YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nursel DURUEL..

Söyleşi: Gül PARLAK

Deneme: ŞAHİN TAŞ

Levent Karataş

Söyleşi: Bayram Sarı

2021 Dünya Öykü Günü Bildirisi

GÜLSER KUT-ARAT : 68 ve 78 KUŞAĞINDA AŞKA VE CİNSELLİĞE FEMİNİST BAKIŞ AÇILARI.

Öykü: Tayfun AK

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Şükrü ERBAŞ...

Öykü: Recep NAS

ŞİİR: NİHAT ZİYALAN - BALIKLAMA

Öykü: İlknur GÜNEYLİOĞLU - TÜRKİYE HARİKALAR DİYARINDA

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: YEKTA KOPAN...

Öykü: Ayten KAYA GÖRGÜN - KİMİNLE KONUŞTUĞUNU ANLADIM

M. Şehmus Güzel’den Ücretsiz E-kitap Uygulaması

Dilvin Yasa: Neden Ebeveynlerimizin Ölümlü Olduklarını Kabullenemiyoruz?

İlkay TUNA : MÜBADELE GERÇEĞİ ÇERÇEVESİNDE AREV ROMANI

DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nemika Tuğcu        

KÜÇEREKLER, EPİZODLAR, ANLAR: Levent KARATAŞ

ÖYKÜ: SENGIIN ERDENE (RAHİME SARIÇELİK ÇEVİRİSİYLE)

Öykü: Buket DÜZGEN

Öykü: Tayfun AK

Öykü: Tayfun AK

Bir Bayram Sabahı

Hayır, kabul etmiyorum! Ölüm, asla senin dediğin gibi bir son ya da bir yok oluş değil. Bir başlangıç. Hem öyle de olmalı. Başka türlüsü…

Evet, başka türlüsü… Hep böyle yapıyorsun. Böyle olunca da seninle tartışmanın bir anlamı kalmıyor. Önce cümleleri yarım bırakıyor, sonra susuyorsun. Kabul mü ediyorsun ret mi ediyorsun o bile belli değil. Şimdi bir konuda anlaşalım. Kullanılan her şey gibi hücreler, hücrelere bağlı olarak da organlar eskiyip yıpranıyor ve yaşlanıyor. Bu yüzden de ölüm var. Yoksa dediğin gibi yeni bir başlangıç olduğu için değil.

Günaha giriyorsun. Yaradanına karşı geliyorsun. O bizi kendi suretinde ve ölümsüz olarak yarattı. İnsanoğlu ne yaptı? Tek yasağı merak etti ve hem ölümsüzlüğü, hem de özgürlüğünü kaybetti. Sen de kalkmış ne diyorsun…

Ne diyorum? Bir tanrı: Tek ve mutlak! Sonra yarattığı bir şey onu dinlemesin! Bu mümkün mü? Böyle bir şey olabilir mi? Neymiş, atamız olan biri, ilk yaratılan tek yasağı çiğneyip, ilk günahı işlediği için cezalandırılıyormuşuz! Eğer dediği gibi yaşar, sözünden çıkmaz ve itaatkâr olup ibadet edersek kovulduğumuz yere, cennete dönecekmişiz! Ya dönemezsek? Doğrudan cehenneme. Neden cehenneme! Kim kimin sözünü dinlemiyor? Kim hainlik yapıyor? Kim konulan yasağa isyan ediyor?

Bak gittikçe batıyorsun. İnan olsun bunun sonu dinden çıkmaktır. Sonra ben dâhil hiç kimse kurtaramaz seni.

Asıl seni bir yerlerden ve birilerinden acilen kurtarmak lazım. Kime bir hayrın var?

Etrafımda, iyilik yapılacak insan mı kaldı?

Neden yok? Demiyor musunuz, “Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü,” diye. Öyleyse neden yaratılanları ayrıştırıyorsunuz? Yaratan yaratmış. Öyleyse ne yapılması gerekiyorsa onu yapmak kulluk vazifeniz.

Bak, o başka bu başka. Yardım etmeyi ben de çok istiyorum ama etrafımdaki insanlar yaratanımın dediği gibi yaşamıyor ki… Ben de, onun dediği gibi yaşamayan insanlara yardım edeceğime ibadethaneler yaptırıyor ve arkamda kalıcı bir eser bırakıyorum. Bu eser, bir ibadethane olduğu için de amel defterim sürekli açık kalacak. Günü geldiğinde de hiç azap çekmeden dirilecek ve hesaba çekileceğim günü bekleyeceğim. Sonra doğru cennete...

Ya açlıktan ölenler! Ya bir yudum ekmek için kötü yola düşenler, öldürenler, öldürülenler? Peki, kendisini din uygulayıcısı sayıp insan katledenler? Onlar için de bir şey yapmaya niyetin yok mu? Seni, öte tarafta başlayacağın yeni hayat mı ilgilendiriyor sadece? Bak gene sağa sola bakıp mırıldanmaya başladın. Kim bilir içinden neler söylüyorsun? Mırıldanacağına, yarım yurum cümleler kuracağına ne düşündüğünü açık ve net olarak bir söyleyebilsen!

Hadi kapayın şu konuyu da çayınızı için. Hiç yakışıyor mu size böyle konuşmak.  Ne gereği var şimdi bunları konuşmanın. Sonra birbirinizin kalbinizi kırıyor ve aylarca görüşmüyorsunuz.

Açlıktan ölenler için yapabileceğim bir şey yok. Çalışsınlar. Kim engel oluyor çalışmalarına? Bak, işçi arıyor ama bulamıyorum. Beğenmiyorlar verdiğim işi. Düşünebiliyor musun, iş var ve çalışacak işçi yok. Sonra da…

Yapma! İnsanların beğenmediği verdiğin iş değil ki. İş karşılığında ödediğin üç kuruş... Çocuğuna verdiğin harçlık kadar bile maaş vermiyorsun çalışanlarına. İnsanlar yarı aç yarı tok! Şimdi de personel servisini kaldırmışsın.

Ya kaç para verecektim? Onların yaptığı işi yapacak öyle çok insan var ki dışarıda... Beğenmeyen çeker gider. Verdiğim üç kuruşmuş! Servis yokmuş! Peki, neden üç kap yemek verdiğimi söylemiyorsun? Ya çay saatlerinde içtikleri çaylar.

Birkaçı yurt dışı olmak üzere sayısız tatil... Ya çalışanlar, hafta sonu ve bayram tatillerinde bile çalışıp üç kuruş fazla alabilmek için neredeyse ustabaşlarına rüşvet verecekler. Bir de kalkmış verdiğin yemekle çayı söylüyorsun. Vergiden düşmesen onu da vermezsin ya!

Allah’a çok şükür ne istediysem ona sahip oldum. Sizin gibilerin gözü olsa da olmasa da namusumla çalışıp namusumla yaşamaktayım. Kazandığım parayla da nereye istersem oraya giderim. Bu kimseyi ilgilendirmez. Para benim, hayat benim.

Ya işçinin alın teri? Ya çalışmasının karşılığı? Verdiğin parayla kira, elektrik, su, yakıt ve mutfak giderlerini karşılayacak kalanla da bir ay hem yol parası verecek hem de çocuğunu okula gönderecek. Bu mümkün mü?

Mümkün veya değil. Bu beni zerre kadar ilgilendirmez. Devlet bir maaş belirlemiş, ben de kuruşuna kadar o maaşı ödüyorum. Kazancımla ahret hayatıma yatırım yaparım, çocuğuma veririm, orada burada yerim ya da hiçbir şey yapmayıp biriktiririm. Sana kalsa fabrikama ortak yapmam lazım onları değil mi? Neden yapayım? Bak ikimiz de bu evden aynı şartlarla okumak için çıktık. Bir yıl önce sen bir yıl sonra ben.  Bir kendine bir bana bak. Sırf çalışmayla olsaydı benim iki katım gelirin olurdu. Demek ki neymiş, sadece çalışmakla olmuyormuş. Biraz şükretmeyi bilecek, biraz kafanı çalıştıracak hepsinden önemlisi doğru yerde ve doğru insanlarla olmayı bileceksin. Ama sen! Nerede bir anarşistlik var, nerede gereksiz bir şey var hep orada oldun. Hakmış. Hukukmuş. İnsanlıkmış. Eşitlikmiş. Adil bir dünyaymış. Peki, ne oldu? Kendin süründüğün yetmiyormuş gibi çoluk çocuğun da sürünüyor. Ben de annemin lafına bakıp gelmişim. Neymiş, ‘Ağabeyin akıllanmışmış…’ Daha yaratılışımıza ve sonumuza inanmayan biriyle ne işim olur benim? Abdestinde namazında bir ana babadan böyle bir evlat nasıl olmuş, hayret!

Yaratılışa inanıyorsun da adaletli olmaya neden inanmıyorsun? Neden bir defa güzel bir şey yapıp beni ve herkesi şaşırtmıyorsun. Komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir, hadisine neden uymuyorsun? Daha geçen ay ramazan olmasına rağmen onca işçiyi kapı önüne koyuvermedin mi? Hem de üç kuruş tazminat bile vermeden.

Bir kere şunu bil. Benim komşularımın hiçbiri aç veya açık değiller. Çoğu benden bile iyi durumda. Yoksa komşuma yardım etmez miyim, hiç! Gelelim işçileri kapı önüne koymaya. Onları kapı önüne ben koymadım. Grev yapacaklarmış. Sendika kuracaklarmış. Daha fazla hak alacaklarmış. Bir de kreş kurulacak ve çocukları gün boyu orada bakılacakmış. Bana mı güvenip yapıyorlar onca çocuğu. Biraz oralarına buralarına sahip olsunlar canım. Ne bu ya! İşe girene kadar çalmadıkları kapı kalmıyor, işe girdikten üç gün sonra da isyan.

Yapmayın yavrum. Bir bayram sabahı birkaç saati birlikte geçireceksiniz. Tadımızı kaçırmayın. Şu kapıdan çıkınca nasılsa görüşmüyorsunuz. Herkesin inancı da, kazancı da, kazandığını nereye harcadığı da kendine. Haydi, başka şeylerden konuşun. Bir gün kalbime indireceksiniz o olacak. Ben hayattayken bu kadar görüştüğünüze göre benden sonra Allah bilir birbirinizi görmeden ölür gider de cenazelerinize bile katılmazsınız.”

Ne katılacağım böyle bir insanın cenazesine. Gel diyorum, doğru yolu bul. Alayım seni fabrikama. Hem sen, hem ailen insan gibi yaşasın ama o kalkmış dünyayı ve insanlığı kurtaracak. Bir anlasa beni, hem bu gününü, hem yarınını, hem de ahretini kurtaracak ama anlamıyor ki! İlla sürünecek! Bari yeğenlerimi kurtarayım diyorum, ona da yanaşmıyor. Alalım bizim yurtlara, insan gibi okusunlar. Yok, neymiş! Devlet yurdunda üç kuruş bursla okuyup hayatı öğreneceklermiş. Sormazlar mı adama sen öğrendin de ne oldu, diye.

Ya ne dediğini bilmiyorsun ya da ağzından çıkanı kulağın duymuyor. Ne demek doğru yolu bulmak! Hem ne özelliği var sizin yurtlarınızın? Neden sizin yurtlarınızda okuyan gençler, okullarını bitirir bitirmez iş bulup, yüksek lisansa kabul ediliyor ve işe başladıktan üç gün sonra da altlarına araba çekebiliyorlar? Neyi farklı yapıyorlar bizim çocuklarımızdan? Sonra kul hakkı bilmez sen gibiler kalkıp ben ve benim gibi insanlara akıl vermeye kalkıyorsunuz. Aç kalırım, simit satarım, inşaatta kum taşırım da gene de senin gibilere minnet etmem.

İşe girince sendikaya girdin. Dedim ki bir hevestir geçer. Geldin kaç yaşına. Çocuğunu evlendirsen torun torba sahibi olacaksın hâlâ uğraştığın şeylere bak. Ah ağabeyim olmasan…

Evet, ağabeyin olmasam… Şimdi şükredip, haramı helali bilip yaşadığın için, Allah sana yürü ya kulum dedi masalını uydurup da şu kadıncağızın bari aklını karıştırma. Din sana ve senin gibilere kaldıysa… Kursağına bir kuruş haram lokma girecek diye attığı adımın bile hesabını yapan insanlar var, bu ülkede.

Hadi, yavrum kapayın şu konuyu. Hem günaha giriyor hem de birbirinizi kırıyorsunuz. Bugün bayram. Torunlarımı, işlerinizi, eşlerinizi, neler yaptığınızı anlatın. Biliyor musunuz daha ikinizin de evini görmedim ben. Masanızda yemek yemedim. Salonunuzda torunlarımla ve gelinlerimle birlikte konuşup, çay içmedim. Oysa ne heveslerim, ne hayallerim vardı sizi evlendirirken. Bir de şu halime bak! Tek başıma yaşıyorum.  Ayda bir iki defa sen bir iki defa da ağabeyin arıyor. O da telefonla birkaç dakika. Sonra, yalnız yaşayan bir ben kalıyor.”

Neden aramıyorsun anamı? Hani cennet anaların ayaklarının altındaydı? Tabii sen ibadethaneler yapıp vergiden düşünce anaya manaya gerek kalmıyor. Hem aramana karın izin verir mi, bakalım. Sahi geçen ay gazetelere düşen o deniz fotoğraflarınız neydi öyle! Bilmem ne sahillerinde neredeyse anadan üryan vaziyette. Yanınızdakilerin de pek giyinik olduğu söylenemez ya! Ana, sen gördün mü o gazeteleri? Gelininin o muhteşem pozlarını. Ya karı koca sarmaş dolaş denizde…

Kaldırma beni ayağa. Bak abi mabi demez girerim. O gazeteci artık zor iş bulur bu memlekette. Ona mı kalmış bizim nasıl yaşadığımız. Hem tekneyle dört beş aile açılmışız. Etrafta kimse yok. Biraz içimiz kaynamış çok mu?

Tabii canım yanınızdaki erkekler erkek değil. Karının sakınmasına, kapanmasına hiç gerek yok. Cömert olsa ne olur, olmasa ne olur. Yeter ki bu kişiler sen gibi olsun! Gerisinin ne önemi var.

Lafını bil de konuş. Kimse benim karıma bakamaz. Ben onların karılarına bakıyor muyum ki, onlar benim karıma baksın. Senin kalbin bozuk!

Sen inanıyor musun söylediğine? Kaçıncı bu boşanmanın eşiğinden döndüğünüz? Kaçıncı bu karını aldatışın? Kızından bile küçük kadınlarla bu kaçıncı yakalanışın? Şimdi kalkmış aile babası rollerinde anamın yanında bana laf söylüyorsun.

Ne yani o gemide olan bizler her şeyi müstahak görüp her şeyi mi yapıyoruz? Bir defa, içtiğim bir iki yudum alkol yüzünden birine kapılıp basına yakalandım, onu da bitirmediniz gitti.

Şimdi bana ahlak dersi veriyorsun öyle mi? Sahi oğlun nerede? Hani sabah işten gelen bir gence çarpıp, yurt dışına çıkarken yakalanan biricik oğlun! Ya kızın! İnanır mısın sana ve karına acımıyorum. Ama yeğenlerime kıyamıyorum. Yoksa…

Al işte ana düşmana ne gerek! Düşman ağabeyim. Yeğenini savunacağına söylediği lafa bak! Tamam, çarpmış ama sabahın bir vakti ne işi varmış gariban dediğin o insanın ana yolda? Lambalar da kontrollü ışıkta. Oğlan da bir an önce eve varayım diye biraz gaza basmış…

Düşünsene senin oğlan çarptıktan sonra üç araba daha geçmiş zavallının üzerinden. Neden yarış yapıyorlarmış! O genç, o saatte senin fabrikandan geliyor. Servis yok ve yürüyerek evine dönmeye çalışıyor. Ne olduysa oldu ve ne kamera kaydı kaldı, ne yeğenin alkolü, ne de davacı bir aile. Herkes ve gencin ailesi birden bire savcılığa gidip davadan vazgeçiverdiler. Ve gene ne gariptir ki adamın ailesi birden bire semt değiştirdi. Çocuklarının okulu değişti. Kadının giyimi kuşamı değişti. Bu arada bizim yeğen birden efendi olup okulundan başka şey düşünmeyen biri olarak Avrupa’ya okuluna dönüverdi. Ve basın tek bir kelime bile yazamadı! Artık aba altından nasıl bir sopa gösterildiyse...

Yok, ana bu adam olmaz. Yeğeninin kurtulup okumaya gittiğine sevineceğine söylediklerine bak.

Ne okuması be! On yıl önce gitti okumaya. Ondan sonra liseye başlayanlar üniversiteyi bitirip işe başladı da evlenip çoluk çocuğa karıştı. Bizim yeğen on yıldır, dört yıllık bir okulu bitiremedi. Sen kalkmış yeğenimi kurtardığın için mutlu olmayışımı kınıyorsun. Valla senin yatacak yerin yok. Bakalım toprak seni nasıl kabul edecek?

Ulan Allah’tan korkmaz herif, ulan kendini bilmez densiz, bunca şeyi söylerken hem utanmıyor hem de yüzün bile kızarmıyor.

Kızacağım artık ikinize de. Susun bakayım. Ne biçim bir konuşma bu. Hadi kapayın konuyu da size bir çay demleyeyim. Başka şeylerden konuşalım.”

Dur anne şimdi. Tamam, biz ailecek öyle yaşıyoruz. Sana ne! İnsanlar sana mı soracak nasıl yaşayacağını? Peki, neden hiç kendinden bahsetmiyorsun? Eve götürecek ekmeğin yok. Kalkmış sendikayla uğraşıp ona buna yardım etmeye uğraşıyorsun. Ya yanındakilere ne demeli. Üç beş baldırı çıplak kalkmış hak alacaklarmış, nah alırsınız! Biz istersek veririz. Ağabeyim olmasan, çoktan kim vurduya gitmiştin ya! Kaç yerden nasıl sağ çıktığını, kaç kavgadan nasıl birden bire kurtulduğunu düşünsen gene bana şükredeceksin ama nerde sende o kadar akıl. Lan sen önce kendi karnını doyurup kendini kurtar. Nefesin kokuyor be.

İki de bir lan deyip durma. Elimin tersine geliyorsun bak. Vurduğum zaman ağzını burnunu dağıtırım valla. Sanki beni sen kurtardın. Senin o öküzlerinin bırak birini bir yerden kurtarmayı kendilerini ne zaman kurtarabildiler ki. Her seferinde her birinin ağzı burnu darmadağın dönmedi mi, yanına!

Bakın çocuklar. Hayır! Artık konuşmayacaksınız! Şimdi susup beni dinleyeceksiniz. Yoksa ikinize de hakkımı helal etmem. Şimdi ben konuşacağım, siz dinleyecek ve sonra evimden gideceksiniz. Anne manne yok. Daha fazla senin din, senin işçi söylemlerini dinlemek istemiyorum. Beni dinleyin, sonra ne isterseniz onu yaparsınız.

Öncelikle bir daha böyle yalnız başınıza gelirseniz size kapı açmayacağım. Ya ailenizle gelirsiniz ya hiç gelmezsiniz.

Babanızı hatırlıyor musunuz? Peki, babanız kimdi! Beş vakit namazında aşağı mahalledeki fabrikanın ustabaşısı. Siz hiç babanızın biriyle kavga ettiğini, beni kırdığını, size bir fiske vurduğunu gördünüz mü? Bırakın kavga etmeyi, biriyle ağız dalaşına girdiğini ya da birinin kalbini kırdığını gördünüz ya da duydunuz mu? Bu yaşa geldiniz, bizi kavga ederken demiyorum, tartışırken gördünüz mü? Bir günden bir güne istediğiniz bir şey için param yok dedi mi? Ben dışarı mantosuz ya da eşarpsız çıktım mı? Beni bir komşu hakkında ileri geri konuşurken gördünüz mü? Hangi gün babanızla namazımızı kılmadan yattık? Hangi sabah biz uyurken kalktınız?

Efendim? Evet, babanız düğünlerde bir bardak bir şey içerdi. Öldü gitti. Allah rahmet etsin. Elinde bir şişeyle eve gelmediği gibi sarhoş olduğunu da görmedim. Düğünlerde bir bardak bir şey alır masadakilere uyar ve konuyu kapardı. Sonra kahveye gittiğini gördünüz mü? Binde bir. O da eve birileri gelir ya da arkadaşları çağırırsa bir çay içimi.

Saydıklarımın dışında bir yaşantımızı gördünüz mü? Öldüğünde fabrikanın müdürü de, fabrikanın sahibi de, sendika başkanı da hem eve, hem camiye, hem de mezarlığa gelmedi mi?

İkiniz de bir yol tutturmuş gidiyorsunuz. Fabrikan olsa ne olur olmasa ne olur. İnsan olmadıktan sonra… Ne demek işçi çıkarmak! Ne demek servis kaldırmak! Ne demek az maaş vermek! Sen nasıl bir insansın ki çalışanların en doğal haklarını elinden alıyor ve bununla övünüyorsun. Bir de kalkmış hak, hukuk, adalet ve dinden bahsediyorsun. Ne dediğin ne de yaptığın dinle bağdaşmadığı gibi anne baba olarak sana öğrettiklerimizle de bağdaşmıyor.

Hayır, bu saten sonra siz susacaksınız ben konuşacağım. Sonra ister evime gelin ister gelmeyin. Siz sanıyor musunuz ki senede iki defa gelince benim her şeyim halloluyor. Koca bir seneyi tek başına yaşayan ben bayramın birkaç saatini de pekâlâ tek başıma geçirebilirim. Ya siz ne kadar ahlaksızsınız! Geçen bayramın ardından ameliyat olduğumu, mahallelinin bana baktığını, evimi temizlediğini, aralarında para toplayıp hastane masraflarını ödediğini biliyor musunuz? Sus Allah aşkına! Seni gören de her gün telefon ediyorsun sanır.

Bak ameliyat, iyileşme, kontroller derken tam altı aydır doktora taşıdı bu mahallenin insanları beni. Dini bütün senin mi yoksa işçi dostu büyük sendikacı senin mi haberin oldu. Beğenmediğiniz bu gariban insanlar koştu hep yardımıma. Siz nerdeydiniz? Biriniz ibadethane açılışında poz veriyordu, diğeriniz grev çadırında. Siz ilgilenmeyince karılarınız da yüzüme bakmıyor. Torunlar varlığımdan bile haberdar değiller. Evinizi bilmediğim gibi nasıl yaşarsınız onu da bilmem.

Kesinlikle olmaz. Şimdi sizi de mazeretlerinizi de dinlemek istemiyorum. Neden mi? Söyleyeceğiniz hiçbir şey yaşamakta olduğum yalnızlığıma çare olmayacak da onun için.

Seninkileri ortancadan sonra görmedim. Şimdi bir de küçük var. Kaç yaşında? Gördün mü bak! Demek altı sene olmuş karınla çocuklarının bu kapıyı açmayışı. Ya sana ne demeli sayın sendikacı. Kızın kaç yaşında? En son ilkokula yazdırdığın gün birlikte geldiğinize göre on yıl olmuş seninkileri de görmeyeli. Bırak yeni evinizi, semtinizi dahi bilmiyorum. Ama karılarınızın aileleriyle boy boy resimleriniz var gazetelerde. Ünlü iş adamı, saygın sendikacı!

Ya ben!

Kalkın bakayım. Hadi sallanmayın. Alın ceketlerinizi ve çıkın gidin evimden. Aranızda anlaşın ve bir akşam, çoluk çocuk kapımı çalmadığınız sürece de ne dirime ne de ölüme gelin.

Ne annesi!

Hadi yavrum, hadi kuzucuklarım. Binin arabalarınıza. Alın karınızı ve çocuklarınızı doğru eşinizin aileleriyle bayramlaşmaya… Oradan da bilmem nereye tatile.

Size anne ne gerek ki!”