Tuba Dere: “Roman kahramanlarının varlığı gerçek kişiler gibi benim hayatımda.”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İRFAN YALÇIN

Şiir: Alişer AVCI - SABAH SERİNLİĞİ

Öykü: Hatice DÖKMEN - R’leri Söyleyemeyen Çocuk

Deneme: Bayram SARI - Asılacak Kadın

FİLM ANALİZ: Şükran Çamaşırcı - TEPENİN ARDI

Öykü: Sırrı AYHAN

DİSTOPYANIN DÖNÜŞÜ

Recep NAS’ın çevirisiyle: Louise GLUCK- Bir Sadakat Efsanesi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MURAT YALÇIN

ÖYKÜ: Kader MENTEŞ BOLAT - SIRADAN BİR GÜN

ÖYKÜ: İlknur Güneylioğlu - CILIZ BULUŞMALAR

ŞİİR: Kara Topraklarda Patlayan Uçurumlar/ Onur Sakarya

KADINLARDAN: “UYKULARINIZ KAÇSIN!” ORTAK BİLDİRİSİ…

Söyleşi: Yaşar SEYMAN - “O KADINLAR KENDİNİ YENİDEN YARATAN KADINLAR”

Saba ÖYMEN : Bir yaz akşamında ev düşüncesİ

ÖYKÜ :Meliha Yıldırım - DUMAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Erendiz ATASÜ...

Hatice Sönmez Kaya: KADIN SESİNİ YAZIYLA YÜKSELTMELİ

İlknur Güneylioğlu İLKAY TUNA İLE SÖYLEŞİ

YAZI: Hülya SOYŞEKERCİ

ÖYKÜ: İlknur Güneylioğlu - CILIZ BULUŞMALAR

İlknur Güneylioğlu - CILIZ BULUŞMALAR

İlknur Güneylioğlu

CILIZ BULUŞMALAR

Üst dişleri hafif öne çıkık, ince dudaklı, küçük kadınlardır. Saçları temiz, elektriklenmiş, ama sıkıca bir araya toplanmıştır. Elleri de vücutları, duruşları, oturuş ve kalkışları gibi çok naziktir. Parmakları, teknolojiyle arasının çok iyi olduğunu kanıtlamak istercesine, diz üstü bilgisayarın klavyesinde hızlıca, tıkır tıkır gezinir. Açık renklerde giyinirler, pantolonları daracıktır. Bilekleri ince, ayakları, bedenlerine göre miniktir. Yaşları, sanıldığından daha büyüktür. Onları sürekli izlersiniz, ama onlarla göz göze asla gelemezsiniz. Karşı masadadırlar her zaman, bu nedenle de izlenmeye en uygun kişilerdir. Bakışlarınızın karşılaşmaması, onların ürkek bir ceylan gibi davranmalarından kaynaklanmaz. Onlar sanki görmezler, duymazlar. Burunlarının dibine girerseniz, belki bunun sebebinin ne olduğunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Köpeklerin, tanımak için koklaması gibi koklarlar sizi. Çünkü gördüklerini, duyduklarını reddetseler de, kokunun varlığını her zaman kabul ederler.

Siz onları incelerken, yan masada flört çoktan başlamıştır. Kalın sesli, boyalı sarışın kadın, kulağınızı, etinizi tırmalamaktadır. Karşısında oturan adam, koyu griler içindedir. Boynuna zevksiz bir atkı bağlıdır, çay içer. Kadın da soda… Limon ister mutlaka yanında. Konuşurken sık sık öksürür. Adam, kadının konuşmasını yapışkan gülüşüyle her kesişinde geceyi planlar. Kadın da adamın tasarılarından büyük zevk duyar, çantasının fermuarını açar, meşgul insan havalarında cep telefonuna bakar. Adam, planlarının bozulmasından korkar. Başlar daha çok gülmeye, daha ayrıntılı planlamaya.

Her köşeden bir garson çıkar. Garsonların pek azı gerçekten sıcakkanlıdır. Çoğu, sahte sahte sırıtarak dolaşır. Tüm konukları memnun edebilmenin başka yolu da yoktur. Aralarında bir tanesi, her zaman en içten olanıdır. Ona seslenirsiniz. Duymaz. En kabası, en tahammülsüzü geliverir. Boyu kısa, vücudu genişçedir. Her şeyi duyar, görür. Fakat sizi anlamaz. Size yardımcı olamaz. Sizi duymayan diğer garson bunu nihayet fark eder, bir koşuda onun yanında bitiverir. Kaba olan sinirlenir, terler, daha da esmerleşir. İçten olan, çenesi düşük, uzun boylu garsona anlatırsınız derdinizi, o da size alakasız bir yığın şey söyler. Gülümsersiniz, siz gülümsedikçe kaba olan garson hızlı hızlı köşesine geri döner. Tatlınızın getirilmesini beklemeye başlarsınız. Herhangi bir şey içmek istemezsiniz, ama daha önce varlığını fark etmediğiniz bir başka garson tarafından hemencecik bir şişe su ve bir bardak bırakılıverir masanıza. Bardak öylece boş boş bekler. İçine bir kıl düşüverir. Kıla üflersiniz, suyu açmazsınız.

Beklerken, kahverengi, ince çizgili çiçek desenlerinin doldurduğu sarı boyalı duvarlara, tavanın içine sıra sıra gömülmüş beyaz, sarı spot ışıklarına bakarsınız. Tuvalete yakın bir yerde oturduğunuzu fark edersiniz. Göremediğiniz masalardan birinde, yüksek bir sesin sohbetini, çalan müzikten ayırt edersiniz. Kısık şekilde çalan müziğin The Doors’ un Light My Fire şarkısı olduğunu, ama şarkıyı bir kadının söylediğini anlar, oysa sizin her zaman Jim Morrison’ u tercih ettiğinizi fark edersiniz. Ardından Sade’ den Smooth Operator başlar. Masanızdakilere bakarsınız. Tuzluğa, biberliğe, gereğinden fazla doldurulmuş peçeteliğe, kampanyalı menülerin, parlak reklâm kâğıtlarının tutturulduğu şeffaf plastik tutacaklara… İçeride sigara içmek yasak. Yine de iç geçirerek küllüğe de bakarsınız. Avucunuzun içinde duran buruşuk peçeteyi küllüğün içine bırakırsınız.

Sonunda, bunca şeyden sonra, onlara, masanızdaki diğer kişilere bakarsınız. Varlıklarını çoktan unuttuklarınıza... Birden hüzünlenirsiniz. Karşı masa, yan masa, garsonlar, spotlar, tuvalet, yere uçan kıl, müzik ve tüm sesler yok olur. Sadece kendi masanız ve masanızdakiler kalır. İkisi sizden yaşlı, birisi sizden oldukça genç üç kişi... Konuşuyorlar mı diye dikkatinizi onlara verirsiniz. Duymakta zorlanırsınız, mırıltıları ancak gelir kulağınıza. Karşınızdaki biri genç, biri yaşlı iki erkek, sandalyelerini birbirine yanaştırmış mırıldanıp durmaktadır. Tam yanınızda, sizinle aynı, uzun, yumuşak, deri koltukta oturan yaşlı kadın ise hiç konuşmaz. Yıllardır, ailenizle bu görüşmeleri yaptığınız halde, onları diğer masadakilerden daha fazla tanımadığınızı anlarsınız. Dışarıda yağmur başlar. Kafanızı çevirir, koltuğunuzun arkasındaki boylu boyunca camdan dışarı uzunca bakarsınız. Tekrar içeri döndüğünüzde, gök, artık, gürlemektedir. Yanınızda oturan kadının daha da yaşlandığını, çok yorgun ve endişeli göründüğünü, hȃlȃ tek bir kelime etmediğini fark edersiniz. Karşınızdakiler sohbeti kesmiş, size dikkatle bakmaktadır. Geri çekilir, arkanıza yaslanır, kollarınızı bağlarsınız. Müzik başlar, ışıklar yanar, masalar yeniden dolar. Konuşma zorunluluğu hisseder, “keşke tuvalete yakın oturmasaydık,” dersiniz. Karşıdan, güler yüzlü garsonunuz, elindeki tepsinin içinde, tatlınızla size doğru yaklaşır.


Haber Kaynak : ÖZEL HABER