Zaten kolay! Telefonu anlat dese öğretmenim sular seller gibi anlatırım. Üstünde sayılar var, bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, sıfır! Evdeki siyah, bir tane de babamın avukatlık bürosunda var.
Nedense daha çok ben tuvaletteyken çalar, ama şansa, değilsem, koşup mutlaka ben açarım. Çoğunlukla annemin bir arkadaşıdır. Daha ALO derken sesini tanıyıp, burada bilmem kim teyze diye yanıtladığımdan daima maşallah cin gibi kızsın, sözünü hak ederim. Annemi çağırmak için beş dakika derim. Annem bu sözüme niyeyse hep kızar, bir saniye de, der. Ben yine unutur, beş dakika, derim. Konuşur, sonra da kapatır.
Babam ne zaman birini arayacak olsa bana söyler. Telefonun başına gider, o duşa benzeyen şeyi kaldırırım, dınn sesini duyunca numarayı sağ işaret parmağımla çeviririm. Telefon zili aralıklarla çalar. Sonra ALO.
Telgrafa gelinceee, telefon gibi görülür bir şey olmadığından neye benzer bilmem ama şöyle şeyler telgraftır, ‘acınızı paylaşıyoruz, başınız sağ olsun,´ ya da ‘genç çifte ömür boyu saadetler dileriz.´ Bunu yapmak için de önce bir yere telefon edilir, babam ya da annem. Evin numarası söylenir. Telefon kapatılıp beklemeye başlanır, biraz sinir bozucu bir bekleyiştir. Karşı taraftan, artık bilmem kimdir onlar, telefon gelir. Önceden bir kâğıda not edilmiş tümce, sözcüklerin üstüne basa basa söylenir. Ad soyadı ve gideceği yer belirtilir. Acaba o da onlara telefon açıyor ve bilmem kim beyler size saadetler diliyor mu diyordur? Yalnız bir şey var, babamdan duyuyorum, telefon açılıyor, telgrafsa çekiliyor ya da alınıyor. Bunu fark ettiğim an ben hiç kimseden telgraf almadım henüz diyorum, içimden.
Okula gidiyorum. Yollarda yürürken, kitabın kapağını açmamış olmaktan hiç bir sıkıntı duymuyorum. Ne Alexandre Graham Bell´ den, ne asistanı Thomas Watson´dan, ne telefonu icat etmelerine neden olan o uydurma asit kazasından haberdarım, küçücük bir kızım yahu! Sınıfa giriyorum. Dersimiz ‘Hayat Bilgisi´ bir an önce başlasın istiyorum. Uslu uslu parmak kaldırıp, tahtaya geçip, sular gibi anlatacağım. Öğretmenim sınıfa giriyor. Biraz sonra sessizce sıraya girip, dışarıya çıkmamızı istiyor. Çıkıyoruz. Okul binasının sol girişinde bir kabin var. İçindeki duvara monte edilmiş ahşap rafta da bir telefon, bir tane de müdürün odasındaki masanın üstünde. Öğrenciler iki gruba ayrılıyor. Öğretmenimiz, ‘Çocuklarrr, bu araca telefon denir´ diyor. Galiba bizi aptal sanıyor diyorum, yine içimden. Kızdığım için de kahverengi saçlı, kocaman siyah gözlü, elmacık kemikleri çıkık arkadaşım Songül´ün kolundan çekip sıranın en arkasına geçiyorum. Öğrenciler kabine ikişer ikişer giriyorlar. Sıra az sonra bize gelecek, ders uygulamalı.
Songül´le kabine giriyoruz. Öğretmenimiz bana evimizi aramamı söylüyor. Numarayı hızlı hızlı çeviriyorum. Ne komik! Annem çıkıyor.‘Anneciğim,´ diyorum, ‘dersimiz İletişim Araçları. Uygulama yapıyoruz. Şimdi sana Songül´ü vereceğim. Onunla biraz konuşup kapatacakmışsın.´
Telefonu Songül´e uzatıyorum. Songül´ün elleri tir tir titriyor. ‘Alsana,´ diyorum. Songül´ün gözleri gözlerimin önünde boncuk gibi büyüyor, bir bana, bir telefona bakıyor.
Sık sık mahallesinde yapılan düğünlere giderdi, her defasında bir kâğıt peçete içine sardığı un kurabiyelerini bana getirir, bahçede yer, kıkır kıkır gülerek konuşurduk. Ne konuşurduk, şimdi hiç hatırlamıyorum, demek ki güzel şeylermiş, hatırlamadığım o güzel şeyleri unutmak istemiyorum.