Eski Foça´da sağ yanımda deniz sol yanımda sıra sıra dizilmiş minik oteller, geceyi geçirecek bir yer arıyoruz, rotası planlı geri kalanı plansız özgür bir tatil. Yolu uçtan uca bir gittik, bir geldik, önündeki sardunyaları beğendiğim için ´hadi bunda kalalım,´ dedim Hasan´a. Birinci katta deniz manzaralı bir oda istedik, zaten fazla müşterisi olmayan otelin görevlisi olan kadın çok alışkın bir ´tamam´ fısıldadı ve bizi bir masaya oturtarak odayı hazırlamak için yukarı çıktı. Beklerken bir kahve içebilir miyiz diye etrafımıza bakındık, bir çalışan yok. Enteresan. Bir değil iki kahve içme süresi kadar bekledik, üstelik su içsek de iyiydi ama su nerede, kalkıp içeriye geçtim, duvarlar gemicilik temalarıyla dolu fotoğraflarla kaplı, vitrinlerin içinde çok uzun yıllardır toplandığı belli olan deniz kabukları, çıpalar, mini mini tatlı objeler, kahvaltı servisi için uzun bir masa, fincanlar, filanlar falanlar ve hatta zevkle seçilmiş bazı mobilyalar ama su yok, ortalıkta insan da yok. Bari deniz kenarında bir kaç adım yürüyeyim ben dedim, karşıya geçip otele bakınca bizi karşılayan kadının odayı hazırladığını gördüm, hiç acelesi yoktu.
Neyse bir süre sonra geldi, bir numara söyleyip içeri doğru yürüdü. Bize sırtını dönmüş haldeyken, odayı biz mi bulacağız deyince, yanda merdiven var, çıkınca sağdan ikinci oda, anahtar üstünde, aldığımız cevaptır. Bir an çıkıp gitsek mi gibi bir bakış aramızda, neyse yorgunuz deyip seçimi yapmış olduk. Güvertede yatıyormuşuz gibi bir oda, yattığın yerden bile denizi görüyorsun, bu güzel, bir kumanda, tv, klima filan, banyo küçük ama temiz. Kahve çay gibi servisler hak getire, mecburen çıkıp su cola ıvır zıvır aldım. Uyuduk. Sabah kahvaltı hazır, eh işte seviyesinde, zaten yemek işini halledip, yola devam.
Kahvaltı sırasında iki yeni yüz gördük, işletme sahibi karı koca. İkisinin de hızla gelip geçen müşteriye alışmış hatta bıkmış yüzü, sizi bi kere görmüş, sonra görmemiş gibi bakıyor, günaydın derseniz günaydın der demezseniz demeyiz ayarına bağlamışlar. Yaşı elliyi geçenler hatırlar bir oyuncaklar vardı, hayvanlar ya da çocuk mesela, sırtından kurarsın, biraz yürür sonra durur, daha çok kurarsan daha çok yürür, mekanik, hoş beş yok, sessiz sessiz çay içiyorlar. Bu arada görevli kadın ara sıra ortaya çıkıyor, mesela çöpleri dökmeye götürüyor, o sırada adam çiçekler bu yıl pek canlı değil diyor, kadın, ah evet sulamak bakmak lazım, hep yapmak istiyorum ama zaman bulamadım diyor, böyle böyle şeyler konuşuluyor. Adam kalkıp köpeğiyle birlikte denize giriyor.
Biz bu on beş yirmi odalı otelde tek bir çalışan görüyoruz. Kayıt yapıyor, oda temizliği yapıyor, kahvaltıyı hazırlıyor, topluyor, çöpü döküyor, meraklanıp sorduğum için öğrendim çarşafları yıkanma sonrası arka bahçeye asıyor ve daha ne varsa... Yorgun, mutsuz, bıkmış, yüzünde gülümsemeden eser yok, bu düzende yaşamaya alışmış.
Otelin sahipleri ya kıymetini bilmiyor, ya da hallerinden memnunlar, az çalışanla oda kahvaltı bir düzen tutturmuşlar, yetiniyorlar. İngilizce´de bir deyiş var, ´you buy cheap, you get cheap!´, Türkçe´si ne kadar ekmek o kadar köfte! Belli ki mottoları bu, merak ettiyseniz, fiyat 150 TL, on lira fazlasına Kuşadası´nda çift odası, havuzu, servisi gayet iyi bir yerde kaldığımıza göre şanslılar.
Parayı ödeyip arkama hiç bakmadan gitmem gereken bir mekândan öylece çıkıp gitmek istemedim, bize iyi davranmadı ama kadın hangi birine yetişsin, isteksiz adımları, yorgun bakışı bir zincir gibi sarmış bedenini, bakar mısınız lütfen dedim, masadan boş iki bardak almış, küs gibi yüzüme baktı. Hoşça kalın, kendinize iyi bakın dedim, planımda yoktu ama birden gülümseyerek iki gözümü kapayıp açtım.
Beklediğimden fazlasını yaptı, tekrar bekleriz, yolunuz açık olsun.
Hem de gülümseyerek.
Biliyorum. Minik işletmenin daha iyiye gitmesini sağlayacak bir şey değil yaptığım ama zaten bu yazının teması da o değil.