Tuba Dere: “Roman kahramanlarının varlığı gerçek kişiler gibi benim hayatımda.”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İRFAN YALÇIN

Şiir: Alişer AVCI - SABAH SERİNLİĞİ

Öykü: Hatice DÖKMEN - R’leri Söyleyemeyen Çocuk

Deneme: Bayram SARI - Asılacak Kadın

FİLM ANALİZ: Şükran Çamaşırcı - TEPENİN ARDI

Öykü: Sırrı AYHAN

DİSTOPYANIN DÖNÜŞÜ

Recep NAS’ın çevirisiyle: Louise GLUCK- Bir Sadakat Efsanesi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MURAT YALÇIN

ÖYKÜ: Kader MENTEŞ BOLAT - SIRADAN BİR GÜN

ÖYKÜ: İlknur Güneylioğlu - CILIZ BULUŞMALAR

ŞİİR: Kara Topraklarda Patlayan Uçurumlar/ Onur Sakarya

KADINLARDAN: “UYKULARINIZ KAÇSIN!” ORTAK BİLDİRİSİ…

Söyleşi: Yaşar SEYMAN - “O KADINLAR KENDİNİ YENİDEN YARATAN KADINLAR”

Saba ÖYMEN : Bir yaz akşamında ev düşüncesİ

ÖYKÜ :Meliha Yıldırım - DUMAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Erendiz ATASÜ...

Hatice Sönmez Kaya: KADIN SESİNİ YAZIYLA YÜKSELTMELİ

İlknur Güneylioğlu İLKAY TUNA İLE SÖYLEŞİ

YAZI: Hülya SOYŞEKERCİ

Öykü: Sırrı AYHAN

Öykü: Sırrı AYHAN

Öykü: Sırrı AYHAN

BEBEK

Kaldığım Köln şehri birçok özelliğiyle insanların ilgisini çeken, Almanya'nın önemli bir yerleşim birimidir. Tarihi Dom Katedrali, müzeleri, fuar alanı da şehre ayrı bir renk katar; taksi kullanırken çoğu zaman yanından hayranlıkla geçtiğim Rhein nehri  şehri de öyle.

Takside saatlerdir direksiyon başında iş kovalamama karşın dişe dokunur iyi bir tur yakalayamamıştım. Akşama doğru yol kenarında  bir kadının el kaldırdığını fark edip durdum. Kucağında küçük bir bebek, kolunda bir de sepet vardı.  Kapıyı açıp onları saygılıca arkaya yerleştirdim. Arabayı çalıştırıp, ''Nereye, ne tarafa gideceğiz, hanımefendi?” dedim.

”Şoför bey, biz Frankfurt şehir merkezine gideceğiz. Ben adresi biliyorum. Frankfurt tren istasyonuna yakın bir yere varalım gerisini ben size tarif ederim,” dedi.

”Baş üstüne efendim.”

Son turda iyi bir iş yakalamanın sevinciyle yola çıktım. Yolcum genç ve güzel bir kadındı. Göz ucuyla dikiz aynasından ara sıra kadına bakıyorum. Konuşmak istiyordum ama o hiç oralı değildi. Ara sıra ağlayan bebeğe mama veriyor, bazen de onu emziriyordu.

Tatlı hayallere daldım.  Müşteriyi bıraktıktan sonra arabayı bir yere park edip kent merkezinde gezmeyi düşünüyordum.  Hem günün yorgunluğunu atmak, hem de bol  olan eğlence  yerlerinde felekten birkaç saat çalmayı umuyordum.

Gide gide merkeze vardık. Tren istasyonuna yaklaştığımız da kadın “Sağa git, sola, git, şuradan ileriden!” diye diye yolu  tarif edip yüksek bir binanın önünde arabayı durdurmamı söyledi. Durdum. Taksinin saatini kapattım: “Dört yüz yirmi yedi Mark tuttu efendim,” dedim.

Kadın hemen arabadan inip, “Çocuk burada kalsın. Ben yukarıdan parayı alıp hemen döneceğim,” dedi.

“Hanımefendi, çocuk ağlarsa ne yapacağım?  Dur ben de yukarıya geleyim.''

“Beyefendi üç dakikada döneceğim. Bebek yanında kalsın, hemen geliyorum,” dedi.

”Peki hanımefendi, dediğiniz gibi olsun,” dedim.

Dışarı çıkıp bir sigara yakarak kadını bekledim. Çok geçmeden çocuk ağlamaya başladı. Sigaramı söndürdüm. Çocuğu kucaklayıp dışarıya çıkardım. Güzel yüzlü, zayıf görünüşlü, ela gözlü bir kız çocuğuydu. İçimden söyleniyordum, “Güzel çocuk! Burada doğmakla kim bilir ne kadar şanslısın. Annen, baban kim bilir sana neler neler almış, iyi bir gelecek sağlamak için ne olanaklar hazırlıyorlardır.  Bazı ülkelerde çocukların pek şansı yoktur. Çoğu doğru dürüst elbise, sağlıklı 
yemek ve ilaç bile bulamıyor. Gerçi burada da çocukları bir sürü dert ve tehlike bekliyor. Umarım senin geleceğin iyi olur.”

Kadının gecikmesi telaşlandırmıştı beni. Gideli on beş dakikayı geçiyordu. Gelen giden yoktu. “Niçin gelmedi acaba? Belki evde parayı temin edemedi.  Yoksa bankaya mı gitti?” diye kaygılanıyordum. Çocuk ağlıyor da ağlıyordu. Nasıl susturacağımı bilmiyordum. Kadın gideli epey olmasına rağmen  baktım gelen giden kimse yok. Ben ne yapacaktım şimdi? Kadın hangi daireye  girdi?

Gidip apartmanın giriş kapısında durdum. Hangi zile dokunsam acaba? Neden ismini sormadım diye kendi kendime kahrediyordum. Rastgele bir dairenin zilini çaldım. Açılan apartman kapısından yukarı çıktım. Kapısı açık olan daireden bana tuhaf tuhaf bakan kadın: “Ne istiyorsunuz?”

“Efendim ben taksiciyim, genç bir kadın bu bebeği bana bırakıp yol parasını getireceğim diye  daireye çıktı. Acaba bu daireye mi girdi?”

“Yok öyle birini tanımıyorum,'' dedi.

Teşekkür edip başka bir dairenin ziline bastım. Zincirli kapıyı aralayıp kızgın bir yüzle bana bakan  biri ne istediğimi sordu.

Ben de durumu kısaca izah ettim. “Öyle birini tanımıyorum,” deyip kapıyı sertçe  yüzüme kapattı.

Başka bir kapının zilini çalıp umutla beklemeye başladım.  Aralanan kapıdan uzun boylu, iri yarı biri başını çıkararak, “Ne istiyorsunuz?  Kimi  aradınız?”

“Efendim, rahatsız ettiğim için özür dilerim. Ben taksiciyim. Bu bebeğin annesi para getireceğim diye dairenin birine girdi. Hangisi olduğunu bilemiyorum. Acaba buraya mı geldi, diye soracaktım.”

“Yok, öyle birini tanımıyorum.”

“İçeriye bir bakabilir miyim?” dememle suratıma yumruğu yemem bir oldu. Burnum biraz kanadı. Bebek ciyak ciyak ağlamaya başladı.

“Defol evimden! Kimseyi görmedim, tanımıyorum. Beni de akşam akşam rahatsız etme,'' dedi.

Yüzümün acısı bir yanda,  kucağımdaki bebeğin ağlayışı bir yanda, kendi kendime, “Adam haklı ya. Bu iş böyle olmayacak, kadın da neredeyse bir saattir ortalıkta yok. En iyisi polisi çağırayım,” diyerek oradan uzaklaştım. Yakındaki bir eczaneden polis çağırmalarını rica ettim. Bir de kendime ıslak bez aldım.

Çeyrek saat sonra polis geldi. Durumu polise açıkladım. Kucağımdaki bebeği ve sepeti gösterdim. Polis, “Kadının ismi nedir? Hangi daireye girdi?” diye sordu.

“Bilemeyeceğim. İsmini soramadım, efendim. Hemen geleceğim, deyip yukarı çıktı. Çocuğu bırakınca hiç şüphelenmedim.”

“Yalan söylemediğin ne malum?  Çocuk senin de olabilir?”

“Nasıl olur efendim? Ben Köln şehrinden geliyorum. Bu kadın ve bebeği de yolcu olarak getirdim.” Taksinin saatini gösterip, “Şuraya bakın efendim! Paramı istiyorum, paramı!”

“Anlayacağız bakalım. Sen şu kadını bir tarif et bakalım,” dediler.

Kadını tarif ettim, polisler onu aramak için binaya girdiler. Bu arada bebek de devamlı ağlıyordu. “İnsanlar nasıl olur da çocuğunu bir yabancıya bırakıp gidebilir? Bunların hiç mi vicdanı sızlamıyor? Şimdi anası babası bulunmazsa bu çocuk ne olacak? Herhalde yetiştirme yurduna verirler,” diye söylenip durdum. Çok geçmeden polisler  gelerek, “Öyle biri yok. Sen de bizimle karakola geleceksin,” dediler. “Efendim, ben şoförüm. Arabayı mal sahibine teslim etmem gerekiyor. Siz çocuğu alın, bir çaresine bakarsınız. Ben şefimin adresini yazayım, parayı onun adresine yollarsınız,'' dedim.

“Yok öyle yağma, efendi! Çocuk belki de senindir. Öğreneceğiz bakalım.”

“Nasıl olur, ben taksiciyim. Kadını Köln'den buraya getirdim.”

“Belli mi olur? Belki de dostundan peydahladın, başından savmak için bu işi sen uyduruyorsun. Seni gözaltına alıyoruz. Bizimle karakola geleceksin,” dediler.

Bebeği alan polis: “Bizi takip et!”

Onları takip ederek karakola vardım. Olanları baştan sona bir daha anlattım.  Benden şüphelenen   polise, “Hayır efendim, ben namuslu, ailesine bağlı biriyim. Ben şoförüm, şoför!'' dedim.

“Sus! Zaten ne çıkarsa şoförlerden çıkıyor. Şimdilik burada kalacaksın,” deyip bebeği sepetle  birlikte çağırdıkları bir kadın görevliye teslim ettiler. Üstümdeki, sigaramı, kemerimi, telefonumu alıp beni nezarete attılar.

“Memur bey! Memur bey!”

“Ne var?”

“Ben açım, aç. Epeydir yoldayım ve yemek istiyorum.”

“Ne yemek istiyorsun? Kahvaltılık, peynir, çay mı? Yoksa sizin dönerden mi?”

“Domuz eti olmasın da. Bana tatlı geliyor. Başka fark etmez.”

O kadar yorgun ve açım ki hiçbir şeyi düşünemeyecek  haldeyim. Neyse ki çok geçmeden döner ve kola getirdiler. Yanında gece içebilirim diye, kırmızı paket çaydan yapılma, bir termos da çay getirmişlerdi.  Yemeğimi çabuk çabuk yiyerek kolamı içtim. Oh, dünya varmış be!  Biraz uzandım. Nezarethaneyi incelemeye  başladım.  Nasılsa burada sabahlayacağız.  Öyle görünüyor.

Odanın her tarafı duvar. Hiç pencere yok. Bir köşesinde memlekettekine benzeyen, alafranga bir tuvalet.  Ayrıca hiç kapı görünmüyor.  Kapı  da  aynı duvar gibi demirden. Duvardan çıkan kapı gene duvarda kayboluyordu. Yerde ise beton bir çıkıntının üzerinde bir yatak ve bir battaniye vardı. Aklıma sigara geldi. “Memur bey, memur bey!” diye seslendim.

Boy hizasındaki küçük delikten bana bakan polis, “Ne var, ne bağırıyorsun?”

“Sigara,  bana sigaramı verin! Sigaramı aldınız. Ha bir de avukat istiyorum.  Aileme telefon edin, avukatıma haber versinler. Bu, benim yasal hakkımdır.

“Sigara yok, yasak! Yarın sana ne istersen veririz. Sen şimdi yat bakalım!”

“Avukat istiyorum. Aileme telefon edin. Avukatıma haber versinler.”

Adam çekip gitti. “Sigarasız da zaman nasıl geçer  be? Yarın vereceklermiş. Polis, yat, diyor. Bu kafayla  kim yatabilir ki? Ne hayaller kurmuşken düştüğüm şu hale bak, hale… Hem paramı alamadım hem de nezaretteyim.” Böyle düşüne düşüne uykuya dalmışım. Bir süre sonra beni uyandıran polis tekrardan ifademi alıp, eşyalarımı vererek, eve dönebileceğimi, gelişmeleri daha sonra bana bildireceklerini söyledi.  Onlardan şefim için, birkaç saattir burada kaldığımı ve  durumumu bildiren bir yazı vermelerini rica ettim. “Peki,” diyerek,  çok geçemeden yazılı bir kağıdı elime tutuşturup, “Gidebilirsin,” dediler.

Dışarıya çıkıp rahat bir nefes aldım. Gecenin zifiri karanlığında  taksiye atladığım gibi  kontağı çevirdim, yönümü otobana verdim. 


Haber Kaynak : ÖZEL HABER