DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nemika Tuğcu        

KÜÇEREKLER, EPİZODLAR, ANLAR: Levent KARATAŞ

ÖYKÜ: SENGIIN ERDENE (RAHİME SARIÇELİK ÇEVİRİSİYLE)

Öykü: Buket DÜZGEN

Minimal Öyküler: Onur SAKARYA

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MURAT GÜLSOY...

Tuba Dere: “Roman kahramanlarının varlığı gerçek kişiler gibi benim hayatımda.”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İRFAN YALÇIN

Şiir: Alişer AVCI - SABAH SERİNLİĞİ

Öykü: Hatice DÖKMEN - R’leri Söyleyemeyen Çocuk

Deneme: Bayram SARI - Asılacak Kadın

FİLM ANALİZ: Şükran Çamaşırcı - TEPENİN ARDI

Öykü: Sırrı AYHAN

DİSTOPYANIN DÖNÜŞÜ

Recep NAS’ın çevirisiyle: Louise GLUCK- Bir Sadakat Efsanesi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MURAT YALÇIN

ÖYKÜ: Kader MENTEŞ BOLAT - SIRADAN BİR GÜN

ÖYKÜ: İlknur Güneylioğlu - CILIZ BULUŞMALAR

ŞİİR: Kara Topraklarda Patlayan Uçurumlar/ Onur Sakarya

KADINLARDAN: “UYKULARINIZ KAÇSIN!” ORTAK BİLDİRİSİ…

Söyleşi: Yaşar SEYMAN - “O KADINLAR KENDİNİ YENİDEN YARATAN KADINLAR”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İRFAN YALÇIN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İRFAN YALÇIN


Türkiye'de, yazmak isteyenler nedense hep yabancı edebiyatçıları örnek alıyor, onların deneyimleri üzerinden bir fikir geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda “Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum”  olarak bir eksikliği giderme çabası içine girdik. Değerli edebiyatçılarımızın katılımıyla kapsamlı bir bellek oluşturmaya çalışacağız. Yazar adaylarına yol gösterici olacağına inanarak… Bu haftaki konuğumuz kıymetli yazarımız İrfanYALÇIN...

Ailem kültürlü bir aile değildi; annem, Atatürk’ ün kurduğu Millet Mektebi’nde okuma-yazma öğrenmiş, oradan aldığı “şahadatname”yle övünür gibiydi. Babam kunduracıydı, Rüştiye ikinci sınıftan ayrılmıştı. Daha sonra, Zonguldak’ta, EKİ’de memur olarak çalıştı. Beni bir gün çalıştığı iş yerine götürdü, ilkokula gitmiyordum henüz. Bıyıklı bir adam, babama başından geçen bir olayı kendinden geçercesine anlatmaya başladı. Bana ilginç gelen ilk duyduğum şeylerdi bunlar, şaşırmıştım. Günlerce, dahası yıllarca gitmedi benden o kişinin anlattıkları, okula gidip okuma-yazma öğrensem de, yazsam bunları, diyordum.

Evimizde iki kitap vardı: Talat Paşa’nın Hatıraları, Rıza Tevfik’ in Şiirleri… İlkokul yıllarımda onları okumaya çalışıyor ama hiçbir şey anlamıyordum. Benden üç yaş büyük olan ablamın ara sıra aldığı o ünlü Çocuk Sesi dergisi daha çok ilgimi çekiyordu. Bir gün, oradaki şiirlerden esinlenerek yazdığım bir şiiri sıra arkadaşım Tansu Kıraç’a gösterdim. Okudu ve inanamadı. “Sahi, sen mi yazdın?” dedi. Dünyalar benim oldu o gün, çok mutlu olmuştum. Ortaokulda değil ama lisede hemen hemen bütün Türk edebiyatıyla tanıştım. Beni en çok ilgilendiren Sait Faik olmuştu. Anlatımı bir başkaydı. Çok sonra düşündüğümde, ”İçgüdüsel de olsa yazınsal dili bulmuş,” dedim. Yazınsal dil ne? Yazınsal dil, alışkanlıklardan, basmakalıp sözlerden (nezaket sözleri, alışveriş yaparken kullandığımız sıradan sözler, görgü kuralları sözleri) oluşan, her gün kullandığımız doğal dilin içinde oluşur. Yazınsal dil, gündelik dilin kuralları,  yapısı kırılarak, bozularak yapılan bir dil. Böylece ince anlam derinlikleri oluşturulur, söylenenden söylenmeyen ortaya çıkarılır. “Yazınsal dil, sanat iletisi yerleşik dille gerçekleştirilemeyeceği için vardır,” diyor Akşit Göktürk Okuma Uğraşı adlı kitabında. İlk romanlarımda,  örneğin Fareyi Öldürmek ve Genelevde Yas’ta yazınsal dil pek belirgin değilse de yine de yer yer kendini gösterir. Büyük Soytarı yazınsal dilin bütünüyle egemen olduğu bir romandır. Sonraki romanlarımda tümüyle yazınsal dil egemendir bana göre…

 

Beni çok ilgilendiren, yazmadan duramayacağım bir insan gerçeğini aylarca kafamda dolaştırır, romanın biçimini bulmaya çalışırım. Bence işin en zor yanlarından biridir bu. Biçimi bulduktan sonra yazmaya başlarım. Çok zor yazan bir yazarım. Bazen bir sayfayı on beş, yirmi günde yazdığım olur. Yanımda birisi varken kesinlikle yazamam, sessizlik ararım. Öyle ki, müzik bile beni rahatsız eder. Roman bittikten sonra okur, beğensem de on, on beş gün dinlendirir ve bir kez daha okurum. Şimdiye dek biri dışında hep beğenmişimdir. Yorgun Sevda’yı yazıp dinlendirdikten sonra okuduğumda hiç beğenmedim. Sonra bir buçuk yılımı vererek yeniden yazdım.

Yazdığım bütün romanların bende az çok ipuçları var diyebilirim. İlk romanım Pansiyon Huzur için özyaşamöyküsel denebilir. Bu kadar çabuk yazdığım bir başka romanımı anımsamıyorum: Sarı bir deftere günde 60-70 sayfa yazdığım oluyordu… Ölümün Ağzı, yaptığım uzun bir araştırmanın sonucu ortaya çıkmış bir roman. 40’lı yıllarda Zonguldak kömür işçisine uygulanan “Mükellefiyet”in, angaryaya uğrayan köylü-işçilerin çektikleri acıların romanı… Daha doğrusu, İnsanoğlunun acıya dayanıklılığının sonsuzluğu, insanın sonsuzluğu… Hiç unutamayacağım karlı bir günde, katır sırtında Devrek’in yüksek bir tepesindeki bir köye gitmiştim. Bir canlının en güç koşullardaki o inanılmaz ustalıklı yürüyüşüne hayran kalmış, sırtından iner inmez katırı alnından öpmüş, teşekkür etmiştim. İnanıyorum ki anlamıştı! İlk girdiğim evdeki kadın, ağlayarak kendilerine yapılanları anlatmaya başladığında, kömür ocağı terimlerini o kadar iyi bilmesine çok şaşırmıştım. Bütün konuştuklarım, İnönü’yü suçluyordu. Fareyi Öldürmek’teki Sabri aşağı yukarı babamı anımsatır. Uzun bir sabrın infilakı gibidir. Sevgi izleğini irdelediğim romanlarımdan biridir bu. Genelevde Yas, yabancılaşmanın yani şeyleşmenin, nesneleşmenin en derinlerinden biri olan kadın vücudunun devlet izniyle satışa sunulmasının romanıdır. Fakülte yıllarımda, çok sık giderdim Yüksek Kaldırım’daki genelevlere ama merakımdan yalnız. Yıllar sonra bir gün dayanılmaz bir istek oldu oranın romanını yazmak. Yazdım ve kendim yayımladım. Ama aradan birkaç yıl geçtikten sonra nedense içime pek sinmedi, yeniden yazmak istedim. Ne ki olmadı, bir türlü yazamadım. Büyük Soytarı, romanda yoğunlaşmayı büyük oranda sağladığıma inandığım bir roman. Oradaki terzi, aşağı yukarı amcalarımdan biri benim. Bu roman ölürken bile yaşamak umudunu, mutlu olmak hevesini elden bırakmayan, yaşamla adeta şakalaşan bir insanın romanı bence. Annem, Babam ve Ben kanadı kırık bir kuşun, çok genç yaşta felç geçiren bir başka amcamın öyküsü. Öyle diz boyu bir yoksulluk ki, eşinden ayırmak istiyorlar başkasıyla evlendirmek için onu. Uzun Bir Yalnızlığın Tarihçesi, şair A.Kadir’in sürgün yaşamını andırıyor biraz; bir sosyalistin sonsuz yaşam direnci. “Yorgun Sevda” ve “Son Bahçeler için bütünüyle kurgusal romanlar diyebilirim. İlkindeki Afrika Canavarı tipinin, yakından tanıdığım bir basketbolcunun yaşamından az çok izler taşıdığını söyleyebilirim. İlkyaz Ölümleri üç genç şairin,  II. Dünya Savaşı yıllarında tutuldukları “ince hastalık”tan kendilerini kurtarmak için yaptıkları çırpınışları anlatır. Romanın kurgusal yanı yok değildir. Son Bahçeler bütünüyle kurgusaldır. Bu romanda yaşlıların, o insan posalarının kırık yaşamlarını, duyusal, duygusal olarak yansıtmaya çalıştım. Huzur evlerini hiç bilmesem de oralara ilişkin pek çok şey okumuş, duymuştum. Yaşlı kişiler üretimden uzak, yaşam konusunda bir tasarımları, düşleri olmayan, geleceğe ilişkin bir plan yapamayan kişiler genellikle. İşte bu romanda ben,  ölüm korkusundan kaynaklanan bir zavallılığı, yani belirli bir yaştan sonra  “dünyada var olmanın zavallılığını” göstermeye çalıştım. “Aşkın Yedi Rengi” değişik mizaçların harmanlandığı bir roman… Bence sevgiyle aşk birbirinden ayrı duygular. Sevgi evrende hemen her şeye duyulan özel ilgi, aşksa daha çok iki karşıt cins arasındaki duygu patlaması. Engerek  distopik bir masal, bir düzen eleştirisi… Ne biçim, ne içerik açısından öbür romanlarımın çizgisinde değil; toplumsal koşulların beni yazmaya zorladığı bir roman.

 


(Bu başlığın oluşturulmasında F. Hüsnü Dağlarca’nın “Yapıtlarımla Konuşmalarım”ı etkili olmuştur.)

Romanım yayımlandıktan sonra ilgilenmem hiç, o artık her türlü eleştiriye açıktır. Şimdiye dek hiçbir eleştirmene yazdığım bir romanı göndermedim. En olumsuz eleştiriyi alan,  ilk romanım Pansiyon Huzur oldu. Hele Fethi Naci’yle Rauf Mutluay döveceklerdi nerdeyse beni, dahası, hiç eleştiri yazarlığıyla ilgisi olmayanlar bile yüklendi de yüklendi… Tam bir vur abalıya olmuştu yani bizim roman. Hadi ben bir yana, o günlerin en seçkin şair ve yazarlarından oluşan jüri üyelerine de saygıları yok gibiydi. Ben bu romanda hangi nesnel gerçeği yansıtmak istemiştim? Büyük burjuvaya öykünen küçük burjuvanın kaypaklığını. Üstelik çok düşkünleşmiş bir küçük burjuvanın kaypaklığını, pespayeliğini. Her şey bir yana, son olarak şunu söylemeliyim, bir sanat yapıtı sanattan anlayan bir estetik özne tarafından alımlanmadıkça bütünlememez. Örneğin, bir Mozart bestesini, müzikal kulağı olmayan biri algılayamaz, ona gürültü gibi gelir, rahatsız eder onu.   


Haber Kaynak : ÖZEL HABER