Eski, çok eski bir kitabın içinde yürümekte olan bir kitapkurdu görmüştüm, mini minnacık bir canlı orada yaşıyordu, biz insanların aklının ermeyeceği bir dünyası var onun, ne içer, ne yer ama minicik canıyla ordan oraya yürüdüğüne göre bu dünya onun da dünyası. Belki o minik canlı bana kitapların nefes aldığını öğretmek için var olan bir işaretti, bilmiyorum, ama benim kitaplarım benimle birlikte nefes alıyor.
Yılda en az iki, en çok üç kez hepsini yere indirip, anlık tembelliklerimle sınıflandırmasını karma karışık ettiklerimi yeniden düzenlerken, onlara dair, bana ait anılar canlanıyor. Temizlik denebilir mi buna, pek değil, bir hatırlayış bir saygı duruşu esasında, varsın temizlik diyelim, işte o gün, en keyifli gün çünkü kitaplığın yanı başına gidip, sen burda bir yerlerdesin ama nerdesin, çık saklandığın yerden diyerek aradığım kitabı bulamadığım bir sıkıntılı günde değilim. Bir yazı ya da ödünç vermek için aradığım kitaba neredeyse sadece bugün ´buldum seniiii´ diyebilmenin tatlı hınzırlığı bu güne denk gelir, saklanmış, sessiz sessiz durup duruyor yerinde. Saklambaç oynuyoruz.
İşte Sabır Taşı, dokunması çok güzel bir kitap, kendinden ciltli, İngilizcedeki hardcover denenlerden, incecik, 89 sayfacık, bir oturmada okumalık, Necip Fazıl Kısakürek yazmış, sonradan kitapkurdu olacak babam, ´ana hatları eski bir Türk masalından´ girişiyle sunulan, son sayfaları kırmızı üzerine beyaz yıldızlı ebru ile süslenmiş tiyatro eserini daha çocukken alıp, sonradan çok bi fiyakalı olacak imzasını ilk sayfaya atmış, Tahir Akay. Bu ergen çocuk, kitap sevgisi artmaya başladığı zamanlar aldığı her kitabın 49. sayfasını imzalayacak çünkü kırk sekiz yaşını göremeyeceğine aklı takılmış, bir totem yapmış kendine, görürüm belki, 49 olsun demiş. Seksene bir ay kala göçtü bu dünyadan, eh, işe yaramış.
İşte şiir kitapları, şimdi, bu anda şöyle bir durmam gerek, belki sıcak bir-poşet çay- günün erken saati olmasa belki bir kadeh kırmızı şarap bana iyi gelir, aklımdaki geçmiş zaman dizelerini zaten unutmam da, bunların arasında bir gelin teli, rengi solmuş incecik zarif bir çiçek, mor pembe sarı bir çiçek, titrek bir el yazısıyla yazılmış bir dize arayıp bulmak da var, bu durumda bir yarım saatim gider, gençliğim, jandarmanın tüfeği eşliğinde okula girmek için toplandığımız o yürüyüş anı gelir, ´jandarma biz, sosyalistiz, yalnız dostuz biz sana, kurtuluşun bizimledir, elini uzatsana,´ işte Ahmet Erhan, eskinin sosyalisti, şimdinin İslamcısı, anadan doğma şair İsmet Özel, işte Barış Pirhasan, işte göğsümde nilüferler kır çiçekleri, işte Enver Gökçe, ahhh Enver Gökçe, ´Zalım! Hemi de kötü dinli gavur, Nasıl da bağdaş kurmuş toprağıma, gülümü harmanımı savurur!´ demiş, değişen bir durum yok hâlâ.
Romanlarım ve öykü kitaplarım, bunların iki dilde yazılmışları var kitaplığımda, Türkçe ve İngilizce. Aynı kitaplığın farklı üç beş rafında kurulmuşlar yerlerine, en sevdiklerim, okunmak için hâlâ sıra bekleyenlerim, bir daha okuyayım dediklerim, iki kere okuduklarım- Anna Karenina, Suç ve Ceza, Tütün (Sarı Dünya), Catcher in the Rye, o kadar güzeldi ki bir daha okumamalıyım dediklerim - Bir Gün Tek Başına-, itiraf ediyorum, ödünç alıp sonra veririm dediğim iki kitap da var, elime her aldığımda sonra veririm diyorum, okumaktan korktuklarım, teşekkür ettiklerim, okşadıklarım, kokusunu sevdiklerim, elime alıp ağladıklarım - Darağacında Üç Fidan, Gülünün Solduğu Akşam, satır altlarını ebru bir kurşun kalemle çizdiklerim, ilk sayfasına notlar ve sayfa numarası yazdıklarım, inanması zor ama hastalıklı bir halde İngilizce Türkçe karşılıklı okuduklarım, sayfa arasında bir kartpostal, bir fotoğraf ya da elektrikli süpürge servis faturası bulduklarım, sahaflardan sırf kapak resmi ´tablo gibi´ diyerek aldıklarım- Huckleberry Finn/ Mark Twain- köprünün üstünde oturmuş, arkasında deniz ve sapsarı bir gökyüzü var, esas oğlanın başında da sarı hasır bir şapka, elinde oltası balık bekliyor- Adana´da bir alt kat sahaftan 5 liraya almıştım, bana göre mücevher, onu görünür halde koyuyorum kitaplığa, giden gelen baksın. Alice in Wonderland´in kapağı da çok güzel resmedilmiş, bunu, onu her görüşümde düşünüyorum, 250 kuruş yazıyor ilk sayfada, bir de sahibinin adı, Nurten Akay, annem.
Kitaplarım nefes alıyor, ben onların tozunu alırken seviniyorum. Minicik kitapkurdu da içlerinde yaşasın, biz onla kankayız.