Önce kısa bir tarihçe,
1969 Adana Altın Koza Film Festivali, 15-22 Mayıs 1969, en iyi erkek oyuncu Yılmaz Güney, en iyi kadın oyuncu Fatma Girik,
1970 Adana Altın Koza Film Festivali, 19 Eylül-26 Eylül 1970, En İyi Film Umut, Yılmaz Güney, en iyi erkek oyuncu Yılmaz Güney, en iyi kadın oyuncu Fatma Girik, Boş Beşik´le.
1971 Adana Altın Koza Film Festivali, 18 Eylül-25 Eylül 1971, en iyi 3 film, Ağıt, Acı, Umutsuzlar, üçü bir yerde, hepsi de Yılmaz Güney, hem yönetmen hem en iyi erkek oyuncuyu almış, yanında Fatma Girik,
1972 Adana Altın Koza Film Festivali, 23 Eylül-30 Eylül 1972, Jürinin ilk oylamasında Yılmaz Güney´in Baba filmi en iyi film, yine Yılmaz Güney en iyi erkek oyuncu seçilmiş. Ancak, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı´ nın isteğiyle tekrar toplanan jüri, ilk oylamada ikinci olan Yılmaz Duru´nun Kara Doğan´ı en iyi film, Cüneyt Arkın´ı en iyi erkek oyuncu olarak seçmiş, şimdi sıkı durun, Cüneyt Arkın ödülü reddetmiş. Niye? Çünkü ´omurgalı olmak´ böyle bir duruştur. Hak edene hakkının verilmesi uğruna kendine sunulan ödülü, yeri, makamı, kabul etmekten vazgeçebilme erdemidir.
1973´de beşincisi yapılan film şenliği, 1992 yılına kadar, onsekiz yıl, kozalağı pamuğa dönemeden deprem, ekonomik kriz, yas gibi engellere takılarak aralıklı olarak sürebilmiş.
Adının değişmesi olacak iş değil.
Başkan konuşmasında 22 yıllık bir geçmişi olan festivalimiz derken, o geçmiş 22 yıldan güç alıyor mu? Alıyor. Gurur duyuyor mu? Duyuyor. Nedir o 22 yıllık festivalin adı? Altın Koza, tam dilinin ucuna geliyor, tam söyleyecek, ağzından kaçacak diye bir dikkat bir dikkat, festivalin adı Uluslararası Adana Film festivali oluyor. Bu nasıl iş?
Boşverin ara sıra bir köşede yazısı çıkan bir yazar olduğumu, ben ´bu nasıl iş´i, doğma büyüme, atası, anası, bacısı, gardaşı, bak hele yiğenim´i, dayıııııı nassın´ı, her köşesi mis gibi kebap kokan sokağı, Nisan´da portakal çiçeği soluyan burnu, Çakmak Caddesi´nde tulumba tatlısı yiyen ağzı, Yılmaz Güney´i, Menderes Samancılar´ı, Aytaç Arman´ı, Umut´u, Ağıt´ı, Sürü´sü, Yol´u ile öğünen aklı, daha bitmedi, Karaisalıların, Adana´ya yakın olanlarına murtçu, biraz yukardakilere tırlıkçı, daha yukardakilere kamalakçı diyen mizahı, ekşili, hatta ´eşkili´ nohutlu bir bamya pişirirken üstüne bir salkım koruk atan elleri, Eylül´de poyrazı bekleyip kırmızı biberleri dama seren, biber acıysa elleri bütün gece cayır cayır yanan canı ile sapına kadar bir Adanalı olarak soruyorum, bu nasıl iş Başkan?
Başkan benden dört yaş küçük, belki Ceyhan Çokçapınar´dan da gelip görememiş olabilir, yaşı yetmez, 1969´da başlayan ve zaman zaman kesintiye uğrayan Altın Koza günlerini. Oysa ben anımsıyorum. 1970 başlarını anımsıyorum, hepimiz, belediyenin önünden araçlar içinde halkı selamlayarak geçen sanatçıları, aktör ve aktrisleri görmek için koştururduk. Yılmaz Güney´i, Fatma Girik´i, Aytaç Arman´ı ve daha nice oyuncuyu el sallayarak, alkışlayarak, canlı canlı, evet canlı canlı görmek için korteje katılırdık, o zaman Internet nerdeeee, biz canlısını seyrederdik, Yılmaz Güney bizim çirkin kralımızdı, üstelik çok da yakışıklıydı. Yazlık sinemalarda, Sular civarında sayıları pek çok yazlık sinemalarda, her birinin sesi birbirine karışan yazlık sinemalarda, pusette bebelerin bile getirildiği yazlık sinemalarda, soğuk gazoz, frigoooooo sesleri arasında bir yandan çekirdek çitler, bir yandan Yılmaz Güney´i tam da o müthiş sahnede alkışlardık. Gala geceleri, yer yoksa, gazoz kasalarının üstüne otururduk, biletçiye kurban oliiim abi, bak çul getirdik, serer otururuz derdik. Nebahat Çehre gelmiş, Göksel Arsoy gelmiş, yer yerinden oynardı. Ama ille de Yılmaz Güney´imiz, Altın Koza´larda gelip babasının ocağını şenlendirirdi. Bir şehir bir festival doğurmuştu.
Bu nasıl iş Başkan?
Gerekçe şuymuş, dünyanın önemli bütün film festivalleri şehrin ya da kasabanın adı ile anılmaktaymış, misal, Cannes, Toronto, zaten Altın Portakal da Antalya Film Festivali yapılmışmış. İnsan doğurduğu çocuğun adını sözde 22 yıl, özde 47, yazı ile kırk yedi YIL sonra değiştirir mi? Diyelim ki değiştirdi, misal, çocuğun adı Hüseyin?
Bu nasıl iş Başkan?