YAYFEN YAYINLARI ve ERDAL ÇAKICIOĞLU BULUŞMA

Söyleşi: Duygu TERİM

Eşyaların Ruhuna Dokunan Ressam: İmam Afsarian

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Asuman Kafaoğlu-Büke...

Yaşadığını Yazmak

çetele

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nedim GÜRSEL...

Söyleşi: Gül Parlak

ÖYKÜ: Recep NAS

Söyleşi: Adalet Temürtürkan

Ayşe Nilay Özkan : “SANA YALAN SÖYLEMİŞLER” DEN KALANLAR

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Remzi Karabulut...

Esra Sağlık: petrol ve papatya

Murat Cem Miman: TEKMİL FAVA

Buket DÜZGÜN-TAHTA ATLARI SÜRÜYOR ÇOCUKLUK

Levent Karataş-aşk tarifi

Gül Parlak, İclâl Nur ile “Kırlangıç Sabahı”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Zehra İPŞİROĞLU...

Öykü: Özcan Öztürk

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ÇİĞDEM SEZER...

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Yasemin YAZICI...

Yasemin YAZICI...

Türkiye'de, yazmak isteyenler nedense hep yabancı edebiyatçıları örnek alıyor, onların deneyimleri üzerinden bir fikir geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda “Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum”  olarak bir eksikliği giderme çabası içine girdik. Değerli edebiyatçılarımızın katılımıyla kapsamlı bir bellek oluşturmaya çalışacağız. Yazar adaylarına yol gösterici olacağına inanarak… Bu haftaki konuğumuz kıymetli yazarımız Yasemin YAZICI...

Sanıyorum, arada bir yazarlar da kendine soruyordur, neden yazıyorum diye. En azından ben kendimi böyle bir soruyla yoklarım bazen. Farklı zamanlarda, yanıtlarım değişir. Gençken yazmaktan bir ölümsüzlük duyumu alırdım, yetişkin zamanlarımda kendimi toplumsal bir borç altında bulurdum, şimdi unuttuğum türlü yanıtlarım olurdu kendime.  Yazarlık, yaratıcı kişilik her yerde, her koşulda ortaya çıkabiliyor aslında. Bu yol ayrımı öncelikle insanın kendi iç dünyasında oluşuyor. Benim çok küçük yaşlarda yazar olma idealim yoktu, ama ilkokulda şiirlerim, öykülerim okul gazetesinde yer alırdı. Lisede şiirler, öyküler yazardım. Yazar olmaktan öte, hayal ettiklerimi yazıya geçirirdim. Şimdilerde de yazmayı yazar olmaktan daha çok seviyorum. Bence daha değerli bir edim. Çok saf bir istencin resmi. Çünkü yazma tutkusu olmadan, yazılmaz diye düşünüyorum. Akan bir su gibi, kendini yolunu arıyorsun. Hayata yakın bir benzeşimi, doğallığı var yazmanın. Çocukken, annemin, teyzemin okuduğu Hayat, Yelpaze gibi mecmualar, babamın elektronik hakkındaki teknik dergilerle birlikte bir etajerde dururdu. Anneannem ise Leylâ ile Mecnun gibi aşk kitaplarının yanı sıra Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Osman Karaosmanoğlu gibi yazarların kitaplarını okur, onları yatak odasında bir rafta tutardı, Kütüphaneyle ilk karşılaşmam,  Karşıyaka’daki Mithat Hoca kütüphanesine, anneannem tarafından üye edilmemle başladı. İlkokuldaydım. O zamanlar kimse ders çalışmaya falan gelmezdi.  Yalnızca kitap alınır, ya da orada okunurdu. Bir de Bursa’da yaşayan amcam, Fransız lisesi mezunu olduğu için, genç yaşta hastalanınca evde kitap çalışmaları yapardı, her gidişimde dışarıda oynamaktan çok onun yanında kalırdım. Büyük bir kitaplığı vardı. Ondan çok etkilendiğimi düşünüyorum. Bense kitaplarımı, değerli bulduğum başka şeylerle birlikte karyolamın altında kalın kapaklı, bordo renkli, büyük bir valizde saklardım. İçine sığabileceğim kadar büyük bir valizdi ya da ben küçüktüm. Anahtarı vardı. Böylece gizli bir hazinem olduğuna inanırdım. Sonra genç bir çift olan yan komşumuzun kütüphanesini keşfettim. Yetişkin romanlarına, öykülerine çok genç yaşta başladım. Bu arada on beş yaşında siyasi gençlik hareketlerinden etkilenerek siyaset ve felsefeye merak saldım, ateist oldum. Tüm bunlar beni biraz boyalı kuşa döndürdü yakın çevremde. Bir yandan sürüp giden küçük burjuva hayatına ayak uydururken, öte yanda devrimci gençlik hareketleri etkisindeydim. Bu tuhaf ikilem içinde şiirler yazıyordum. Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nı çok beğenmiştim. Onun gibi şiirsel öyküler yazmaya çabalıyordum. İçimdeki bu kişilik değişimlerinin kimse ayrımında değildi. Ne ben ne öğretmenler ne de aile çevrem. Sonra ilk yazım yirmi bir yaşında Demokrat İzmir Gazetesinde yayımlandı. İlk roman, öykü denemelerime o sıralarda başladım. İçimdeki yazma tutkusu sonunda kendi yolunu bulmuştu. Fransız Dili ve Edebiyatı’nda okumak üzere İstanbul’a geldim. Edebiyat ve sanat çevresi içindeydim. Bu arada sinemacı arkadaşlarım vardı. Bu kez edebiyatı öteleyip sinemaya yöneldim. Hayallerim, arayışlarım galiba mantığımı hep zorluyordu. Aklımda kendi film senaryolarım vardı. Onları yazıyordum bu kez. Görsel düşünmenin görkemini sinemada çalışırken öğrendim. O son güzel döneme tanık gençlerdenim. Çok değerli yazar, sinemacı, ressam… hep birlikte ortaklaşa bir hayat yaşanıyordu. Elbette genç bir kadın olarak pek kolay değildi var olmak. Para çok gerekli olmasına karşın, sanki bu kadar belirleyici değildi o zamanlar. Ama seksenlerin sonunda Yeşilçam Sineması bitti. Reklam şirketlerinde çalıştımsa da pek sevemedim ortamını. Yeniden edebiyata döndüm. İlk romanımı yazmaya başladım ama 90’ların ortamı çoksatarlara teslim olmuştu. Renkli ve çoklu televizyon kanalları bambaşka bir dünya getirdi önümüze. Geriye çekildim. Yazma tutkuma teslim ettim kendimi. Üstelik anne olmuştum. İçimdeki bölünmelere annelik de eklenmişti. Yine de seksenlerin ortamı, ki atmışlara, yetmişlere, hatta ellilere dek geri uzanıyordu. Bu birikim farklıydı. Hem geçmişe hem yaşanan günlerden uzaklara doğru bir salınan bir zaman vardı. Attila İlhan’ın dostluğu her zaman çok yapıcıydı. Metin Erksan’ın TRT’de danışmanlık yaptığı döneminde, özel derslere dönüşen yüce gönüllü sohbetleri, Giovanni Scognamillo’nun fantastik/korku sarmalındaki dünyasında oluşan toplantılarımız, değerli ve çok yönlü izler bıraktı bende. Kendi dünyamı keşfetmemde etkin oldu. Türkçe anlatımı önceleyen yazarları okumanın, edebiyat dilime çok katkısı önemlidir. Özellikle yazar kadınların. Tek tek adlarını saymak isterim ama liste uzun… hem de birini göz ardı etmekten korkarım. Her edebiyatseverin okunmazsa olmaz olan yazarları hepsi. Sohbetlerimizde anılarını paylaşırlardı, arada çekişmeler de çoktu tabii, ama biz genç olduğumuz için dışındaydık bu edebiyat sürtüşmelerinin. Zaten ben, ekolleşmemiş çekişmeleri oldum olası sevmem.

Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sını okuduktan sonra, yıllarca neden hep kendime ait bir oda, bir köşe peşinde olduğumu anladım. Kendinizle baş başa olacağınız bir yer mutlaka gerekli. Hatta bunun için yazar olmanıza pek gerek yok, her bireyin ortak alanların dışında kendine kapanacağı bir mağarası olmalı. Kendi kendine hesaplaşabileceği, kendini sorgulayabileceği, kendini dinleyebileceği… bu özellikle her kadın ve erkek için gerekli. Yoksa ortak alanlar, bir süre sonra bizleşerek, kişinin varoluş kimliğini eritiyor. Bu yüzden her bulunduğum mekânda kendime ait bir alan oluştururum. Yoksa olmaz. Ama ille yazı masam, odam diye tutturmuyorum artık. Bilgisayar taşınır bir büro halinde zaten. Hard diskim yanımda olursa, yalnız kalabileceğim her yerde çalışıyorum şu sıralar. Benim için önemli olan, sessizlik ve yalnızlık.   
 

 

(Bu başlığın oluşturulmasında F. Hüsnü Dağlarca’nın “Yapıtlarımla Konuşmalarım”ı etkili olmuştur.)

Kitaplarımın içinde Kaybolan Kasaba’nın yeri farklıdır. Onu kaybolsun diye yazmadım ama sonuç öyle oldu. Önce senaryo olarak düşünmüştüm. Bunun için yıllarca görsel alıştırmalar yapmıştım. Ama artık sinema yapma ortamı yoktu. Direnmedim. Nasıl olsa önceden edebiyat alanında yazıyordum. Ancak ilk romanı yazarken, çok tedirginleşmiştim. Sanki edebi bir dile yeniden ulaşamayacaktım. Kendimi sözcüklerin akışına bıraktım. Üstelik seksenlerin sonuna doğru, tüm gelişmiş ülkeler dahil, orta sınıf ve dolayısıyla aydınlara, tuhaf bir kapitalist esriklik hali gelmişti. Sosyalist/komünist düşlemler hızla yoksanıyordu, temsilleri arka arkaya yıkılıyordu. Artık tek model bir kapitalizmin verdiği mutluluk reçeteleri geçerliydi. Bunlarsa satın alınabilen şeylerdi. Bireyci yaşam ve gençlik ve hazır imgeler bütünüyle alabora ediyordu dünyayı. Bense 80 darbesi sonrası, yedi yıl içerde kalmış, ressam bir kızın hapisten çıkışını, arkadaşlarıyla bir rüyasızlıkda savruluşlarını, hapisteki yavaşlığın aksine, baş döndürücü hızla devinen yeni hayata tutunma hallerini yazıyordum ve devam ettim yazmaya. Hiçbir zaman moda temalar beni çekmedi. Kendi bakışımda oluşmuş öyküler vardı aklımda. Bu yeni dönemin yarattığı huzursuzlukla yaşıyordum hâlâ yaşıyoruz ya… Sosyal yaşamın hızlı değişkenleriyle, insanın içindeki duyguların yavaş değişenleri arasında tuhaf bir tersleme hissediyordum. Kahramanım Ufuk, yeniden gözünü açtığı dünyada, varlığının tüm uzanımlarının arayışındaydı. Aşk, aile, arkadaşlık, resim dünyası, cinsellik, paranın önemi ya da önemsizliği gibi alanlarda yeni deneyimlerden ötekine sürükleniyordu. Yaşam başkalaşmıştı. Savundukları dünyadan sürülmüşlerdi. Yıllar önce âşık olduğu genç, sokak arasında öldürülmüş, kimisi yakalanmış, kimi de dışarıda kalmıştı. Şimdi ’ye tutunmak zorlu bir hayat yürüyüşüydü. Geriye ailesinin yanına dönmek isteğindeyse, bıraktığı hayat orada yoktu artık. Yazarken çok duygulandığım bir roman oldu. Geçmişte içtenlikle tüm yanlışlarıyla da olsa, yarın için mücadele edenlere borçlu hissediyordum kendimi. Beyoğlu’nda bir kitapçının vitrininde kitabımı gördüğümde, içindeki roman kahramanlarımı terk etmişim duygusuna kapılmıştım. Yazar olma sevincinden çok, tuhaf bir hüzün duyumsamıştım. Sonradan basılan kitaplarımda da hep aynı duyguları yaşayacaktım. O günden sonra, “kayboluşu, kaybolanı, görünmeyeni” anlatmak bana hep iyi hissettirdi. Bu nedenle edebiyat algım, daha karanlıktaki gölgelere doğru dikkatini çevirdi. Kitaplarımın yayımlanma süreci çok sancılı sürdü, hâlâ da öyle. Ama kıyıda kalmakla bir tür edebi özgürlük elde ediyorsunuz. Birkaç yıl önce Biket İlhan için Kaybolan Kasaba’nın senaryosunu yazdım. Biket de romanda geçen mekânların yabancısı değildi, ama 15 Temmuz Darbesi, Pandemi falan derken duraksadı proje. Aslında ilk romanım beğenildi kimi edebiyatçılarımız tarafından, ama rüzgâr artık onları da savuracak denli farklı yerden esiyordu. Az sayıda olsa da hâlâ o kitabımın okurlarıyla karşılaşıyorum. Bana kendi yolumu gösteren bir kitap olduğu için önemli yeri vardır yazın hayatımda. Şöyle biter. “(Ufuk) Uzun, zor bir yolun başında duyumsadı kendini. Uzun, zor bir yoldan gelmişti. Doğduğu kasaba kaybolmuştu. Kaybolan kasaba kaybolan her şeyi simgeliyordu. Acısını yüreklerimize kazıyan. Kaybolan değerlerimiz. Sevdiklerimiz. Önemsediklerimiz. Kaybolan her şeyin acısından yeniden doğuyordu. Gülümsedi. Hüzünlü. Güçlü.” 1987/1990 arasında yazmıştım.