YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nursel DURUEL..

Söyleşi: Gül PARLAK

Deneme: ŞAHİN TAŞ

Levent Karataş

Söyleşi: Bayram Sarı

2021 Dünya Öykü Günü Bildirisi

GÜLSER KUT-ARAT : 68 ve 78 KUŞAĞINDA AŞKA VE CİNSELLİĞE FEMİNİST BAKIŞ AÇILARI.

Öykü: Tayfun AK

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Şükrü ERBAŞ...

Öykü: Recep NAS

ŞİİR: NİHAT ZİYALAN - BALIKLAMA

Öykü: İlknur GÜNEYLİOĞLU - TÜRKİYE HARİKALAR DİYARINDA

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: YEKTA KOPAN...

Öykü: Ayten KAYA GÖRGÜN - KİMİNLE KONUŞTUĞUNU ANLADIM

M. Şehmus Güzel’den Ücretsiz E-kitap Uygulaması

Dilvin Yasa: Neden Ebeveynlerimizin Ölümlü Olduklarını Kabullenemiyoruz?

İlkay TUNA : MÜBADELE GERÇEĞİ ÇERÇEVESİNDE AREV ROMANI

DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nemika Tuğcu        

KÜÇEREKLER, EPİZODLAR, ANLAR: Levent KARATAŞ

ÖYKÜ: SENGIIN ERDENE (RAHİME SARIÇELİK ÇEVİRİSİYLE)

Öykü: Buket DÜZGEN

GÜLSER KUT-ARAT : 68 ve 78 KUŞAĞINDA AŞKA VE CİNSELLİĞE FEMİNİST BAKIŞ AÇILARI.

68 ve 78 KUŞAĞINDA AŞKA VE CİNSELLİĞE FEMİNİST BAKIŞ AÇILARI.

Sabah internette gezinirken feminist sözlere girdim. Şöyle bir cümle hemen gözüme çarptı. ”Her erkek biraz da devlettir aslında” Ne kadar doğru bir tanımlamaydı. Devlet tarafından zaten bir kıskaç altında olan biz kadınlar, erkekler tarafından ikinci bir kıskacın içinde debelenip duruyoruz.

Devrimci yapıda aşka ve cinselliğe bakış açısı nasıldı?

Feodal yapıyı yıkmak için, canla başla, eril yoldaşıyla omuz omuza veren kadınlar, feodal yapıyı kendi içlerinde kurmuşlardı farkında olmadan. Yoldaşına duyduğun güzel duyguları bile ifade edemezsin. Eril yoldaş da aynı durumdadır. Olur mu? O senin bacın. Tam da işte bu nokta da “Bacı” tartışmasını biraz açmak istiyorum. Sol toplumsallaşınca, devrimciler omuz omuza mücadele verdikleri, kadın yoldaşlarını nereye koyacaklarını bilemediler. ”Bacı“ dediler. “Dünya ahret kardeşlerimiz” dediler. Sol örgütün salt “dişi“ yanını oluşturmasına izin verilen kadınların cinsellikten arınması gerekiyordu. ”Bacı“ imdadına yetişti. Öncü olmayı kendilerine atfedenler, toplumun çarpık anlayışına ters düşmemeye büyük özen gösterdiler. Çünkü maazallah yanlış anlaşılabilirlerdi. Topluma ahlaklı olduklarını göstermek gerekiyordu. Evet, cinsel devrim kıyılarından, köşelerinden bile geçmemişti. Bu yüzden tutuculardı, ancak sosyalistlerin kendilerine özgü bambaşka bir tutucu yapıları yoktu. Bu yüzden de sadece onlara yüklenebilecek bir tutucu sıfatına sahip değiller.

Değerli akademisyen Tülin Ural, GAFLET kitabındaki “Çok derin, fazla Sathi “ isimli makalesinde bu durumu Füruzan ‘ın 47’liler romanı üzerinden incelemiştir. Makalede roman kahramanları Emine ve Haydar üzerinden şöyle bir değerlendirme yapıyor. Kentli kız ve taşralı oğlan çiftinde cisimleşen sosyalist ideal, halka yönelik hakiki bir bağlılığı, Kemalizmin seçkinciliğine karşı samimi ve hesapçılıktan uzak, masum halkçılığı temsil ediyor.” Evlenmeden sevişmek yasak ve ayıp”. Ancak romanda Emine anneye de bir başkaldırı olarak, isteyerek Haydar’la sevişiyor.

12 Mart darbesini izleyen, 12 Eylül darbesinden sonra iyice güç kazanan liberal söylem, bazı devrimcilerin özellikle hayatta kalan kadınların kendi özel yaşamlarında, ya da çocuklarının hayatında açabilecekleri derin yarayı hiç mi görmediler? En çok ahlakçılıktan vurdu zamanın devrimci gençlerini. Önce kendi aralarında sevişiyorlardır diye, kınanan gençler, bu defa sevişmedikleri için, kızlara “Bacı” dedikleri için,”Devrim nikahı” kıydıkları için karalandılar. Bu sırada bir çoğu ölmüştü. Kadınlar işkence görüyordu. Evet, yaşları 20-30 arasında değişen binlerce genç, akıl almaz işkence tezgahlarından geçiyordu. Ve memlekette bir yerlerde, ister inanın, ister inanmayın bu gençlerin gördükleri eziyet değil, namusçulukları tartışılıyordu.( Gaflet kitabı-sayfa 199) Gözaltına alındıklarında bu gençler, emniyetteki sorgularında eril güç tarafından taciz ediliyorlardı. Komünizmin ortak mülkiyet anlayışını, devletin eril gücü böyle algılıyordu. Taciz etmeyi kendilerinde hak görüyorlardı. Gözaltında siz birbirinizle yatmaya alışıksınız ifadeleri çok sık kullanılıyordu.

Öykü yazarı Tomris Uyar’ın YAZA YOLCULUK kitabındaki “Düz Beyaz Bir Çağrı” öyküsünde şu satırlar yer alır... “Dile kolay: Cumhuriyetimizin ilk ilerici, çağdaş gençler kuşağı. Bu dava için birleşenler arasında-değil bir cinsel ilişki- aşk bile hoş görülemezdi. Kızlardan biri, grup dışından birine tutulsa -tutulamazdı ya- ağabeylerimiz ikisine de sıkı bir sınav, bir sorgulama uygulayacaklar. İlişkileri sağlıklı mı, üretken mi?

Benim bu kuralları umursadığım yoktu. Belki o yüzden size uçarı görünüyordum, bir de daha gençtim sizden. Özer’in gözü tutmasa, sen beni sevmesen, sizinkiler asla benimsemezlerdi beni. Evet, evet kendi koydukları katı kurallara, kılıkılına uyarak yaşayan, böylelikle topluma örnek olmayı kuran gençler, benimse yasakları yıkmaya çalışırken, yeni yasaklar koymaya aklım ermiyordu. Sanki bizi birbirimiz yetiştirmiştik, kendilerimiz büyütmüştük, yine de Başkent eğitmişti. Şimdilerde resmi bir kusursuzluk adına gençliğinizi nasıl tükettiğinizi, insan cinselliğini yok saydığınız, onun yerine dostluğu nasıl abarttığınız düşünüyorum da şu topluma bakıp. Gülünç!”

Peki ya şimdi? Günümüzde nasıl işliyor bu durum? Okuduklarım ve gözlemleyebildiğim kadarıyla toplumsal cinsiyet politikaları metinlerde yer alıyor olabilir, ancak pratiklerde, ahlaki değerler, toplumun genel ahlakına yansıyor ve daha ileri gitmiyor.

Dünyada birinci dalga feminizm 1968 olaylarıyla başlamıştır. Bizde gecikmeli olsa da 1980 darbe sonrası Türkiye’de yükselen feminizm biz kadınların cesaret kaynağı olmuştur.

Günümüzde “Namus” denilen Türkiye‘de yetişen tüm kadın ve erkeklerin ilişkilerini, sınırlar içinde belirleyen, hayatları karartan bu kavram iç karartıcı. Namus kavramının muhafazakarlık, bakış açısıyla daha da sıkıladığı baskıyı yoğun bir şekilde yaşıyoruz.

Her gün en az bir kadının öldürüldüğü bir ülkede, tacize, şiddete başkaldıran kadınların açtığı yol, tünelin ucunda görünen ışığa zor da olsa ulaşma isteğimizi kamçılıyor.