SÖYLEŞİ: GÜLSER KUT ARAT - BUKET ARBATLI

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Mehmet Doğan Karakuş...

Süreyya Köle video söyleşi haber

ŞİİR: ARİFE KALENDER

Öykü: İlknur Güneylioğlu

Öykü: Saba Öymen

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ZEYNEP ALİYE

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gülsüm CENGİZ...

Öykü: Ayşegül DAYLAN

Yeni Adana Gazetesi ve Çukurova Belediyesi İşbirliği ile…

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Sibel K. TÜRKER...

ÖYKÜ: DİLEK ÜSTÜNDAĞ

ÖYKÜ: Adalet TEMÜRTÜRKAN

YALINLIĞIN ARDINDA BİR SİMURG

SÖYLEŞİ: Seyhan Aslan Hanotte - Hasibe Özdemir

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Ayla KUTLU…

ÖYKÜ: NİHAT ZİYALAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İnci ARAL...

ÖYKÜ: RECEP NAS

Hatice Kumbaracı Gürsöz Nihat Ziyalan'ın “Sevdakeş”i üzerine yazdı...

Öykü: Gülser KUT ARAT

ÖYKÜ: Adalet TEMÜRTÜRKAN

ÖMÜR KEMİREN SOLUCAN

Ayna ona, o aynadaki yüze bakıyordu. Alışkanlık. Her sabah yataktan kalkmak, hacet gidermek, el yüz yıkamak, saç taramak, kendine bakmak. Gözaltındaki morluklara, dudak üstündeki çizgilere. Barışık değil artık, aynayla, aynadaki yüzle. Gün günü devirdikçe kazayağında derinleşen çizgiler, çoğalan benekler...

Bu sabah yine yaptı Gülcihan, son zamanlarda sıkça yaptığını. Sabahları evden çıkmadan önce aynayla konuşuyor, soruyor, sorguluyordu. Bir ya da iki ay önce başladı,  güne başlamanın değişmez kuralı oldu. Aynada gördüğü, baktığı neydi, konuştuğu kimdi, nereye bakıyor, ne görüyordu? Harcanan ömrünü mü, ruhuna çöreklenen sızıları mı, uçup giden hayalleri mi? Ey ömrüm, baş aşağı gidiyorsun,  git, neyini gördüm? Çoğun gitti zaten, ne kaldı. Ömür dediğin ne ki, bu hayattan payıma düşen ne ki?  En ağır yükleri üstüme attın, bi kere de yüzüme gülseydin...   

 Sorulardan kurtulsa, cevabını bulabilse gidecekti. Yükünü, sırtlayıp gidecek günü tüketecekti... Bir yılın daha defteri dürülüyordu, geçen gün ömürdendi.  Duvardaki takvimde üç beş yaprak kalmıştı. Dün koparmayı unuttuğu takvim yaprağını aldı, kapı arkasındaki vestiyerde asılı çantasına koydu, metroda okuyacaktı. Öğrenmenin yaşı yoktu, zararı da...   Kimden kaldıysa bu söz, hala kulağında küpeydi.

 O sabah daha uzun baktı aynadaki yüze, yüzündeki çizgilerde saklı yıllara. Şakağındaki beyazı fark etti. Kır mı düştü saçıma, ne çabuk, yaşım ne ki daha?  Kaşını çattı, aynadakine sordu, erken değil mi?  Karşı komşuyu düşündü, yaşıtıydı ama kütür kütür, ısırmalık elma gibiydi o, hâlâ. Eltisi, büyük görümcesi,  amcakızı, halakızı, aşağıdaki komşu, hepsi,  dipdiriydi.  Hepsinden önce çöktüm, niye ki? sorusuna yanıt arıyordu. İçine dön, kendine sor, der gibiydi, aynadaki. Hadi durma sor, hemen şimdi sor, susturma içindekini, sor da anlatsın, dinle, sebebi bul, diyor, ısrar ediyordu. İçindekini konuşturdu. Hep emir kulu oldum, hep koşturdum. Hiç kimseden hiçbir şey istemedim, isteneni yaptım. Kıymetim mi bilindi, madalya mı verildi?  Yük üstüne yük atıldı sırtıma. Daha çok, daha çok, Şimdi silkinip atabilir miyim, yüksüz yürümeyi becerebilir miyim? Yüke alışığım, yükle doğmuş gibiyim. Yüksüz yürüyebilir miyim? Sustu, bekledi. Söyle, hadi söyle,  mümkün mü bu?

 Dene, dedi, aynadaki. Anan seni sırtında yükle mi doğurdu?  İlk yükü anam attı sırtıma, sonrası geldi işte. Zaman içinde alıştım, her geçen gün daha ağır, daha ağır olana. Nasıl olsa taşıyorum,  hayır demiyorum. Her gelen sırtıma atıyor, kendi yükünü,  benim sırtıma atıyor. Başkasının yükü,  başkalarının yükü, benin değil, benim değil! Yük meleği miyim ben?  

 Gözlerini kocaman açtı,  ben kimim, dedi,  adını hatırladı. Gülcihan, benim adım Gülcihan, anasından yükle doğan Gülcihan. Alışkınım yüke, kendimi bildim bileli. Kardeşimi taşımakla başladım, anam karnında taşıdı, ben sırtımda. O bıraktı, ben aldım, o bıraktı ben aldım, tamı tamına on kardeş, üçü ölü, altısı sağ,  hepsini sırtımda taşıdım, ayağımda uyuttum, küçük anneydim.

Sadece kardeş mi taşıdım? Çeşmeden su, komşudan ateş taşıdım. Tarladaki babama azık taşıdım, bostandan soğan, patates, turp, kabak taşıdım, harmandan saman taşıdım. Yükle geldi, yükle geçti, yükle bitecek ömrüm.

 Babam fabrikada iş buldu, haftada bir eve geliyordu. Bi geldiğinde, hanım yavaş yavaş hazırlan, güzün taşınıyoruz,  şehre gidiyoruz, çocukların okul vaktinde hazır ol, dedi. Damdan dama, daldan dala atladım, sevincimden yerimde duramıyordum, ayağımı kırayazdım. Çeşmeden su taşımak yok,  saman taşımak yok, bostan yok, tarlaya azık taşımak yok, okula giderim sandım.  O yaz, uzadı da uzadı,  güz geldi, nihayet. Taşındık, şehirli olduk. Kardeşlerim okula, ben işe başladım. Babamın yükü ağırmış. Altı kardeş, anam, babam, ben, dokuz boğazı doyurmak zormuş. Büyümüşüm, babamın üstündeki yükün birazını alma vaktim gelmiş. Okulum, hayallerim? Orta mektep sana yeter, dediler.

 Önce getir götür, sil süpür işleriydi. Sonra pişir taşır işleri eklendi.  Adımdaki Cihan’ı çok görüp attılar. Gül, dediler. Aşağı gel Gül, Yukarı çık Gül, nerede kaldın Gül, al götür Gül, çabuk ol Gül… Bıktım, illallah ettim, tartıya çeksem kuruş etmez pisliklerin afra tafrasından,  fırsatını buldukça köşede, kuytuda oramı buramı ellemesinden, yağlı bakışlardan, ağız kokusundan.

Boyu boyuma uyan, masum bakan, mazlum duran, canım Gül’üm diyen, karagözlü, burma bıyıklıya kandım, işimden oldum, evimin kadını olacaktım. Nerde…?  Canım cicimli günlerin ömrü iki yıl bile sürmedi, tatlı dili diken oldu, deve dikeni gibi battı. Akşamları evin yolunu unuttu, her boka battı. Sonunda tekmeyi vurup fabrikadan attılar. O günden beri yatar durur, fosur fosur. On yılı geçti, işsiz.  Doğrusu, iş beğenmiyor. Televizyon akşama kadar açık,  herkese laf yetiştiriyor, kimseyi beğendiği yok. Devlet işlerine ahkâm kesmede üstüne yok, kaymakam, vali olacak adammış, şimdiki aklı olsaymış, yüksek mektebi yarıda bırakmazmış, laf laf laf,  bildiği, yaptığı. İş başa düştü. Fabrikaya gittim,  iş istedim. İş dediğin, yağlı ballı  aş gibi, aslanın ağzında, al alabilirsen. Yükseklerde, mümkünü yok, uzanamam oralara.  Babamın hükmü yok, dayım da yok. Bildiğim işi yaptım, el âlemin evinin kadını oldum, gündelik işlerin kadını. Çocukların okulu bitirmesini bekliyorum, o gün bi gelsin hele, ne yapacağımı biliyorum. Başımdaki adam olsa… Bu kadar yük biner miydi sırtıma…

Yeter artık, sızlanma, der gibiydi, aynadaki. Sızlanma şimdi, senin değil o yük,  senin değil, senin yükün değil, diyordu. Uzunca baktılar birbirlerine, konuşmadan, dokunmadan. Aynadaki aldı, ilk sözü. Hayır de, bi kerecik olsun hayır, desene, dedi.  Güldü Gülcihan, hangisine, hangi birine,  diyen Gülcihan’a itiraz, kendinden geldi. Hepsinin canı cehenneme, dedi, yüksek sesle. Bu ilkti, ilk defa sesini yükseltiyordu. Aynaya çarpan sesi geri döndü, kulağına, yüzüne çarptı, kızardı. Yine de hoşuna gitti, gülümsedi.   İtirazım kime? Kendime ama bu bile iyi geldi,  oh be, dedi. Omzu dikleşir gibi oldu. 

 Az sonra kapıdan çıkacaktı. Sehpa üstündeki elektrik faturası çarptı gözüne, ödenmemişti. Akşam karanlığında eve girince etrafa bakmadan mutfağa dalmıştı, tezgâh üstü yalaşık bulaşık doluydu. Geçen aydan kalan borç da varmış.  Dişini sıktı, dilini tutmadı, Allah cezanı versin!  Ömür kemiren solucan, yatırmamış, nerede yediyse verdiğim parayı, neyine güvenip saydıysam avucuna… Faturayı çantaya sokuşturdu.  Serap Abla’dan bugün alacağı gündeliği de elektriğe gidecekti. Tövbeler olsun, bi daha eline saymayacaktı, alın terini, bileğinin gücünü. Uyuz uyuz yatıp, aylak aylak gezeceğine… Yüzünün perdesi yok ki, arsız solucan, Böyle koca olsa n’olur, olmasa… 

Odadan gelen sese gitti, önce kulağı, sonra ayağı. Sırtındaki yükün, içine çöken kasvetin ağırlığıyla düştü omzu,  dudakları büzüldü,  yüzü buruştu. Sigaramı getir! emrini veren sese yürüdü.  Yatakta gerinen, hani sigaram, getir, dedim ya, duymadın mı? diyene baktı, baktı, baktı. Odanın kokusu, sırtını yastığa dayamış, yatakta oturan bıyıklarıyla oynayanın kara sarı yüzü... Kocam mı bu, ne kocası?  Höyküren sesi, ödenmemiş faturanın ateşi… Niye, bunca yıl niye, nasıl? Sorular çoğalıyor, üstüne geliyordu, yüzlerce soru, peş peşe yağıyordu. Midesi bulandı. İçindeki ses yükseliyor, senin değil, senin değil... Hadi, at onu, at yükünü, at, at, at, diyordu.  Tamam, şimdi, dedi, elini beline koydu,  açtı ağzını: Sabah sabah içme şu zıkkımın kökünü! Yataktaki elini kaldırdı, ağzını açıyordu. Yeter, konuşma, sıra bende,  dedi Gülcihan. İlla ki içeceksen kalk da kendin al! diyecekti. Kulağında annesinin sesi, başında olsun, ne de olsa...  Yutkundu Gülcihan, kapıya yürüdü.