Tuba Dere: “Roman kahramanlarının varlığı gerçek kişiler gibi benim hayatımda.”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İRFAN YALÇIN

Şiir: Alişer AVCI - SABAH SERİNLİĞİ

Öykü: Hatice DÖKMEN - R’leri Söyleyemeyen Çocuk

Deneme: Bayram SARI - Asılacak Kadın

FİLM ANALİZ: Şükran Çamaşırcı - TEPENİN ARDI

Öykü: Sırrı AYHAN

DİSTOPYANIN DÖNÜŞÜ

Recep NAS’ın çevirisiyle: Louise GLUCK- Bir Sadakat Efsanesi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MURAT YALÇIN

ÖYKÜ: Kader MENTEŞ BOLAT - SIRADAN BİR GÜN

ÖYKÜ: İlknur Güneylioğlu - CILIZ BULUŞMALAR

ŞİİR: Kara Topraklarda Patlayan Uçurumlar/ Onur Sakarya

KADINLARDAN: “UYKULARINIZ KAÇSIN!” ORTAK BİLDİRİSİ…

Söyleşi: Yaşar SEYMAN - “O KADINLAR KENDİNİ YENİDEN YARATAN KADINLAR”

Saba ÖYMEN : Bir yaz akşamında ev düşüncesİ

ÖYKÜ :Meliha Yıldırım - DUMAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Erendiz ATASÜ...

Hatice Sönmez Kaya: KADIN SESİNİ YAZIYLA YÜKSELTMELİ

İlknur Güneylioğlu İLKAY TUNA İLE SÖYLEŞİ

YAZI: Hülya SOYŞEKERCİ

DİSTOPYANIN DÖNÜŞÜ

DİSTOPYANIN DÖNÜŞÜ

 

 

DİSTOPYANIN DÖNÜŞÜ

Distopya son yıllarda sıkça duyduğumuz bir sözcük. Donald Trump’ın ABD başkanı seçilmesinden sonra Orwell’in ünlü distopyası Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ilk yayınlanmasından altmış yedi yıl sonra çok satanlar listesine girmeyi başardı. Kimisi için yeni ve ürkütücü bir sözcüktü distopya. İçeriği, felsefesi karmaşık, kendisi soğuk bir sözcük. Şeklinden şemalinden, söylerken dudakların aldığı şekilde hoş anlamlar taşımadığı belli bir sözcük. Kökeni Thomas More’un 1516 tarihli ünlü eseri Ütopya’ya kadar uzanıyor. More kitabında kendine göre ideal devlet ve toplum düzenini tasarlıyor. Bugünün şartlarında okunduğunda ütopyadan çok distopya gibi tınlasa da Ütopya bugün de önemini koruyan sorunları odak noktasına alan bir eser. Distopya ise ütopyanın değillemesi anlamında bilindiği kadarıyla ilk kez John Stuart Mill tarafından 1868’de parlamentoda hükümetin İrlanda politikasını eleştirmek için kullanılıyor.   

Distopya sayılabilecek ilk eserlerin anti-kollektivist yanı 1789’daki Fransız devrimine tepki olarak ağır basıyor. Yine de çok popüler bir tema değil distopya o dönemde. Bunda belki de geleceğin geçmişten iyi olacağı, bilim ve teknolojinin her probleme çare bulacağı gibi yine Fransız devriminin çocuğu August Comte’un öncüsü olduğu pozitivist sosyoloji rol oynuyor. Zira Dünya sanayi devrimiyle birlikte büyük bir değişim içine girmiş durumda. Buna eklenen Newtoncu devrim, Evren’in sırlarının tek teker çözüleceğine, kimya ve tıptaki gelişmeler insanların kadim hastalıklarının yeryüzünden sonsuza kadar silineceğine dair beklentiyi artırıyor.

Ancak bir yandan da sanayi devrimiyle birlikte kapitalizmin sürüklediği kalabalıklar büyük şehirlerin çevresine yığılırken belki de ilk distopik sahneleri yaratmaya başlıyor. Enerjiye aç sanayiye kömür yetiştirmek için kömür madenlerinde günde on iki saat çalıştırılan çocuklar, bugün veri olarak kabul ettiğimiz hafta tatili gibi hakların rüyasının bile görülmediği şartlarda neredeyse açlık sınırında çalıştırılan milyonlar en karanlık distopyalarda bir tasvir edilmesi zor sahnelerin gerçeğini yaşıyor.

Enteresan bir şekilde teorik arka planını bu distopik dünyaya tepki olarak doğan Marksizm’den alan Sovyet deneyimi, yirminci yüzyılın ilk distopik eserlerinden Zamyetin’in Biz’ine ilham veriyor. Zamyetin Biz’de kollektivizmi, totaliterizmi ve polis devletini eleştiriyor. Biz, Sovyetler Birliği sansür kurulunun yasakladığı ilk kitap oluyor.

Yirminci yüzyıl büyük siyasi ve teknolojik değişimler çağı. İnsanoğlu aynı yüzyıl içerisinde ahşap ve bezden yapılmış on iki beygirlik motor takılı bir uçakla yerden bir kaç metre havalanmayı sonra da Ay’a gitmeyi başarıyor. Radyo, televizyon, bilgisayar değişimi hızlandırıyor. Ay’ın fethinin yol açtığı geleceğe dair iyimserlik, bilimkurgu film ve romanlarına yansıyor. Bir kaç on yıl içinde Ay’da üs kurulacağı, uzayda vızır vızır araçların uçuşacağı beklentisi yaratıyor.  Gelecek, insanlara robotların hizmet edeceği sağlık sorunlarından arınmış cennetsi bir ortam pek çok insanın hayal dünyasında. Gelgelelim zaman geçiyor ama kullanışlı yörüngeleri Dünya manzaralı oteller değil insansız askeri uydular doldururarak tekno distopyalara ilham olmaya başlıyor.

Uzay yarışı 1969’da soğumaya başlasa da nükleer yarış hız kazanarak devam ediyor. Doğu ve batı blokları nükleer füze depolarını ağzına kadar doldururken insanlar köstebekler gibi sığınaklar ve yer altı füze fırlatma merkezleri kazıyorlar. Edebiyat ve film dünyası bu kez nükleer savaşı konu alan apokaliptik/distoptik temaları keşfediyorlar.

Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra nükleer tansiyor düşüyor. Finansal sistemler arasındaki entegrasyon artıyor. Seksenler ve doksanlar paranın pasaportsuz günde seksen devri alem yapabildiği yıllar. Herkes Dünya küçük bir köy oldu şarkısını söylüyor. İnternet devrimi köy metaforunu iyice güçlendiriyor. Halk arasından bölgesel ya da global internet şöhretleri çıkıyor. Internet bütün Dünya’yı tek pazar haline getirirken insanlar arasındaki iletişim yine tarihin daha önce deneyimlemediği seviyelere tırmanıyor. Kimileri bu iletişimin milletler arasındaki düşmanlığı azaltacağını, ırkçılığın yavaş yavaş yok olacağını tahmin ediyor. Ama çok geçmeden iletişimin iki boyutu olduğu ortaya çıkıyor. Internet doğrularla yalanları aynı hızda taşıyor. Ama yalanlar doğrulardan daha renkli ve heyecan verici.

 Öte taraftan sermayenin özgürce yaptığı kar yolculuğu insanlar için söz konusu olamıyor. Sheffield’li James,  Varşova’lı  göçmen Andrezj’e katlanamamaya başlıyor. Amerika’nın incil kuşağı Çin’e göçen fabrikalarını geri istiyor. Bu arada petrol diktatörlükleri, üzerinde oturdukları fosil yakıt yatakları değer kaybettikçe sallanmaya başlıyor. Onlarca yıl parayla bastırılan toplumlar teker teker patlıyor. Göçmen dalgaları Akdeniz’in dalgaları ile buluşuyor. Göçmenlerin hedefi ülkelerde nazi partileri beklenmedik bir bahar yaşamaya başlıyor. Ülke halkları arasında şüphe artıyor, Dünya küçük bir köy şarkısının yerini yine milli marşlar alıyor. Siyaset içe kapanma modasından nasibini olmadık insanları iktidara getirerek alıyor. Dünya’da benzerine rastlanmamış bir iletişim devrimine neden olan internet ve ona bağlı bilgisayarlar ve akıllı telefonlar bu kez büyük birader için bilgi toplayan ajanlar olarak görülmeye başlanıyor. CIA’nin cep telefonuyla kendilerini dinlediğine, salgına neden olan coronavirusün bir laboratuvarda özel olarak üretilip yayıldığına ve hatta viruse karşı geliştirilen aşılarla insanlara entegre devre enjekte edileceğine inananan insanlar artık azınlık olarak anılmıyor. Dünya’nın düz olduğuna inanan insanlar peydah olup dernekler kuruyorlar. Yüksek teknoloji ürünleriyle ilgili casusluk iddiaları sıradan ticari rekabette silah olarak kullanılmaya başlayarak seksen ve doksanların liberal akımlarını tersine çeviriyor.

Bu arada benzeri en son yüz yıl önce görülmüş bir pandemi dalgası otoriterlik eğilimi gösteren rejimlere harika bir bahane daha sunuyor. Otoriterleşme eğilimi ve korkusu ABD’ye kadar ulaşıyor. Tarihte ilk defa bir Amerikan başkanına seçimi kaybetmesi durumunda iktidarı bırakıp bırakmayacağı sorulabiliyor.

Bu arada küresel ısınma olgusu daha fazla kabul görüyor. Ülkeler bir zamanlar ayak sürüyerek imzaladıkları, hiç bir zaman tam uymadıkları anlaşmaları artık daha ciddiye alıyor. Küresel ısınmanın işaret ettiği gıda ve su krizi kimilerine göre artık çok yakın. Aşırı doğa olayları Dünya’nın daha önce gözlemlenmemiş bölgelerine sızmaya başlıyor.

Bütün bunlar, Covid 19 salgının yarattığı maskeli insan kalabalığı manzaralarıyla birlikte geleceğe yönelik kötümserliği artırıyor.  İnsan artık insan aklına güvenmiyor. Dünya’daki cehennemi kendi cinsinin yarattığının farkına varıyor. Thomas Hobbes’un ünlü deyişiyle insanı diğer diğer insanın kurdu ilan ediyor.

Dünya, devasa kütlesi ve hızıyla milyarlarca yıldır olduğu gibi üzerinde kimin yaşadığını umursamadan hatta bilincinde bile olmadan uzaydaki yolculuğuna devam ederken, biyolojik yaşama düşman sonsuz bir boşlukla arasında incecik bir atmosfer tabakası olan insan, kendine distopik kabuslar gördürmemeyi hala başaramıyor.


Haber Kaynak : ÖZEL HABER