YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nursel DURUEL..

Söyleşi: Gül PARLAK

Deneme: ŞAHİN TAŞ

Levent Karataş

Söyleşi: Bayram Sarı

2021 Dünya Öykü Günü Bildirisi

GÜLSER KUT-ARAT : 68 ve 78 KUŞAĞINDA AŞKA VE CİNSELLİĞE FEMİNİST BAKIŞ AÇILARI.

Öykü: Tayfun AK

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Şükrü ERBAŞ...

Öykü: Recep NAS

ŞİİR: NİHAT ZİYALAN - BALIKLAMA

Öykü: İlknur GÜNEYLİOĞLU - TÜRKİYE HARİKALAR DİYARINDA

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: YEKTA KOPAN...

Öykü: Ayten KAYA GÖRGÜN - KİMİNLE KONUŞTUĞUNU ANLADIM

M. Şehmus Güzel’den Ücretsiz E-kitap Uygulaması

Dilvin Yasa: Neden Ebeveynlerimizin Ölümlü Olduklarını Kabullenemiyoruz?

İlkay TUNA : MÜBADELE GERÇEĞİ ÇERÇEVESİNDE AREV ROMANI

DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nemika Tuğcu        

KÜÇEREKLER, EPİZODLAR, ANLAR: Levent KARATAŞ

ÖYKÜ: SENGIIN ERDENE (RAHİME SARIÇELİK ÇEVİRİSİYLE)

Öykü: Buket DÜZGEN

İlkay TUNA : MÜBADELE GERÇEĞİ ÇERÇEVESİNDE AREV ROMANI

Mübadele, tüm sözlüklerde “değişim, değiş tokuş” anlamına geliyor. Bu tek sözcük kimi ülke insanları için aslında tek bir anlam içeriyor; zorunlu göç.

Savaşlar, sonuçları, değişen sınırlar insanları köklerine dönmek üzere göçe zorluyor. Yakın tarihimizde yaşananlar da bunlardan biri.

Balkan Türkleri Kültür-Haberleşme ve Dayanışma Derneğinin sitesindeki çeşitli makaleler mübadelenin anlaşılması açısından yararlı olacak, bu bilgiler ışığında okunduğunda Betül Erdoğan’ın Arev romanı daha iyi anlaşılacaktır.

“1910 ile 1922 yılları arasında, Osmanlı Devletinin çöküşü, Balkanlar’daki yüzlerce yıllık vatan topraklarının yitirilmesi, 1. Dünya Savaşı, yurdun düşman işgaline uğraması ve Kurtuluş Savaşı sonunda Türkiye Cumhuriyetinin kurulması gibi birçok tarihi olay yaşandı.

Bu sancılı yıllar, Türk milletinin yanı sıra Osmanlı İmparatorluğunun yüzlerce yıllık vatandaşları olan Rum halkı için de büyük acılar içinde geçti.

Balkan Savaşı sonrasında yüz binlerce Müslüman Türk, savaşta yenik düşen Osmanlı ordusunun peşi sıra sonsuz acılar içinde doğdukları toprakları terk ederek Anadolu’ya sığındı.

Benzer trajedi, 1922 yılında Kurtuluş Savaşında yenik düşen Yunan ordusuyla beraber Anadolu’yu terk eden Ortodoks Rumların da başına geldi. Bir ay gibi kısa bir süre içinde yüz binlerce Ortodoks Rum Yunanistan’a sığındı. Yunanistan’ın nüfusu bir anda dörtte bir oranında arttı. Bu durum Yunanistan’da büyük sıkıntılara ve kaosa yol açtı.

Lozan Barış Konferansı toplandığında öncelikle sığınmacılar ve esirler konusu ele alındı. İngiltere temsilcisi Lord Curzon’un teklifi ve Milletler Cemiyeti görevlisi Nansen’in raporu doğrultusunda; Yunanistan’da yerleşik Müslümanlarla Türkiye’de yerleşik Ortodoks Rumların zorunlu göçünü öngören Mübadele Sözleşmesi imzalandı. Bu sözleşme uyarınca; İstanbul’daki Ortodoks Rumlar ile Batı Trakya’daki Müslümanlar hariç Yunanistan’da yerleşik bütün Müslümanlar Türkiye’ye, Türkiye’de yerleşik bütün Ortodoks Rumlar Yunanistan’a gönderildi. Mübadele sözleşmesinin kapsamına 18 Ekim 1912 tarihinden sonra yurtlarını terk etmiş olanlar da alınarak mülteciler sorununa bir çözüm bulunmuş oldu.

Mübadil mi Muhacir mi?

Mübadele, bilhassa Müslüman Türkler için sıradan bir göç olayı değildir. Türk Mübadiller, ata topraklarında bırakmaya mecbur kaldıkları ev, bark, bahçe, dükkân ve arazilerine karşılık Türkiye’den kaçan Rumlar’dan kalan arazilerin bir bölümünü almışlardır. Dolayısıyla bilinçli hiçbir mübadil, “muhacir” sıfatını kabul etmez, her fırsatta bu sıfatı reddederek “mübadil” sıfatını taşıdığını muhataplarına ısrarla anlatır.

30 Ocak 1923’te Lozan’da imzalanan mübadele sözleşmesi, 24 Temmuz 1923’te Lozan Anlaşması ile onaylandı. Türkler için 1923 yılı kışında başlayan mübadele, 1927’ye kadar dalgalar halinde devam etti.”

Romanın zamanlaması mübadele günlerinden 33 yıl sonra başlıyor, geriye dönüşlerle okuyucuyu mübadele günlerine götürüyor. Kütahya’da yaşayan Rum ve Türk ailelerin toplumsal, sosyal yaşamındaki uyumuna vurgu yapan roman, mübadele ile birlikte bozulan birlikteliğin getirdiği özleme de sıkça değiniyor.

Roman, başkarakter İbrahim’in, mutlu ve sıradan yaşamının 33 yaşına kadar annesi bildiği Zehra’nın gerçek annesi olmadığını, yine onun itirafıyla, öğrenmesiyle alt üst oluşu ve sonrasında gelişen olaylardan oluşuyor.

İbrahim, mübadele ile Yunanistan’a gitmek üzere trene binen komşularından, son anda çalınan bir çocuk olduğunu öğrendiği anda Zehra’ya olan tüm sevgisini birden yitiriyor. Çocuğu olmayan Zehra’nın, Rum arkadaşının bebeği Arev’e olan tutkulu sevgi ve bağlılığı, ondan uzakta yaşayamayacağı düşüncesi bile yaptığını affettirmiyor. Aslında Zehra da belli yaşa geldiğinde bunu daha fazla saklayamıyor, vicdanındaki sızıyı itiraf ederek hafifletmeye çalışsa da olmuyor. Ona verilecek en büyük cezayla; oğlu gibi sevdiği İbrahim tarafından terk edilmekle yaptığının bedelini ödüyor.

Arev ya da İbrahim’in gerçek ailesinin izini sürmesi, Yunanistan’a kadar gidip onları bulması ve mutlu sona varışa kadar geçen süreçte, sıklıkla geri dönüşlerle mübadele öncesi günlerdeki günlük yaşama yer veriliyor. Zaman zaman kıyaslamaya dönüşen iki halk arasındaki sosyo ekonomik fark dikkat çekici önemiyle romanda yerini alıyor. Yerli halkın yoksulluğuna karşın, Rum nüfusun varsıllığı, aynı sokakta yaşayan birbirine zıt yaşam düzeylerinin nedeninin hiç sorgulanmadan kabullenilmesi bu toprakların insanının masumiyetine, iyi niyetine bence en iyi örnek. İmparatorluğun azınlıklara tanıdığı ayrıcalık ve olanakların yanında yerli halkın ezilmişliği, savaşlarda kırılıp, kalanların yoksulluk içinde yaşamını sürdürmesinin, bu toprakların en iç acıtan tarihsel gerçeklerinden biri olduğunu bir kez anımsamayı sağlıyor Arev.

Arev, Betül Erdoğan’ın ikinci romanı. Daha önce öykü, şiir, anı türlerinde yapıtlar üreten Erdoğan, Arev’le eksik parçayı ikinci kez tamamlıyor ve roman türünde adımlarını sıklaştırıyor. Yalın dili, akıcı anlatımıyla bu alanda da başarılı olduğunu kanıtlıyor. Arev’in gerçek bir yaşam öyküsünden üretilmesi de önemli bir ayrıntı.

Bugüne kadar mübadele ile bu topraklardan gitmek zorunda kalanlarla ilgili, çeşitli türlerde birçok yapıt okudum. Kalanlar, gidenlerin öykülerine sahip çıktı, onlara olan özlemini dile getirdi- kimileri sadece bu topraklardan gidenleri hesaba katıp, sadece onların zorunlu göçe maruz kaldığı, diğer taraftan gelenlerin de aynı acıları çektiğini görmezden gelen yapıtlar olsa da- yazın dünyasına kattı. Mübadele, elbette doğdukları, büyüdükleri topraklardan ayrılmak zorunda kalış iki taraf için de kolay değildi. Onca çekilen acıya, geride bırakılanlara, zorunlu göçe sıcak bakmasam da tarihsel olayları yaşandığı döneme göre değerlendirmek gerektiğinden yanayım. Arev’in bu anlamda tarafsız ve adil bir bakışa sahip olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Romanı bitirip kapağını kapattığımda, bir kez daha sordum kendime; acaba Balkanlar ve Yunanistan’da kalanlar da, giden Türk mübadil ve muhacirlerin ardından onların öykülerini yazmış mıdır? Keşke bilebilseydim…

(Arev, Betül Erdoğan/ İzan Yayıncılık/ Ankara, 2020/ Roman/ 212 s.)