Bay Aharon Appelfeld, sizinle yapılmış bir söyleşiyi okuyorum. 1941´de, dokuz yaşındayken- demek ki 1932 doğumlusunuz- Romen ordusu köyünüzü işgal etmiş, anneniz ve büyükanneniz öldürülmüş, babanız ve siz, önce kaçmayı becerseniz de kısa zaman sonra yakalanıp yollarınızı ayıran bir toplama kampına yollanmışsınız. Hiç akla gelmedik işler, oysa hayata varlıklı bir toprak sahibinin oğlu olarak başlamışsınız, anne ve babanız ile Almanca, büyükanne ve dedenizle Eski İbranice, evdeki hizmetçiyle Ukraynaca, okulda Romence konuşurmuşsunuz. Ne büyük bir ayrıcalık çok dilli bir çocuk olarak yetişmek ama bu ayrıcalığı düşünecek zaman değil. Toplama kampından kaçıp, iki yılı ormanlarda saklanarak geçirmişsiniz, fahişeler ve hırsızların hizmetinde bir takım sıra dışı işler yaparak. Küçücük bir çocuksunuz henüz, o iki on üç yaşlarındasınız.
1944´de Sovyet Ordusu gelince, mutfakta yamak olarak onlara katılmışsınız, İtalya ve Yugoslavya´dan geçip İsrail´e gitmişsiniz. 1960´da, savaş çoktan bitmişken, babanızın da kurtulduğunu ve İsrail´e geldiğini öğrenmişsiniz, iki yaralı yürek, nihayet kavuşmuşsunuz.
Annenizin babasını çok seviyorsunuz, ölmüş tabii, huzur içinde uyusun, çiftçiymiş, kendine özgü bir dindarlığı olduğunu belirtiyorsunuz ve tam da bu noktada, kırk yıl düşünsem bir insanın kıymet vereceğini akıl edemeyeceğim bir şeyi söylüyorsunuz dedenize dair, sessizliği takdir edermiş, o derece ki onun dini sükunetmiş. Pek konuşmazmış ama söylediği her şey aklınıza kazınmış, Eski İbraniceyi onun evinde öğrenmişsiniz. Dedeniz sabahları kalkınca dua edermiş ama duadan önce, hep, pencereleri açar, tanrıyla aramıza engel koymamak en iyisi dermiş, ona göre, pencereler ve panjurlar kapalıyken tanrıyla doğrudan konuşamazmışsınız. Bu pencereyi açıp tanrıyla aranıza engel koymama tembihini hiç unutmayacağınızı söylüyorsunuz, belki de her pencere açışınızda dedenizi hatırlıyorsunuz. Dedeniz nesnelere büyük bir özenle dokunurmuş, sadece kutsal kitaba değil, onu zaten her dua öncesi ve sonrası öperek kapatırmış, ama diğer nesnelere de, bardaklara, şişelere filan, çünkü onların kutsal olduklarına inanırmış. Söyleşi yazarı neden kutsallar ki, diye sorunca, siz şöyle diyorsunuz, ´çünkü tanrı her yerdedir, insanın kalbindedir, bitkilerdedir, hayvanlardadır, her yerdedir, bir insanla konuşurken dikkatli olmanız gerekir çünkü önünüzde duran o insanın özünde tanrısal bir şey vardır, ağaçlarda, hayvanlarda, hatta eşyalarda, hep tanrısal bir şey vardır.´
Şu anda, siz, sizi tanıyanlar, söyleşi yazarı ve benim dışımda hiç kimsenin bilmediği ‘tanrısal´ bir andayız, ‘dikkatli olmamız gerekiyor çünkü her insanın özünde kutsal bir şey vardır´, o andayız, söyleşi yazarı sizi çok üzen bir olaya geri döndürmenin mahcubiyetiyle özür dileyip, anneniz öldürüldüğünde nerede olduğunuzu soruyor.
Karşımızda söyleşinin yapıldığı 2014 yılında seksen iki yaşında olan bir yazar var ama biz, onun, dokuz buçuk yaşındaki yüreğini dinliyoruz.
´Anneannemle çiftlikteydik, Romanyalılar ve Almanlar geldi, annemi ve anneannemi vurdu, 1941 yılının yazı, annem otuz bir yaşındaydı, o hep genç kalacak, ben yaşlanacağım. Çok güzel bir kadındı.´
Sessizlik.
Not: Aharon Appelfeld, The Story of a Life (1999), The Age of Wonders (1978), Tzili (1983) ve Badenheim (1975)´ın yazarı./ Yazıyı The Paris Review´deki söyleşiden derledim.