzü. Gülüştüğümüz o günü… ve seni düşündüm, seni düşündüm


Büyük Aşk
 

Beşiktaş’ta, Behçet Necatigil’in sardunyalarını pirinç ibrikle suladığı cumbalı evinin, iki sokak altında oturuyordum. Bodrum katta. Nâzım Erten Sokak olmalı adı. Gündüz muz likörü ve süt kahvaltısı, gece ya da sabaha karşı lokanta-restoran ve barları ilaçlardık. İlaçlama için gittiğimiz mekânların çoğunda ya yemek, ya içki ikramında bulunurlardı. (1991-1992)

Ortaköy Dünya Restaurant’ın sahibi Dünya A’biyi hiç unutmam mesela... Meyhaneler geç kapandığı için sabaha karşı yapabilirdik işimizi. Şişli civarı dönemin 'elegance' barlarından birindeydik. İki müşteri kaldı masada. Onların gitmesini beklemek zorundayız. Boynumuz kıldan ince, vesselam. Ve fakat kavga masadan taşıyor. Sarışın kadın, karaşın ve sistemin duvarlarına vura vura zengin olmuş adamla, salya sümük kavga ediyor. Kimse müdahale edemiyor. Sahibini çağırdılar işletmenin. Geldi ve son derece dervişâne bir tavırla: “Bırakın,” dedi garsonlara, “büyük aşk yaşıyorlar.” İtiş-kakış olmadığı için, bekledik dinmesini fırtınanın. Bağırışlar, yerini sarılışlara bıraktı. O coşkuyla, biz de, -haricinde tutmadan kendimizi- garsonların alkışına katıldık. İlaçlama yaparken, hep o çelebi bar sahibinin sözünü düşündüm. "Bırakın! Büyük aşk yaşıyorlar!"

Yara yaraya denkse aşk / Yara yaraya cenkse büyük aşk.

Hayat güzel mi?
 

Fransa Günlüğü
 

Yol boyunca Zweig okudu. Okumaya çalıştı demek, daha doğru.  Kompartmandaki kıpırdamaları bile yüzüyle, mimikleriyle izliyordu. Sesli telefon konuşmaları, çocuk çığlıkları ve öksürmelerim.

Bir ara kitabı kapatıp kızgın kızgın camdan baktı. Sonra yeniden okumaya koyuldu. Birden dışarıda kaçırdığı bir şey varmışça yeniden kitabı kapatıp camdan baktı. Bunu iki defa tekrarladı. Tren Rimbaud'nun duyum şiirindeki, mavi yaz akşamlarının patikalarından geçerken, pencereden donuk donuk Fransa kırlarını seyrediyordu. Montparnasse istasyonuna yaklaşınca yüzünü değiştirdi. İlkyaz düşlerini kalbindeki arşive kaldırıp, yavaş ve kendine özgü hareketlerle, çantasını toparlamaya başladı. Çantasına yerleştirdiği eşyalar arasında, en çok kitaba zarif davrandı. Zweig, şimdilerden çok uzak bir düşte kalmış, bin başlı gerçeklik başlamıştı sanki.

Kentteydik. Montparnasse'da. Paris’te.

Poitiers  Foucault’nun Doğduğu Yer

Poitiers 'de bir okuma kahvesi var. Ve çıt sız müdavimleri. Oturdum ve Fransa’ya  özgü mentollü bir içki içtim. İnsanlarına baktım kahvenin. Kütüphanesinde şiir bölümüne bakınırken bir eski Fransız şiiri antolojisi önerdi, satıcı kadın. Onu satın aldım. Küçük Prens'i sorduğumda satıcı kadın ağız dolusu güldü.

“Klasik ama üzgünüm.”

 

Mızıkçı

 

Çocukluğumuzun gece oyunlarını hatırladım dışarıdan gelen muzip çocuk seslerinden. Haksızlık buuu! diye avaz avaz ağlıyor bir çocuk. Oyununun yarım kalmasına hayıflanıp. Sen haksızlık görmemişsin diyorum içimden. Bizi hatta kulağımızdan tutup götürdü annemiz eve. İyi ki görmemişsin diyorum sonra. İyi ki dünya denen haksızlıklar oyununu oynamaya başlamadın mızıkçı.

 

Ekinoks

Güneşin çekilip, ovalara kurtları çağırdığı zamanlarda, Kuzey Yarımkürenin yaz mevsimini yolculadığımızda; nehirlere inip o soğuk akan suyu, yabanıl kuşlarla birlikte içmek isterdim.
Alaşaların rüyâ gibi koşup geçtiği kırlarda ölmek, hatta.

 

Sayıklama

 

“Bugün evrensel olucam, unutturma!" dedi.
Unutturmadım.
O, hatırlamadı.