Metrobüste yer bulamayıp ayakta yolculuk eden yaşlı kadının haline üzülmüş, yer vermemek için cep telefonlarıyla meşgul görüntüsü veren gençlere ağzım sitem dolu, başladık konuşmaya. `E ablacım, çünkü bacak kadar çocukta en marka cep telefonu, biz böyle miydik?`den başladı, bir o bir ben toplum hayatındaki saygısızlıklardan, hızla tüketilen teknolojik aygıtlardan giriyoruz, kolay elde etmenin insanları mutsuzluğa sürüklemesinden çıkıyoruz. Böyle muhabbetlerde bazen çok can alıcı bir cümle çıkabiliyor, sahici bir cümle, ışıl ışıl parlıyor;
-`Işıklı bir ayakkabımın olması çok istemiştim abla, ama olmadı, babamın durumu hiç bir zaman bana ışıklı bir ayakkabı almaya müsait olmadı.`
Biz ikimiz, kısa yoluma sığıştıracak pek çok kelam ettik ama hepsini toplasan bu sözlerin kalbime dayandırdığı ağırlık etmez. Taksiden inmeden ona dedim ki, `hepimizin içinde kalmış bir ışıklı şey vardır, çocuğunda yaparsın, tam olarak yerini doldurmaz ama ille de yaparsın.`
Tesadüfün bu kadarı! Ertesi gün, izlenmek için bir köşede benim boş zamanımı bekleyen film cd`lerine bakınırken gözüm Cennetin Çocukları`na takıldı, haydi bakalım deyip, taktım. İlkokul yaşlarında biri erkek biri kız iki kardeşin, aralarında sır olarak sakladıkları bir ayakkabı hikayesi çıktı karşıma. Yoksul bir aile. Kızın ayakkabısını abisi tamiri götürüyor, ayakkabıyı dönüşte kaybediyor. Anne ve babaya durumu açıklamama kararı alıyorlar. Korku değil, sırf onları üzmemek için. Tek çözüm, okula giderken oğlanın ayakkabısını sabah kızın, öğleden sonra oğlanın kullanmasına kalıyor. Okul çıkışında değişimi yapmaları için orta noktaya doğru önce kızın, sonra okula doğru oğlanın maratonu başlıyor, hep aynı yerde buluşup, kan ter içinde eskimiş bez ayakkabıyı terlikle değiştiriyorlar. Sonrası, bu ayakkabı sırrının, filmi muhteşem bir seyirlik haline getiren akışı… Filmin en etkileyici sahnelerin biri, baba ve oğlun bahçıvanlık işleri yapmak için zengin muhitlerde kapı kapı dolaşıp iş aradıkları sahne. Duvarlarla çevrili bahçelerde bir güvenlik megafonuna cılız sesiyle derdini anlatamayan babanın çaresizliğini küçücük oğul nasıl da anlıyor, nasıl da öne çıkıp babanın yapamadığını yapıyor, izlerken birden içinize bir umut doluyor... İranlı yönetmen Majid Majidi`nin filmi, Polonya Uluslararası Film Festivali En İyi Seyirci Ödülü, Oscar Akademi Ödülleri En İyi Yabancı Film Adaylığı, Montreal ve Lucas En İyi Film Ödüllerini almış. Oscar`a aday gösterilen ilk İran Filmi olarak da sinema literatürüne girmiş.
Ben filmi Adana`da Kitapsan`da bir sepete dizilmiş pek çok festival filmi arasından seçtim, referansım üzerinde yazan ödüllerdi. Fırsatını bulursanız bu müthiş maratonu izleyiniz. Kendinize bir çift ayakkabı alırken aklınıza Ali ve Zehra gelecek.