DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nemika Tuğcu        

KÜÇEREKLER, EPİZODLAR, ANLAR: Levent KARATAŞ

ÖYKÜ: SENGIIN ERDENE (RAHİME SARIÇELİK ÇEVİRİSİYLE)

Öykü: Buket DÜZGEN

Minimal Öyküler: Onur SAKARYA

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MURAT GÜLSOY...

Tuba Dere: “Roman kahramanlarının varlığı gerçek kişiler gibi benim hayatımda.”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İRFAN YALÇIN

Şiir: Alişer AVCI - SABAH SERİNLİĞİ

Öykü: Hatice DÖKMEN - R’leri Söyleyemeyen Çocuk

Deneme: Bayram SARI - Asılacak Kadın

FİLM ANALİZ: Şükran Çamaşırcı - TEPENİN ARDI

Öykü: Sırrı AYHAN

DİSTOPYANIN DÖNÜŞÜ

Recep NAS’ın çevirisiyle: Louise GLUCK- Bir Sadakat Efsanesi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MURAT YALÇIN

ÖYKÜ: Kader MENTEŞ BOLAT - SIRADAN BİR GÜN

ÖYKÜ: İlknur Güneylioğlu - CILIZ BULUŞMALAR

ŞİİR: Kara Topraklarda Patlayan Uçurumlar/ Onur Sakarya

KADINLARDAN: “UYKULARINIZ KAÇSIN!” ORTAK BİLDİRİSİ…

Söyleşi: Yaşar SEYMAN - “O KADINLAR KENDİNİ YENİDEN YARATAN KADINLAR”

Tuba Dere: “Roman kahramanlarının varlığı gerçek kişiler gibi benim hayatımda.”

Tuba Dere: “Roman kahramanlarının varlığı gerçek kişiler gibi benim hayatımda.”

“Kadim Dostum, Mümtaz’ım” diye başlıyordu bir mektup. “Ah, Sevgili Mevlut” diyordu diğer mektup. Kadının Fuat’a, Kemal Güner’e, Ziya’ya, Mahinur’a söylemek istedikleri vardı.

Sağanak bir yağmur gibi aşkla yazdı, özlemle aktı elinden cümleler. Nasıl olduğunu anlamadığı bir biçimde tamamlanıyordu yarım kalmış mektuplar. Her seferinde bir başka el olarak, başka bir isimle atıyordu imzasını kadın. Tutkuyla, hayranlıkla, kıskançlıkla, aşkla ve mahcubiyetle bakıyordu etrafında dolaşan hayaletlere. Bakışlarını gözlerine dikmiş yüzlere.

Onlarca mektup, muhatabına ulaşmak üzere postalanmayı beklerken, nedense birden, burnunun direği çok fena sızladı. Bir müddet ağladı.”(*)

Gül Parlak, Tuba Dere’yle Hece Yayınları’ndan çıkan “Kahramanlarıma Mektuplar” kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. İki yazarın incelikli yaklaşımlarıyla örülü bu söyleşisini keyifle okuyacağınızı umuyoruz.   

*Sevgili Tuba, kitabına başlamadan, öz geçmişini okudum. Doğduğun yer, yaşadığın çocukluk bende merak uyandırdı. Geçmiş zamanın dokusundan, kokusundan biraz bahseder misin?

Önce böyle bir söyleşiye beni konuk ettiğin için sana teşekkür ederim Sevgili Gül.

Ben Beypazarı’nda doğdum, ilk gençlik yıllarımı orada yaşadım. Zaten geniş aile sofralarının kurulduğu, akraba çocuklarının beraber büyüdüğü, acının da eğlencenin de birlikte yaşandığı bir dönemin çocuklarıyız. Gezip görenler bilir, hem ilginç bir coğrafyadır hem de geçmişine, gelenek ve göreneklerine bağlı -hatta muhafazakâr- bir Anadolu kasabasıdır Beypazarı. Yöreye ait sofra, yemek, kıyafet, düğün dernek kültürü biz çocukken hâlâ canlı olarak yaşatılıyordu. Tarihî evlerde, eski eşyalar arasında yaşamı görüp tattık. Doğa ile iç içeydik ayrıca. İnözü Vadisi’nde, o kayaların eteğinde, mağaraların dibinde dedemin bir bağı vardı mesela. Sadece bu sebeple bile kendimi bir masalın içine doğmuş gibi hissederim. Bir de Kız Meslek Lisesi mezunuyum. Meslek liseleri nitelikli okullardı bizim dönemimizde. Çok fedakâr ve iyi öğretmenlerimiz vardı. Dikiş dikmeyi, nakış işlemeyi, yemek yapmayı çocuk yaşta orada öğrendik, bunlar ilginç bir biçimde bizim sanat damarımızı, estetik yanımızı da beslemiş. Bizim diyorum çünkü benzer ilgileri arkadaşlarımda da görüyorum. Velhasıl müzik ve edebiyat sevgim böyle bir atmosferde filizlendi.

*Kitaba geçmeden önce, masal yazıcılığın sürüyor mu? Yazdığın yeni masallar var mı?

Aslında masal yazılan değil anlatılan - hatta bence yaşanan- bir tür biliyorsun. Yine çocukluğuma ait bir renk.

Babaannem ve aile büyüklerimizden bazıları geleneksel mânâda anlatıcıydı. Onlardan dinlediklerimin tadı hâlâ damağımda, dimağımda. Sadece o tadı yakalamak istiyorum. Bu nedenle önce çocuklar için masallar yazmaya başladım. Şimdi masalsı öykülerle devam etmeye çalışıyorum. Tercihen masal, bütün türlerin önünde bir yerde duruyor sanki benim için.

*Kahramanlarıma Mektuplar Kitabı, okuyucuya şu soruyu düşündürüyor, “ne kadar ilgi çekici bir konu.” Fikrin ilk doğuşu, elmanın ilk düşüşüyle ilgili küçük bir ipucu verebilir misin?

Birkaç yıl önce Ayraç Dergisi’nde kitap tanıtım yazıları yazıyordum. Kafamda Bir Tuhaflık yeni yayımlanmıştı. Onun hakkında yazmak istiyordum. Mevlut’un hikâyesini de diğer Orhan Pamuk kitapları gibi tutkuyla okurken böyle bir fikir aklıma geldi. Zaten evvelden beri çok sevdiğim kitapları bazen kahramanlarına bazen yazarlarına seslenerek, küçük küçük notlar alarak okurum, zihnim hiç susmaz. Kitap hakkında söylemek istediklerimle Mevlut’a yazdıklarımı birleştirerek bir mektuba dönüştürdüm. Dergide yayımlandı ve güzel tepkiler aldım. Sonra sevdiğim diğer kitapların kahramanlarına hitaben de mektuplar yazmaya başladım. Bunlar bir dizi hâlinde Hece Öykü dergisinde yayımlandıktan sonra kitaba dönüştüler.

*Kahramanlarıma Mektuplar’ın, baş köşesini, Huzur romanının Mümtazı’na ayırmışsın. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ve Huzur’un senin okuma yolculuğundaki yeri hususunda neler söylersin?

Evet, Mümtaz’a mektubum kitabın içerisinde özel bir yer tutuyor. Çünkü Tanpınar benim edebiyat tutkumun en önemli sebeplerinden biri. Üniversite yaşamımın büyük bir bölümü “Ne öğrendimse sendendir” diyecek kadar Tanpınar’dır. Lisans bitirme tezim Huzur romanıydı. Defalarca okuduğum Huzur hakkında çalışırken Mümtaz için notlar almış, ona hitaben günlük benzeri yazılar yazmıştım. Yani bir roman kahramanı değil, gerçek bir kişi benim için Mümtaz. Bazen Tanpınar’ın ta kendisi. Roman kahramanlarına mektuplar yazmaya başlayınca ‘kadim dostum’a yazmasam olmazdı.

Bir de kitaptaki diğer mektuplar günümüz yazarlarının kahramanlarına yazıldı, yazarı artık aramızda olmayan tek kahraman Mümtaz. Bu mektup “Tanpınar’a mektup” konulu yarışmada ödül aldı. Bu bakımdan da ayrıcalıklı.

*Yazıcımız Hayal-et, mektuplardan birinde, “roman ve öykü kahramanları okur önüne çıktıktan sonra yazarlardan ziyade artık okurların ahbabı olurlar.” der. Bu ahbaplığı kurmada yazarın rolü üzerine neler söylenebilir?

Kitabın başında kahramanlarına mektup yazdığım yazarlara teşekkür ediyorum, biliyorsun. Elbette onlar yazmasa biz kahramanlarla tanışamazdık. İlk başlarda yazarlar kahramanlarını bu denli sahiplendiğim için bana kızarlar mı acaba diye tedirgin oluyordum. Neyse ki öyle olmadı.

Kitabın sonunda Kahramanlarına Mektuplar Yazan Kadın öyküsünde de okur-kahraman-yazar ilişkisini irdelemeye çalıştım. Kitabım yayımlandıktan sonra yayınevine gittiğimde bana “Ne hissediyorsun?” diye sordular. O an “Benim kitabım değil gibi hissediyorum.” demiştim. Bu gerçek bir duygu. Yazı iç dünyanızdayken, onu kaleme alırken sizin. Ama yazarından kopup okur önüne çıktıktan sonra artık sadece size ait olmuyor. Bunu kendim de deneyimledim. Çünkü okur, metni iç dünyasında, kendi duygu ve düşünceleriyle, tecrübesiyle, hayata bakışıyla yeniden yorumluyor. Hatta yeniden yazıyor. Sizin anlattıklarınızdan yola çıkıyor ama farklı bir metin inşa ediyor. Bu yeniden inşa belki aklınızın ucundan bile geçmeyen düşüncelerle, duygularla oluyor üstelik.

*Sevgili Tuba, kitabında dil ve duygu zenginliğinin yanında belli bir hız, okuyucuyu yormayan bir anlatım var. Yazarken kitabın ritmini de göz önünde bulundurduğunu düşünüyorum. Ne dersin?

Aslında mektupların bir kitap hâline geldiklerinde nasıl görüneceği hakkında hiç düşünmedim yazarken. Sadece dostlarıma mektuplar yazdım. Keyifle okuduğum bir kitap ve sevdiğim biri hakkında konuşabilmenin tadıydı bu. Samimi bir iç dökmeydi. Hayatımın, duygularımın onlarla örtüşen yanlarına yahut onları bir insan olarak anlamaya odaklanmıştım. Yazar ustalığıyla değil bir okur acemiliğiyle yazdım sanırım. O nedenle mektuplar bir araya gelip kitap olduklarında ortaya çıkan kompozisyon beni de şaşırttı. Her mektubu sanki farklı bir ‘ben’ kaleme almış gibi. Nasıl her insan bizdeki farklı yönlere ışık tutar, başka özelliklerimizi açığa çıkarırsa kitaplar ve kahramanlar da öyle. Sanırım kahramanlar bizi kendi ritimlerine uyduruyorlar.

*Edebiyatın iki uyumlu türünü eşleştirmişsin. Mektup-Öykü. Okurken bu yakınlığı hissediyoruz. Yazarken bu kıvamı nasıl tutturduğunu anlatabilir misin?

Roman ve öyküde mektup, bir dönem anlatım tekniği olarak çok kullanılmış. Bizim edebiyatımızda ve dünya edebiyatında edebiyatçı mektupları da mühim bir yer tutuyor. Ben meseleye bu kadar teknik bakmadım esasen. Bir kıvam tutturabilmişsem ne mutlu. Mektupları yazarken kurgu yaptım evet, ama bu kendiliğinden oldu. Çünkü roman kahramanlarının varlığı gerçek kişiler gibi benim hayatımda. Kahramanları hayatıma dâhil ederken bir bakıma onları ve hikâyelerini yeniden tasarlamış oluyorum ya da ben onların hikâyesine kurgusal bir kahraman olarak girdiğimi hayal ediyorum. Belki mektuplarda da onları anlamak istediğim gibi anladım ve anlattım.

*Pir-i Lezzet’te sağlam bir mutfak kültürü, ciddi bir birikim var. Bu mu etkiledi seni? Mektup yazmana bu mu sebep oldu? Sen bu konuda ne düşünüyorsun?

Pir-i Lezzet, zihninizde çok güzel bir tat bırakıyor. Hem tarihî hem fantastik bir roman. Osmanlı mutfağı, sofra adabı, şifacılık, gizli ilimler gibi bir sürü bilgi ve birikimi içerisinde barındıran nefis bir sofra gibi, kalkmayı hiç istemiyorsunuz. Saygın Ersin’le ilk defa iletişime geçtiğimde “Bu kadar çok bilgiyi nereden edindiniz?” diye sormuştum. “Konuyla ilgili bulabildiğim tüm kaynaklara, hatta ilgisiz görünenlere bile baktım, onların yetmediği yerde işi hayal gücüne bıraktım.” demişti. İyi ki öyle yapmış, o sofradan ben de nasibimi aldım.

*Köpekler İçin Gece Müziği’nin Atmaca’sına hitaben, “Doğa güçlüdür hepimizden” diyorsun. İçinde bulunduğumuz zaman bu gerçeği bir kez daha hatırlattı bize. Tekrar tekrar yaşadığımız bu tecrübeye ilişkin neler söylemek istersin?

Senin de söz ettiğin gibi pandemi dolayısıyla evden dışarı çıkamadığımız ve kuraklığın da kapımızı çaldığı şu günlerde doğa hepimiz için daha fazla anlam kazandı. Bedenimizi ve ruhumuzu onunla yeniliyor, uzak kaldığımızda adeta çürüyoruz. Hastalığın hayatımıza gelişi de şifa buluşu da doğa sayesinde gibi görünüyor yani onun gücü ortada. Biz ancak doğaya katkıda bulunup onu koruduğumuz zaman onun tarafından korunacağız. Doğa bunu sürekli hatırlatıyor.

*Sevgili Tuba, kitap yayınlanalı bir yıl oldu. Okuruyla buluştu. Eminim güzel tepkiler aldın. Seni etkileyen geri dönüşleri bizimle paylaşır mısın?

Tabii kitapla ilgili geri dönüşler herkes gibi beni de çok mutlu etti. Sağ olsun arkadaşlarım, dostlarım ilgilenip okudular, yazılı ve sözlü olarak düşüncelerini ilettiler. Kitap hakkında konuşuldu, yazıldı. Yazıya katkı sunacak, geliştirecek, yön verecek sözler duydum. Ayrıca sosyal medyada, bookstagram hesaplarında zevkle hazırlanmış kitap fotoğrafları paylaşıldı. Hepsine çok teşekkür ediyorum. Hiç tanımadığım, mektuplar sayesinde tanıştığım okurlardan aldığım tepkiler beni çok memnun etti. Bir gün eski bir öğrencim bir fotoğraf gönderdi, zarif bir hediye paketinin içinde Kahramanlarıma Mektuplar. “Bugün kitabınızı okuyup beğenen bir arkadaşım bana sizin kitabınızı hediye etti hocam” yazmış. Öğrencim çok şaşırmış, kitabın yazarının hocası olduğunu söylemiş. Hoş bir tesadüf olmuş. Yine yakın zamanda sosyal medya aracılığıyla bir okurdan mektup aldım. Kitap hakkında yazılmış, duygu ve düşüncelerini çok güzel ifade eden bir okurun mektubuydu. Çocuk kitabı kahramanları için de mektuplar yazmamı öneriyordu. Kitabın ona değer katan okurlarla buluşması paha biçilmez bir güzellik. Sen de bunlardan birisin Gülcüğüm. Bu güzel söyleşi, hazırlığın, anlamlı soruların için çok teşekkür ederim. Daima kitapların bizi ferahlatan gölgesinde buluşalım ve onlar hakkında konuşalım.

Yazdığın, söylediğin tüm cümleler için ben teşekkür ediyorum.

(*)Kahramanıma Mektuplar, Hece Yayınları, 2019

 


Haber Kaynak : ÖZEL HABER