Tuba Dere: “Roman kahramanlarının varlığı gerçek kişiler gibi benim hayatımda.”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İRFAN YALÇIN

Şiir: Alişer AVCI - SABAH SERİNLİĞİ

Öykü: Hatice DÖKMEN - R’leri Söyleyemeyen Çocuk

Deneme: Bayram SARI - Asılacak Kadın

FİLM ANALİZ: Şükran Çamaşırcı - TEPENİN ARDI

Öykü: Sırrı AYHAN

DİSTOPYANIN DÖNÜŞÜ

Recep NAS’ın çevirisiyle: Louise GLUCK- Bir Sadakat Efsanesi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MURAT YALÇIN

ÖYKÜ: Kader MENTEŞ BOLAT - SIRADAN BİR GÜN

ÖYKÜ: İlknur Güneylioğlu - CILIZ BULUŞMALAR

ŞİİR: Kara Topraklarda Patlayan Uçurumlar/ Onur Sakarya

KADINLARDAN: “UYKULARINIZ KAÇSIN!” ORTAK BİLDİRİSİ…

Söyleşi: Yaşar SEYMAN - “O KADINLAR KENDİNİ YENİDEN YARATAN KADINLAR”

Saba ÖYMEN : Bir yaz akşamında ev düşüncesİ

ÖYKÜ :Meliha Yıldırım - DUMAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Erendiz ATASÜ...

Hatice Sönmez Kaya: KADIN SESİNİ YAZIYLA YÜKSELTMELİ

İlknur Güneylioğlu İLKAY TUNA İLE SÖYLEŞİ

YAZI: Hülya SOYŞEKERCİ

FİLM ANALİZ: Şükran Çamaşırcı - TEPENİN ARDI

Şükran Çamaşırcı TEPENİN ARDI

Şükran Çamaşırcı

TEPENİN ARDI

Emin ALPER’in 2012 yılında yazıp yönettiği Tepenin Ardı filmi dünyanın dört bir yanında festivallerde gösterildi; Berlin, Saraybosna ve Karlovy Vary gibi festivallerdeki ödüllerin yanı sıra Asya Pasifik Ödülleri'nde "En İyi Film" seçildi. 31'inci İstanbul Uluslararası Film Festivali'nde en iyi film ve en iyi senaryo ödülü de olmak üzere toplam on altı ödül kazandı. Yönetmenin ilk filmi olmasına rağmen bu kadar başarılı olması sinemamız adına mutluluk ve heyecan vericidir.

Tepenin Ardı filmine dünyanın her tarafından, tüm kültürlerden ödül verilmesi senaryonun gücü, filmin çekim tekniği olduğu kadar evrensel bir konuyu dile getirmesinden kaynaklanmaktadır. Filmin çok katmanlı bir hikâyesi olmasına rağmen oldukça sade bir anlatımla sunulmuş bu da seyirciyi özne olma konumuna taşımıştır. Seyircinin, filmin dilini biraz çaba sarf ederek çözmesi gerekmektedir.

Faik emekli olduktan sonra dedesine ait arazileri ekmek için köye yerleşmiş kavak fidanları dikmiş ve elli keçi almış, yardımcı olması için Yörük Mehmet ve ailesini de yanına alarak yazları yaylada birlikte yaşamaktadırlar. Oğlu ve iki erkek torunu yaz tatilinde dedelerini ziyarete gelmeleri ile hikâye başlamaktadır. Faik bir ses duyar ve panikle sağa sola bakar Mehmet onun peşinden gelir birilerinden bahsederler. O birileri tepenin ardındaki Yörüklerdir. Yörük kelimesi film boyunca çok az telaffuz edilir. Onların adı yoktur, yüzleri hiç görülmediği gibi kendilerini de film boyunca hiç görmeyiz. Sadece bir sahnesinde bir siluet görünür bu Süleyman’a da benzemektedir ama kim olduğu anlaşılamaz dürbünle bakma gereği duyulur ve dürbün geldiğinde görüntü kaybolmuştur. Bu sahne ötekine yakından bakmaya izin vermez; ötekine dair bilgilerin ne kadar muğlak olduğunu imleme acısından çarpıcıdır. Bir cip vadide hareket etmektedir içinde şoförden başka oğul Nusret; Torunlar Caner ve Zafer vardır. Kayalıkların olduğu vadide hareket eden araçtakilerin yüz ifadeleri donuk ve hiç konuşmamaktadırlar. Ses olarak sadece sinek vızıltılarını ve motor sesini duyarız. Bu izleyicide boğuculuk ve temassızlık duygusunu yaratır. Taşranın boğuculuğu. Film boyunca karakterler çoğunlukla arkadan çekilmiştir, yüzleri olmayan arkadan sert yürüyüşleri ile kendileri ile yüzleşememe halleri, yalanları, suç ortaklıkları, paranoyaları ama bir türlü birey olmamaları ve olma adına da hiç çabalarının olmaması şikâyetçi olmalarına rağmen eyleme geçememe halleri. Tipik taşra yalnızlığı ve ikiyüzlülüğü özne olamama hali nesneleşme ve şeyleşme durumu. Film boyunca insan sesinden daha fazla doğanın sesini duyarız kavakların hışırtısı, derenin ve yuvarlanan taşların sesi hepsi bize bir şey anlatır, en güçlüsünden mesaj verir, duygularımızı harekete geçirir.

Film de altı erkek var her biri kendi dünyasında Meryem Mehmet’in karısı ev içinde yemek yapan meyve soyan söz hakkı olmayan biri, bir de küçük Aliye o da annesiyle birlikte sürekli evde. Kadının taşra zihniyetteki konumu ev halindeki çekimlerde kamera açısı ile de cinsel obje olarak görüldüğünü göstermiştir.  Aynı zamanda da Faik’in genç olsam seni kaçırmazdım demesi Nusret’in kaçamak olarak birlikte olması hali ile cinsel obje durumu perçinlenmiştir.  Doğa filmin dilini oluşturan temel öge kavak ağaçları, sarp kayalar. Bir diğer karakter ise silah Caner’in gelir gelmez dedesinden aldığı tüfek film sonuna kadar hiç eksik olmadı ve karakterlere suç ortaklığı yaptı.

Faik tarlalarına giriyor diye tepenin ardındakilere ait olan keçiye el koyuyor ve torunları geldiği için onlara keçi keseceğini söyleyerek çalmış olduğu keçiyi kesiyor. Sevdiğini göstermek adına bunu yapıyor ancak riyakârlık ilk burada yüze vuruyor kendi keçisine kıyıp kesemiyor. Çalıntı keçiyi kesiyor. Mehmet’in uyarılarına hiç dikkat etmiyor sürekli tepenin ardındakilerin hukuk, hak tanımayacaklarından onlarla iletişim kurulamayacağından bahsediyor. Nusret çalıntı keçinin kesildiğini öğrendiğinde babasına serzenişte bulunuyor babanın “ O halde sen et yeme” demesine rağmen eti yiyor. Nusret’in inandığı şeyin arkasında duramama işine geldiği gibi davranma hali nasılsa keçiyi kesen kendisi değil babası. Ateşin karşısında rakı içilmesi, erkek muhabbetleri ve Mehmet’in gizlice Caner ve Zafer’e rakı taşıması yine görünürde büyüklerin yanında rakı içilmiyor ama gizli gizli içiliyor. Mehmet gönüllü suç ortağı.

Mehmet’in Faik’ olan borcunu ödeyememesi nedeni ile Faik keçilerine el koyacağını söylüyor. Mehmet hiç itiraz etmeden tamam deyip hıncını kavaklardan çıkarıyor. Daha sonra Faik’in bana bir şey olduğunda kavaklar senin demesi ile kavakların içinde dolaşırken ki yüz hali ve bedenin kavak ağaçları arasında silikleşmesi maddi çıkarların beni nasıl yok ettiğinin sinema dili olarak iyi bir gösterimi.

Zafer askerden gelmiş travmaları olan bir genç ilaç kullanıyor. Dedesi köyün Zafere iyi geleceğini söylüyor ancak geldiği andan itibaren silah sesleri hiç eksik olmuyor. Babası ayağından vuruluyor, Süleyman’ın köpeği Paşa öldürülüyor öldürenler kendi içlerinden birileri olduğu halde bunları yapanlar hep tepenin ardındakiler. Tüm bu gerilimler Zaferin tekrar sanrılar görmesine neden olarak ölümüne neden oluyor.

Film boyunca mekânın kullanımı, bakışlar, yürürken girilen sıra hepsi çıkar çerçevesinde kurulu olan hiyerarşiyi bize imliyor.

Filmin bu kadar çok ödül almasının nedeni yerel bir hikâye gibi görünen evrensel bir hikâye kurması demiştik. Ayrımcılık, düşman imgesi nasıl yaratılır. Her toplumun, her sosyal katmanın bir ötekisi vardır. Bir mahalle diğer bir mahalle için tehlikeli, kötü, uzak durulması gereken bir yer olabilir. Bizler ayrımcılığı kalıp yargılarla üretiriz kalıp yargılarımız daha sonra önyargılara dönüşür. Kalıp yargı doğduğumuz andan itibaren bize birileri hakkında söylenen olumlu ya da olumsuz sözler düşüncelerdir. Kalıp yargılarımızın olduğu gruplarla karşılaşmaz ve olumsuz düşünceler sürekli bize geldiğinde artık önyargılarımız oluşur. Kalıp yargı ve önyargı temas ile kırılır. Temas ettiğimiz grup ve kişilerinde bizim gibi olduğunu onlarında homojen olmadığını gördüğümüzde kendimiz ve öteki ile sağlıklı iletişim kurabiliriz. Biz diye tanımladığımız grup ta homojen bir grup değildir.

Film bu süreci muazzam güzel işlemiş göze sokmadan, mesaj verme kaygısı duymadan seyirciyi özne kılarak başarmış. Karşılaşılmayan, temas kurulmayan hakkında söylentilerin dışında bir şey bilinmeyen düşman algısı paranoya üreterek toplum ve bireyleri hasta eder. Buradaki karakterler Nusret’in vurulması Paşa’nın öldürülmesinden sonra birbirlerini sorgulamaya başladı. Mehmet Oğluna “Dün gece neredeydin?” diyerek Nusret’in vurulmasından oğlunu sorumlu tuttuğunu göstermiş bunun karşısında Süleyman inkâr etmiş babasının zayıflığını “Kavaklara iyi bak” diyerek yüzüne vurmuştur. Süleyman annesi ile Nusret’in yaşadıklarından babasının haberdar olduğunu babası da Süleyman’ın bu durumu bildiğini ancak sustuğunu bilmekte. Kapalı kapılar ardında yaşanan, herkesin bildiği ancak bilmezden geldiği ikiyüzlü namus anlayışı Caner dedesine Süleyman sana bir şey söyledi mi diyerek Paşayı öldürdüğünü Süleyman’ın söyleyip söylemediğini kontrol etmesi.

Kısaca yalan ve ikiyüzlülükler içerisinde süren ilişkiler tüm suçların ötekinin üzerine yüklenerek temize çekildiği bir alana dönüşmüştür. Bu aynı zamanda kollektif bir eylemdir. Bizin tüm üyeleri suç işlemekte ancak bunu görmezden gelerek işlenen suçu başkalarına yükleme halidir. Bu durum ünlü düşünür Hannah Arendt’ın “Kötülüğün sıradanlaşması” kavramıyla anlattığı durumdur.  Bunun sonucunda en masumları olan Zafer’in sanrıları artmış ve Yine Süleyman tarafından keçi sanılarak vurulmuş bu da tepenin ardındakilere mal edilerek bilinmeyen düşmana karşı tek vücut silahlar kuşanılmıştır. Keçi sanılarak vurulması bu durumun iç gruba zarar verme durumuna gelmesini anlatmış. Keçinin seçilmesi de ayrıca önemli. “ Keçi inadı, iki inatçı keçi” hikâyesine gönderme yapılmış.

Hepimiz bir hikâyenin içine doğuyoruz o hikâye tarafından şekillendirilerek o hikâyenin nesnesi oluyoruz sonra hikâyeyi tekrar üreten bir parçaya dönüşüyoruz biz özne olabildiğimiz ölçüde kendi hikâyemizi kurabiliriz.

Filmin bana düşündürdükleri:

Düşmanlaştırdıklarımız hangi günahlarımızı örtüyor?

Düşmanlaştırdıklarımız üzerinden kendi kendimizi temize çekebilir miyiz?

Bu şekilde özne olabilir miyiz?


Haber Kaynak : ÖZEL HABER